Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Archive for Mayıs, 2012

Türkmenistan Parkı !!

Geçenlerde bir bakıcı şirketi ile konuşurken bir Türkmen kadının bana adres tarif ederken “Türkmenistan parkı” nın hemen yanında diye tarif vermesi üzerine, bir de baktım ki Park Vadi diye tabir ettiğimiz Ankara’nın en güzel yerlerinden birindeyim. Ve evet bu gerçek.. Burasının adı artık Türkmenistan parkı olmuş.. Yani tamam dostluk kardeşlik vb. ama bu kadar ünlü ve önemli insanımız dururken, neden bizimle bakıcıları haricinde hiç bir işi olmayan bir ülkenin ismi bu parka verilmiş anlamış değilim. Bir de üstüne bir dolu para harcanarak kocaman bir LCD ekran buraya yerleştirilmiş ki bu da üzerine kapak olmuş adeta.

Bildiğim kadarıyla bu Türkmenler doğru dürüst Türkçe bilmiyorlar, öğrenenleri burada çalışarak öğreniyor. Üstelik malum bunlar eski Rus asıllı insanlar. Yani bizimle pek bir ilgileri yok aslında, hasbelkader isimleri Türkmen olmuş, Kuzey Irak’taki Türkmenler bunlardan çok daha Türk. Üstelik burada çalışan Türkmenlerin yaptığı ün daha çok “hırsızlık” üzerine. Yani bunların en ünlü oldukları konu Türkiye dahilinde çalıştıkları evlerde yaptıkları hırsızlıklar, bunu da bir polis arkadaşımdan biliyorum tabii.

Yani politik olarak anlıyorum, burada amaç büyük Türk birliği vb. tarihsel olaylar ve bunlarla bütünleşme çabaları filan. Ama bence bunu daha ufak bir parka isim verilerek yapmak ve zaten bir ismi olan Park Vadi ‘ye böyle bir ismi sonradan yapıştırmamak kanımca daha doğru bir davranış olurdu.

Sulama problemi

Malum yaz ayları ile sulama faaliyetleri artmaya başladı. Ancak bu faaliyetler sırasında özellikle refüj ve otoban arasında olan sulama durumlarında, sular ya fazla kullanıldığından veya açık unutulduğundan ya da bir dizayn bozukluğu nedeni ile hep yollara akıyor. Özellikle hız şeridi olan sol şeritte biriken bu sular, gayet kurak bir günde aniden ortaya çıkabiliyor ve siz de tam soldan hızlı giderken sizi aniden kaydırabiliyor. Ben tam da bunu bugün yaşadım ve neredeyse yanımdaki arabaya çarpmak üzereyken kılpayı atlattım diyebilirim.

Tabii benimki bir şanstı, ancak burada Belediye’nin bir suçu yokmu? Yurtdışında da eminim bu sulamalar bir şekilde yapılıyordur, veya o tip bölgelere ya çiçek ekilmiyor, ya da fazla su gerektirmeyecek bitkiler kullanılıyordur. Dünyanın birçok ülkesinde bulunmama rağmen hiçbirinde böyle suların sol şeride taştığına şahit olmadım.

Bu kadar kazanın olduğu ülkemizde bir de bu tür ihmaller yüzünden ek kazaların eklenmemesi tabii ki en büyük dileğim. Umarım bu konu bir şekilde çözümlenir ve insanlarımız gereksiz yere ölmez ya da sakat kalmazlar.

Biz buradan duyuralım da…

 

Togo işçileri grevde

Ankara’nın meşhur ayakkabı markası olan TOGO’nun ayakkabı işçileri TOGO mağazası önünde greve başlamışlar. 235 işçinin Deri-iş sendikasına üye olmasının ardından “Küçülmeye gidiyoruz” bahanesiyle, sendikalaşmada rol oynayan 9 işçi işinden atılmış. Bu 9 işçi de haliyle, işten çıkarılmalarının akebinde fabrika önünde, tam da Eskişehir yolu’nda bulunan TOGO mağazasının karşısındaki refüj civarında greve başlamışlar. Tabii grev önemli bir hak, eğer gerçekten de sadece sendikalaşmayı seçtiler diye bu işçiler işten çıkartılmışsa bu bir ayıp. Umarım bu yanlıştan çabuk dönülür.

Çöp kutusu problemi ile sağlıksız ortamlar ve görüntü kirliliği

Ankara veya bence genel olarak gezdiğim Türkiye’de birçok şehirlerde de var olan bir sorun bu!. Problemin ismi ise “çöp kutusu azlığı” veya “hiçliği” (birçok semt için). Tabii burada ben apartman önlerinde duran konteynr tarzı büyük çöp varillerinden bahsetmiyorum. Normal günlük kullanılan Hani “sokakta elinizde eriyen bir dondurma varken” aradığınız ve bulamadığınız çöp kutularından bahsediyorum.
Her nedendir bilinmez ülkemizde bu çöp kutuları hiç bir zaman olamadı bir türlü. Gelişmiş ülkelerde hemen her 20 adımda bir bulunan çöp kutuları ülkemizde hemen hemen yok gibi! Bunun nedeninin terör olduğu da söylentiler arasında tabii. Söylenen o ki, buraya bırakılan bombaları teşhis etmek zor oluyormuş vb. Ama bu arada da çöp kutusu bulamayan insanlar ellerindeki pislikleri istemeye istemeye ağaç diplerine atmak zorunda kalıyorlar orası da bir gerçek. Bu da tabii yol ortasında yürüyen insanların bunlara çarpması, bazılarının yola yuvarlanması ile araçların bunlara patlatması ile tam bir rezalete dönüşüyor Ankara sokaklarında … haliyle..
Geçenlerde Tunalı’da çocuklarla yürüyorduk ve dondurma aldık, ancak oğlum dondurmayı bitiremeyince ve eline akmaya başlayınca bana verdi, ben de çaresizce etrafa bakındım ve bir çöp kutusu aradım. Buraya yakın zaman önce Çankaya Belediyesi bir kaç çöp kutusu koymuş ve bende onlardan birini biraz arama sonucunda buldum, ancak bu çöp kutuları küçücük ve boşaltılmayınca tabii üzerinden yerlere taşmış, ben de buna katkıda bulunmamak için bir pastaneye rica edip onların çöpünü kullanmak zorunda kaldım.
Bomba olayı önemli tabii, ve ülkemizde de bu PKK vb. anlamsız örgütlerin çeşitli şehirlerimizde masum insanları bombalarla havaya uçurmalarını sıklıkla gazetelerden okuyoruz. Bu konudaki tavırı da anlamak mümkün, ancak buna belki de teknolojik bir çözüm bulmak, mesela “bomba durumunda patlamayacak bir çöp kutusu üretmek” vb. birşey ile çözmek durumundayız. Eğer böyle bir yenilik yapılabilirse, bizim gibi terör problemi olan diğer ülkelere de bunu ihraç edebiliriz diye düşünüyorum. Aslına bakarsanız, Ankara’da Ostim diye çok güzel bir sanayi merkezi var bunun için. Bence sadece bunu yapacak, Belediyeler dahil tüm dünyaya pazarlayacak bir girişimci bulmak gerekiyor. Bu gerçekleşirse, hem Ankara insanı daha medeni bir yaşam elde edecek, hem de kentimiz çok daha temiz ve düzenli görünebilecek.

Otoban ortasına kare çam agaçları

Bu fikir her kiminse bence orjinal olması açısından takdir edilmeli ne de olsa çam ağaçlarını bu şekilde yerleştirmeyi düşünmek veya en azından farklı düşünmek açısından Ankara adına önemli bir adım benceJ. Ancak 1-2 yıl önce ekilen bu ağaçların hali her geçen yıl daha da kötüleşiyor. Öyleki artık ağaçlarının yarısından fazlası kurumuş durumda.  Tabii bunları kare halinde tutmak bir yana, uzayan dallarını kesmek, sulamak, gübrelemek vb. doğal olarak normal dikilmiş bir ağaca göre daha zahmetli o nedenledir ki ,belki de doğru konumlandırılmamış bir yenilik!  Ya da eğer yapılacaksa da en azından bunların düzenli takip edilip kuruyanların değiştirilmesi, sulanması vb. bahçivanlık işlerinin yapılması çok önemli, keza durumun böyle olmadığı ortada.

Genel olarak bir çam ağacı problemimiz var. Hem sadece bu Ankara’da da değil otoyol kenarlarına ekilen Türkiye’deki hemen hemen tüm ağaçlar çam. Ankara’da ise bunlar sadece otoyollarda değil, bayağı ormanlar halinde değişik yerlerde gözlemlenebiliyor  ve her geçen yıl da bunlara bir yeni orman daha ekleniyor. Çam ağacına bir kastim yok, ancak çocuklarımın ağaç deyince direkt çam ağacı tasviri üçgen ağaç çizmeleri de beni üzmüyor değil. Keza doğada çok daha güzel ve renkli ağaçlar varken bu tekdüze düşünüşü çocuklarımız da istemeden ediniyorlar.

Çinliler kiraz ağaclarının gölgesinde baharın gelişini piknik yaparak kutlarken ve bu bembeyaza bürünmüş muhteşem ağaçlarının güzel kokuları ile çocukları ile ailece eğlenirken bizim ağaçlarımızın pek te öyle eğlenilecek bir yanları yok. Malum, çam ağacının gölgesini bırakın, altında bile oturulamıyor ki! Ben buradan şöyle bir seslenişte bulunmak istiyorum. Türkiye’mizin toprakları gayet verimli, iklimi ise çoğu ülkelerde bulunmayan düzeyde çeşitli, dünyada bu kadar dayanıklı veya kışın yaprak dökmeyen ağaç varken neden hala bu çam ağacındaki ısrar acaba? İleriyi görmeyen diğer belediyelerin hep çam ağacı fidesi yetiştirmeye devam etmesi mi? Yoksa bu çam ağacı satan bazı firmaları zengin etmek amaçlı mı? Nedeni her ne olursa olsun, dünyanın bence en güzel ülkesini monotonlaştırmak, özellikle de ülkemizin göz bebeği Ankara’mızı sıkıcı hale getirmek bence önce Ankara’lıya sonra da Türk insanına haksızlıktır.

O nedenledir ki, ziraat mühendisleri, peyzaj mimarları vb. bu konuda tecrübeli ve ağaçların hangi koşullarda yetişebileceğini, karayollarının kenarlarında hangi ağaçların yaşayabileceğini ve bunu en güzel nasıl sergileyebileceğimizi bilen kişilerle çalışarak, Ankara’mıza ve ülkemize en yaraşır yeşil ortamları hep beraber yaratmalıyız. Bundan daha da önemlisi bu ağaçların bakımını düzenli olarak yaparak, sürekli güzel kalmalarını da mutlaka sağlamalıyız.

Bundan başka Ankara yok


Yurtdışında uzun seneler yaşamış biri olarak şehir bazında Ankara’ya baktığımda yapı estetiğinde birkaç problem görüyorum. Belki bu saptamalarım Türkiye genelinde de doğru olabilir, ancak diğer şehirleri Ankara kadar iyi bilmediğim için toplu değerlendirmem yanlış
olur. O nedenle Ankara’dan devam edeyim. Ankara malum politik bir şehir ve tüm bakanlıklar vb. devlet dairlerinin (merkez bankası hariç) hepsi burada. O nedenle binalarında bir iç karartıcı durum söz konusu, orası su götürmez bir gerçek. Devlet binalarının hemen hepsi sözleşmişler gibi gayet koyu ve kasvetli renkler kullanarak ve hiçbir figür, desen vb. unsurlar kullanmadan yapılmış gayet sade ve gayet sıkıcı yapılar. Burada çalışanlar da hergün bu binaları göre göre benzer bir ruh haline bürünmek durumunda kalıyorlar, bunu da yine günlük yaşantımızda gözlemliyoruz.
Devlet binaları haricinde diğer binalara baktığımızda ise durum pek te farklı değil. Şehirin insanların yaşadığı site ve binaları da karşıdan bakıldığında bir estetik içermiyor ve alelade duruyor. Ankara’nın bence en ilginç duran yeri ve semti Ulus. Keza buradaki tarihi binalar dokuyu biraz olsun ilginçleştiriyor. Burada insan gerçekten Türk yapılarını görebiliyor ve kendini daha bir mutlu hissediyor. (tabii Ulus’un bazı yörelerinde..)

Ankara’nın diğer bir problemi ise, uzun binalarının hepsinin üstü KÜT., yani düpdüz. Benim tahinim belediye bu yapılara izin verirken örneğin 15 kat izni veriyorsa ve müteahitler de tüm bu katları tam olarak kullanalım daha fazla kar ederiz ,ayrıca ucu sivriltirsek daha az satılacak alanımız olur, estetik önemli değil diye düşünüyorlar heralde!. Bu nedenle maxiumum izin verilen kat da düz olarak hesaplanınca binalar da  mecburen düz olarak bitmek durumunda kalıyor. Bu nedendir ki, Ankara’da ikon diye kabul edebileceğimiz hiç bir bina yok. Dünyadaki örneklere baktığımızda “Empire State building” mesela sivri bir yapı, “big ben” yine sivri bir yapı, “kanada toronto radio tower” sivri bir yapı, “dubai burj el arab” sivri bir yapı, düşünebildiğim ikon olabilmiş ve dünya çapında kabul edilmiş tek düz yapı heralde “italya’daki pisa kulesi” o da zaten sivriliği ile değil eğri olması ile dünya çapında ün yapmış.

Ankara’da tüm bu yapılara benzeyen tek yapı fazla uzun olmasa da “Atakule” o kadar. Onun da ucu sivri değil, sadece değişik. (O nedenle de dünyaca ünlü değil) keza “Anıtkabir” de aynı şekilde, zaten bu yapı aslında bir mezar, neticesinde, ancak saygı duyulan tarihi bir yer olabilir, pek te öyle turistlerin gidebileceği bir yer değil. Bence Ankara’nın hem Türkiye’den turist çekebilmesi hem de dünya çapında ünlü olabilmesi için bir ikonik yapıya ACİL ihtiyacı var. İnsan Ankara’ya geldiğinde neyin karşısında resim çektirebilir ki? Hitit heykeli’nin mi ! Kaldı ki, Hitit heykeli artık Büyükşehir Belediyesi’nin amblemi olmaktan da çıktı ve onun yerine cami konuldu ama buna başka bir yazımda değineceğim. O da ayrı bir garabet keza.

Ankara’mızın şanına yaraşır dünya çapında ikonik bir yapıya ihtiyacı var. Ayrıca yapılan diğer uzun binalara da ye belediyenin eğer ucunu sivri yaparsanız bunu kat irtifanıza yansıtmayacağız demesini, ya da müteahitlerin ben böyle bir yapıya yönelirsem Ankara’da tek olurum ve hem daireleri daha yüksek bir fiyata satabilirim, hem de binam Ankara’da tanınır diye düşünür hale gelmesi, bu çizimleri yapan mimarların da bu tip sivri yapılara ağırlık vermeleri gerekmekte. Bunu ancak hepimiz istersek yapabiliriz zaten. Bundan başka Ankara yok, değilmi. Türkiye sadece İstanbul’dan mı ibaret? Soruyorum size.

Hız Sınırı 70km

Ankara’da hemen her gün karşılaştığım ve eminim kentin birçok yerinde de asılı duran ve üzerinde de birçok kamera vb. elektronik techizat buluan tabelaları hepimiz görmüşüzdür, ya da en azından bize bununla ilgili bir ceza gelince sinirlenerek farkına varmışızdır. Burada kırmızı bir yuvarlak içinde 70 yazar ve bu da malumunuz maximum hız sınırınızın 70 olduğu anlamına gelir. Bu sınır nasıl ölçülmüş veya neye göre konulmuş anlamak mümkün değil keza bu yolda en yavaş gidenler bile 120km hızla gidiyor. Sadece yapılan şey bu tabela civarına gelince yavaşlamak oluyor, o kadar…

Bugün yine aynı yoldan geçerken dikkat ettim bu yavaşlama, özellikle trafiğin yoğun olduğu saatlerde daha da kötü bir durum arz ediyor, keza herkes burada yavaşlayınca burada gereksiz bir trafik oluşuyor ve bu da alakasız ve boş bir alanda gereksiz bir tıkanıklık yaratıyor. Yani devlet eliyle aslında trafik yaratmış oluyoruz.

Tabii ki hız felakettir, ve hızlı gitmek yerine yavaş gitmeyi teşvik etmek gerekir, buna 100% katılıyorum. Ancak günümüzde otomobiller gelişti ve herkes için daha da güvenli hale geldi, o nedenle bu hız sınırlarının da gelişitirilmesi, günümüze ve teknolojik gelişimlere uyarlanması gerekiyor. Bu tip ana arterlerde bence konulması gereken hız sınırı en az 100km olmalı. Çünkü burada yavaşlayanlar aslında 70’e düşürüp sonra 150’ye çıkarak yollarına devam ediyorlar, yani buradaki mobese’nin kimseye pek bir faydası olmuyor, sadece extra trafik yaratıyor. Çünkü insan mentalitesi “burada yavaşladım, ama şimdi çok daha hızlı giderek bunu hiç olmamış gibi yapayım” şeklinde çalışıyor. Bunun da sebebi basit, hiç kimse daha hızlısı varken daha yavaşını tercih etmez ve insan beyni de devamlı “hız” yapmaya odaklanır. Eski telefonları hatırlıyorsunuzdur, şöyle cevirince özellikle de büyük rakamı çarkın yerine gelmesinin 10-15 sn aldığı telefonlardan bahsediyorum. Size şu an kullandığınız tuşlu telefonlar yerine eskisini versem buna acaba ne kadar katlanırsınız? Şimdi bir de arabalar için düşünelim o zamanlarda benim kullandığım arabalar 100 km ‘ye çıktığımızda sallanan ve korkutan arabalardı ve adeta yürüyen tabut gibiydiler. Şimdiki arabalar hem bu hızı size hissettirmiyor ve dolayisiyle bu konuda bir panikleme olmuyor, hem de çok daha güvenliler. Tüm bunları da düşünmek ve tartmak gerekiyor bence.

Benim tahminim bu sınırı tayin edecek olan bürokratları gelişmiş ülkelerde ne yapılıyor diye mesela bAmerika veya Ingiltere’ye göndermişler ve onlar da otoyoldaki  tabelaları incelerken hız sınırı 70 tabelasını gördüler ve aynen kopyaladılar. Ama bilmedikleri birşey vardı. Oradaki birimler km değil, mil J,  1 km = 0,62 mil eder ve bu hesaba göre de buradaki hız sınırı aslında 113km gibi bir rakama denk geliyor. Umarım böyle bir mantık değildir J ama bu tip olayları Türkiye’de birçok kez yaşadık ve saçmalıklar daha yeni yeni fark edilmeye başlanıyor.

Bence bu gereksiz mobese hız ölçer tabelalardaki sınır en az 100km civarına çıkarılmalı ve diğer şehirlerarası yollardakiler de yurtdışında 90 mil bu da 145km civarında ediyor. Bu da 140 olabilir, emin olun bu kazalara bir davetiye değildir. Aksine 70km hız sınırını gören bir vatandaş 150 km hızla giderken birden 70’e düşmek için frene bastığında onun bir kaza yapma ihtimali veya onun ani durması ile arkasındakinin ona çarpma ihtimali sırf biraz daha hızlı diye kaza yapma ihtimalinden çok daha yüksektir diye düşünüyorum. Bence böyle cezalandırma yöntemleri yerine şöför ehliyeti için kursa devam eden kişilere hızlı ve güvenli nasıl araç kullanılabilir bunun dersi verilmeli. Yoksa bu tip cezaları insan hep yenmeye çalışacaktır, bu da kanımca çok yakında “lütfen çimlere basmayınız” yazısı gibi saçma bir hal alacaktır.

Işık yoksunu bir Başkent, Ankara


Ankara’nın ışıklandırma sorunu yıllardır devam edegelen bir konu. Doğrusu gece olunca insanın Ankara’da yürüyerek veya bazen araba ile bile dolaşası gelmiyor keza gideceğiniz hemen her yerde bir izbelik ve karanlık cadde ve sokaklar gayet olağan bir durum. Gelişmiş ülkelerin hatta bazı bizden daha az gelişmiş ülkelerin bile başkentleri geceleri daha bir eğlenceli ve ışıl ışıl dururken Ankara’nın bu karanlığına anlam vermek zor. Daha Atakule’nin aydınlatılmasına bile sevinemeden tepe aydınlatmaları söndü bile…  Umarım bu geçici bir durumdur. Şu anda sadece aşağıdaki çubuk aydınlatmalar kaldı o kadar. Umarım onlar da yakında yok olmazlar. Hiç unutmuyorum Melih Gökçek son Ak parti seçimi kazandığında bu Atakule ışıklandırmasını alelacele yetiştirip, Ak parti merkez binası balkonunda zafer konuşmasından sonra Başbakanımıza düğmeye bastırtmıştı.Ama o günden bu yana bu ışıklandırmaya kimsenin eli değmedi heralde ki bugünkü durum ortada !

Ankara’da kanımca yapılan işin takibini yapan kurumlar veya kuruluşlar bunu hakkıyla yapmıyorlar, keza kent aydınlatmalarının bile düzenli bakımını yapan bir mekanizma gelişmemiş bu apaçık ortada. Sadece Atakule değil tabii sorun. Bunun dışında daha birçok yerde de genel bir ışıksızlık problemi var, ana arterlerde bile çoğu zaman bir bölüm ışıklandırmanın çalışmadığına hep şahit oluyorum. Örneğin Eskişehir yolunda Cepa Alışveriş Merkezi ile Hacettepe Üniversitesi aralığı hep bozuk ve buradaki otoyol ışıklandırma direkleri çoğu zaman yanmıyor. Bu da en az 1-2 km. süren karanlık demek tabii.

Ayrıca bazı alt geçitlerde de yine benzer sorunlar oluyor. Bakıyorsunuz ışıkların yarısı
yanıyor o da bilinçli olarak yapılmış bir tasaruf filan değil ve üstelik sıralı bir şekilde yarısı da değil, gelişi güzel 2 tane yanık bir sönük, sonra 1 tane yanık 5 tane sönük gibi düzensiz bir durum bu. Bu da demektir ki bunlar da yine düzenli kontrol edilmiyor ve bunların da ampül ömürleri vb. gibi konular izlenmiyor.

Ankara’nın daha az gelişmiş bölgelerinde ise durum tabii ki ve beklenildiği üzere daha da acıklı. Onlar, neredeyse eski çağdaki gibi birer gaz lambasını ellerine alıp öyle gezecekler, o derece yani!. Şehirlerin ana arterlerine el atamayanlar oralara hiç uğramamışlar, insanın orada gezmeyi bırakın, arabayla geçerken bile tüyleri ürperiyor. Burada yaşayan çocukların ruh hallerini ise düşünmek bile istemiyorum. Umarım erkenden uyuyorlardır.

Işık hayattır, güvenliktir, mutluluktur ve en önemlisi de çağdaşlığın bir göstergesidir. Bu çağda ve 2012 yılında biz hala Başkent Ankara’mızın ışık problemini konuşmamalıyız diye düşünüyorum. Bu nedenledir ki, konuyla ilgili tüm bakanlık veya şahısların üzerlerine düşen görevi yapacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum…

Yeni İkonumuz “Mavi Kafes”

Evet Evet, başlıktaki saptamam kesinlikle doğru artık böyle bir ikonumuz var resmen. Dolmuş’ta bile böyle bir durak var biliyormusunuz. Eğer günün birinde Ankara’da dolmuşta Armada’nın önünden geçerken, “mavi kafes’te inecek var” diyen birini duyarsanız  hiç şaşırmayın keza bu gayet olası. Benim başıma geldi. Geçenlerde dolmuştaydım ve bunu duyunca ve birden gülümseyince yanımdakiler de başka birşey sandılar. Ama komikti, yani artık bu kafesi kanıksadık sanırım. Öyleki üzerine reklam tabelaları bile asıyoruz. Belediye bunu bitiremeyeceğini anlayınca sanırım bundan nasıl para yaparım diye düşünüp bu yöntemi bulmuş olsa gerek.

Bu mavi kafes’in karşısında da güzel mi güzel bir alışveriş merkezi olan Armada var, ve yanına da yeni Movenpick oteli yapıldı ama bu ucube yüzünden tüm yeni gelişmeleri pek te göremiyoruz, çünkü koca bir mavi kafes korkunç bir görüntü kirliliği yaratıyor. Benim bildiğim bu kafes 5-6 yıldır burada duruyor, yani bu nasıl şeydir ki bu kadar politikacı ve yaptırım gücü olan insanların yaşadığı şehirde “mavi kafes” olayı bir türlü çözülemiyor, anlaşılması mümkün değil.

Google’da “Ankara demir kafes” yazınca bir dizi ucube görseli çıkıyor. Ben de buradan bulduğum ve Cumhuriyet Gazetesinin  “Ankara’nın ucubeleri” yazısında kullandığı resmi paylaşmak istiyorum.

Ehhh, o zaman artık bize de “Yeni Ankara ikonumuz” mavi kafes hayırlı olsun demek düşüyor.