Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Archive for Ağustos, 2013

Güzel ülkemizin “Hoşgeldin Noktaları”.

welcometoankara-blogankaraGeçen Bayram tatilimizde Yunanistan’a gitmiştik 1 haftalığına, kardeşimin tavsiyesi ile, “hem daha ucuz, hem de daha temiz” demişti. Gerçekten de öyle, Thasos adasında dandik sayılabilecek pansiyonvari bir Otel’de kaldık, gerçekten çok temiz ve denizi de bir o kadar güzeldi. “Deniz aynı deniz” diyeceksiniz, “doğru” ama bizim denizlerimiz ne yazık ki o denli bakir değil, öyle koca koca tesisler de yok ve dolayisiyle kirlilik te. Güzel bir tatil sonrası ülkemize kara yolu ile dönerken malum İpsala sınır kapısını kullandık. Öncelikle yeri gelmişken buradaki saçmalıklardan bahsedeyim. Yunanistan’a (ve belki de tüm Schengen ülkelerine) kara yolu ile girerken öncelikle “Uluslararası Ehliyet” almanız gerekiyor, keza Türk ehliyeti bu ülkelerde para etmiyor. Uluslararası ehliyeti hemen kapıda satıyorlar ve 300 TL civarında idi yanlış hatırlamıyorsam. Tabii daha bitmedi, bir de sigorta yaptırmanız gerekiyor burada olabilecek kazalara karşı bu da yine 150 TL civarı (1 haftalık), toplam 450 TL. Bunun dışında da formaliteler ve araba kuyruklarında geçen zaman ile en az 2 saat civarı ayırmalısınız buradan geçiş için. Gidişte Türk tarafında 3 değişik kontrol noktasından geçiyorsunuz, Yunan tarafında ise sadece 1 noktadan. Bu nedendir bunu da anlayamadım, sordum onlar da bilmiyordu! Her bir noktada pasaportu verdik baktılar birşeyler yapıp geri verdiler. Yunanistan’dan dönüşte de yine sıra var tabii, ancak bu sefer ehliyet, sigorta vb. işlerle uğraşmadığınız için 1 saat gibi bir sürede geçebiliyorsunuz. Tabii bizim gidiş-dönüş Bayram üstü idi, belki sair zamanlarda bu süreler daha az olabilir.

Konu aslında bu sınırlardaki tuhaf uygulamalar değil de, insanın ülkesine döndüğünde ilk yaptığı şey geldiği ülke ile Türkiye’yi karşılaştırmak oluyor. Ben mesela Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra yolları, gördüğüm binaları, ağaçları bile karşılaştırdım. Hemen açıklıyayım, Yunanistan tarafı daha temiz, yollarında daha az trafik var ama yeşillk açısında bir fark yok. Bizde de sınır bölgesinde eşit oranda yeşillik var, özellikle de alabildiğine ay çiçeği tarlaları iki tarafta da bolca bulunuyor.

İnsanoğlu her zaman bir karşılaştırma içinde, eminim ülkemize gelen turistler de geldiği ülkeler ile ülkemizi karşılaştırıyordur. Örneğin, Amerika’dan Ankara’ya gelen bir diplomat veya bir bakan eminim ilk önce hava alanından, oteline kadar giden yolda Ankara hakkında kısa da bilgi sahibi olmak için (özellikle de Ankara’ya daha önce gelmemişse) etrafa pür dikkat bakıyordur. Peki ne görüyordur? Pek öyle şaşırtabilecek, onlarda olmayan bir şey yok. Bol bol TOKİ konutları ve daha yeni ekildiği anlaşılan ufak tefek ağaçlar. Şehir içine yaklaştıkça da artan çirkin binalar ve dükkan/tabela keşmekeşi. “Welcome to Ankara”.

Benim düşüncem şu. Ülkemizin “Hoşgeldin Noktaları” (bu benim uydurduğum bir deyimdir bu arada) çok önemli. Bunlar hava alanları, sınır kapıları, tren garları, otobüs terminalleri vb. noktalar. Bu noktaların bence itina ile tamamen elden geçirilmesi gerekiyor acilen. “İlk intiba” iletişim de çok önemlidir ve insanların o noktadan sonra ülkeye bakışları konusunda bir “ön yargı” yaratır. Bu tip ülke veya şehirlerimizin “Hoşgeldin Noktaları” na bu nedenledir ki ayrı bir özen gösterilmeli, özellikli, değişik yapılar, temiz, yeşil, büyüleyici ortamlar, köprüler, anıtlar, bayraklar vb. unsurlar konularak bir an önce zenginleştirilmelidir.

En azından “Welcome to Wonderful Turkey” veya “Harika ülkemize Hoşgeldiniz” bile yazsa, yani bir tabela bile, insanı çok gururlandırıyor ve mutlu ediyor. Yurtdışında uzun yıllar yaşamış biri olarak size bunu gördüğümde hissettiğim duyguları anlatamam. Ayrıca bence, sınır girişlerinde veya hava alanı terminalinden çıktıktan sonra yollarda, özellikle gurbette olan Türk insanımıza gurur verecek unsurlar olmalı, mutluluk verebilecek her şey; Çiçekler, devasa ağaçlar, güzel ve ihtişamlı camiler, teknolojik unsurlar (hatta Rüzgar değirmenleri bile olabilir) yeter ki, Ülkemiz veya o şehir hakkında güzel düşünceler yaratabilsin (hayâl gücünün sonu yok ve bu da bizim genç ve dinamik insanımızda bolca var).

Yunanistan da 1 hafta bile benim için gurbetti ve daha kirli ve daha keşmekeş te olsa ülkemi özlemiştim. Peki bir “Hoşgeldiniz” tabelası gördüm mü. “Hayır”. Baktım ama sadece kilometre gösteren tabelalar vardı. Onlar bile beni mutlu etti, keza bazı şehirler arası yollarımızda bunların bile eksiliğini hissediyoruz! Amerika’da uçaktan iner inmez yanaşan tünel geçitlerin (hava köprülerinin) içinde yazan “Welcome Home” yazısını neden hiç unutmadığımı da buradan heralde anlatabilmişimdir.

Sn. İlgililer, Belediye Başkanları, çevre, estetik vb. işlere bakan dairelerin sorumluları ve hatta ilgili Bakanlıklar size sesleniyorum. Lütfen, artık ülkemizin hakettiği görkemde insanlarımızı karşılayan, diğer ülkelerden ülkemizi ziyaret eden insanlara da “Vaaaaayyy” dedirten ilginç, nadide ve Dünya’da eşi görülmemiş unsurlar ile ülkemizin “Hoşgeldin Noktalarını” bezeyelim. Ülkemiz ve insanlarımız bunu hakediyor, hem bu o kadar pahalıya da mâlolmayabilir, bazı sanatçı insanlarımız her şehirde bunun için gönüllü olarak bile çalışabilirler, kanımca. Ben bir sanatçı olsam ve bir Belediye benden şehrimizin girişine senin imzanı taşıyan bir eser yaratırmısın gibi bir teklif ile gelse, şehrim ve ülkem için hemen göreve atılır ve bunun için bir karşılık beklemezdim. Keza ne de olsa, en büyük karşılık o şehre her girdiğimde karşımda gördüğüm ve gururlandığım eserim olurdu. Benimle aynı düşünceyi paylaşan insanlarımız vardır. Hatta şu an askerlik görevini yapan sanatçılarımız bile burada askerlikleri süresince bu yapıtların inşasında yardımcı olabilirler (tabii ki Silahlı Kuvvetlerimizin duyarlı yaklaşımları ile). Neden olmasın?

En azından İngilizce ve Türkçe güzel ve büyük bir tabela ile işe başlayabiliriz bence bu operasyona. Ne dersiniz, sayın ilgililer ?

Taşra Sineklerine Uyarı – Numune Hastanesi NÜKLEER Tıp

Numune Hastanesi her seferinde istemeden gittiğim bir hastanedir. Bunu başlıca nedenini kendime geçenlerde sordum. Cevabı açıktı aslında keza fazla düşünmeden çıkıverdi nedeni. Bu hastane’nin dışı ve içi dökülür durumda, bir hapishaneyi andıran binaları ve gardiyan misali insanları ile çağdışı bir yer. Tüm Hastaneler yenilendiği halde burası bir türlü yenilenemiyor, veya yenilenmiyor. Geçenlerde yine bir yakınımı yoğun bakım C-3 ünitesinde ziyarete giderken, bir diğer nedeni daha keşfettim. Buradaki insanların çoğu sanki bir köy yerinden gelmiş gibilerdi. Köylüleri kesinlikle küçümsemek istemem, tabii ki onlara saygımız sonsuz, sadece buradaki profilin böyle olduğunu hissediyor insan. Herhâlde ucuz olduğundan veya Sosyal Güvenliği olan insanlara bedava olduğundan da tercih ediliyordur.

Taşra insanı, çilekeş tabii, ağlamaklı yüzler, beklemekten sakalları uzamış insanlar hatta Hastane’nin kısıtlı çimen ortamlarında tüp yakıp, çay kaynatan aileler, durumu daha net ortaya koyar nitelikte birer canlı tabloydu, adeta. Tam da bu duygular içinde yürürken, en son noktayı burada gördüğüm ve sizin için çektiğim bu “cam kapı” koydu ve tabii bu tirajıkomik olayı da mutlaka paylaşmalıydım sizinle. Aşağıdaki fotografta Numune Hastanesi’nin Nükleer Tıp bölümü olduğu arkadaki duvarda bulunan ibareden anlaşılan, girişinin fotografını görüyorsunuz. Buradaki, girş kapısının üzerinde ilk defa bakışta, “Herhâlde bölüm’ün ismi filan yazıyordur” gibi bir intiba uyandıran ve yok sayılan, ama her cama ısrarla ayrı ayrı tekrarlanmış koca koca harflerle “Dikkat Cam Yüzey” yazıyor. Ve tabii kapıda da ayırca, her kapı panelinde bile tek tek “Dikkat Cam Kapı” yazıyor. Evet evet, şaka değil, 100% gerçek. Buyrun bu da resmi.

numune-hastanesi-nukleer-tip

Birden bakakaldım, 4-5 saniye kadar. Sonrasında birleştirince, tahminim “buraya bir iki yapışan vatandaş olmuş veya hatta bu yapışmalar sonucu bu cam kırılmış bile olabiliré diye düşündüm. Sonuçta Hastane yönetimi de, düşünmüş ve böyle bir çözüm üretmiş! Ancak bu çok komik değilmi, sizce de? Taşra’dan gelen insanlarımızın çoğu okuma yazma bilmez, bilenleri de zaten pek okumaz, hadi bu yazıyı görse bile o anda ünite’nin ismidir diye de düşünüp önemsemeden geçer gider zaten. Bence buradaki, güya uyarı mahiyetindeki yazılar, tamamen amaçsız ve tirajıkomik yurdumdan bir manzara oluşturmuş, o kadar. Üstelik bu manzarayı yaratanlar bu sefer “Tıp” insanlarımız, hem de “Nükleer” yani, boru değil !

Eğer amaç inşaat yapımında takılan camlarda kullanılan “çarpı işaretleri” gibi cam kazalarını önlemek ise bu yazı yerine cama bir amblem filan koysalardı, o da aynı işi görürdü bence. Yoksa bu yazılar hikaye, ve gerçekten de gülünç olmuş.

İşin pozitif tarafından bakarsak ta; Bir komik anım var artık, Numune Hastanesi ile ilgili.. Bu da bir şey tabii…

GIRGIR’dan Olimpiyat Afişi ile Gönderme

Paylaşayım istedim. Türkiye’deki mizah dergilerinin gücü bence burada ortaya çıkıyor. Hazin bir olayı bile mizahi bir dille ve üstelik resimli olarak anlatabiliyorlar. Teşekkür ediyoruz.

gırgır-istanbul-olimpiyat-afişi

Tavacı Recep Usta, maceram.

Burayı hep merak ediyordum, bir türlü fırsat olup ta gidememiştim. Geçenlerde Çayyolu şubesinde yemek yedim. Tavacı Recep Usta, “Tavacı” bölümünü tabela da ufak yazdığından ve ben de bu ibareyi aradığımdan bulmam biraz zor oldu, ama aslında çok ta kolay bir noktadaymış. Alacaatlı köyüne doğru giderken Ümitköy merkezden solunuzda kalan ufak bir iş merkezi var. Leman Kültür’ün ve Uludağ kebapçısının hemen arkasında kalıyor.

Neyse içerisi çok güzel dekore edilmiş. Otel resepsiyonu gibi bir yere giriyorsunuz, oradan biri sizi karşılayıp oturtuyor. Bahçesi de süper yeşil ve konforlu, içeride ufak fıskiyeli havuzlar bile var ve bunlar sıcak günlerde güzel bir serinlik katıyor. Çocuklar için yüzen ördekler ve oyun parkı da düşünülmüş. Garsonlar gayet samimi, hâl hatır soruyorlar. Bu da gayet iyi.

tavaci-recep-usa-cayyolu-umitkoy

Yemek siparişi vermek için menüyü istedim, geldi. Menü de tüm sunulanların güzel birer resmi ve açıklaması var ve bence bu da güzel düşünülmüş, keza bir çok lokantada bazı yemeklerin resimleri vardır, diğerlerinin yoktur ve siz bir risk alırsınız. Burada risk yok ve gördüğünüz şekilde de sunuluyor. Sadece “Bostane” adını verdikleri salata menü de çok ihtişamlı ve bol cevizli duruyordu, ama getirdikleri ikrâm olarak getirilen porsiyonu sizin için çektim. İkisini de buradan karşılaştırabilirsiniz.
tavaci-recep-usa-bostane-salatasi

Pek alakası yok değil mi? Menü’yü incelerken birden farkettim, fiyatlar menü de yok. Bu beni “Acaba fiyatlar korkunç olduğu için mi, yok?” diye düşündürmedi değil! Hemen garsonu çağırdım ve bana bir fiyat listesi getirmesini söyledim tabii. Adama bu soruyu daha önce hiç kimse sormamış gibi biraz durakladı, ama 10 dk kadar sonra bir A4 kağıdı getirdi bana, bilgisayardan almış söylediğine göre. Yani fiyatlar devamlı değiştiğinden heralde ki (Borsa gibi), burada da menü de fiyat kullanmıyorlar 🙂 Bu fiyat listesini aşağıda bulabilirsiniz. Böylece “Tavacı Recep Usta’nın fiyatları nasıl ?” diye merak edenler tek tek inceleyebilirler. Bu tabii Ankara, Çayyolu fiyatları ama Ankara’daki diğer noktalarda da aynıdır diye düşünüyorum.

tavaci-recep-usta-cayyolu-fiyat-listesi-agustos-2013

Kontrol ettim, fiyatları yüksekti. Normalde 20 lira civarında olan her şey burada 30 lira civarındaydı. Özellikle de spesiyal yemekleri (kaburga dolması, kuzu gerdan vb.) iki kişilik olarak yapılıyordu ve fiyatı 76 TL idi, yani kişi başı 38 TL. Ucuz olan hangi yemek var derseniz ben 3 tane buldum, ama 3’ü de yoktu. Evet evet. Adama tek tek sordum. “Mumbar dolması” yok, “Güveç” yok ve “Ciğer şiş” yok dedi. Sonunda ben de “Hangileri var, peki?” deyince adam birkaç birşey gösterdi de yemek yiyebildik. Değişik bir şey yiyeyim bari diye düşünüp, “Abugannuş” isminde bir yemek söyledim, geldi. Bildiğimiz Adana’nın ufak versiyonlarından 3 adet ve altında köz patlıcandan oluşuyordu bu yemek. Yani sadece ismi değişikmiş anlaşılan, yoksa pek bir değişiklik göremedim. Yemeğin tadı,sunumu ve porsiyonu gayet güzeldi. Tabii önceden gelen ikrâm adını verdikleri unsurları yerken doymuş ta olabilirim. Burada salata ve tatlılar ikrâmmış ayrıca haşlanmış içli köfte de veriyorlar (küçük birkaç tane) bunlar da aynen. Bu bence güzel bir detay, insanı iyi hissettiriyor. Ama hemen baktım adamın bana sormadan getirdiği Ayran ikrâmmı acaba diye (bu arada 4 TL ye ayran, feci pahalı). Bu ikrâm değildi, ama adam getirmişti ve ben de bundan biraz içmiştim tabii. Anlaşılan buradan bir ek giydirme yapılıyor fiyata. Bu aynı bazı kafelerin çaylarının 5 TL olması gibi tuhaf bir olay. Menü de yemek var 7 TL, ama çay 5 TL gibi. O nedenle dikkatinizi çekerse artık insanlar yemekleri ile içecek söylememeye başladılar. Hemen yeri gelmişken benim kardeşimin başına gelen bir olayı anlatayım. Bodrum da bir yere ailecek balık yemeğe gitmişler, her şeyin fiyatını sormuş ve adamla anlaşmış, balıklar gelmiş, yemiş içimişler sonra bir fiyata bakmış kardeşim, fiyat 40 TL fazla. Adama hemen sormuş bu fazlalığın nedeneni, Adam “su 10 TL” demez mi! Dört su içince de 40 TL etmiş tabii fiyat. Kardeşim herşeyi sormuş ama suyu da sormayayım diye düşünmüş, ama sormalıymış anlaşılan. Ben de sormazdım büyük ihtimâl, ama menü’nün bir köşesinde ufak harflerle bu yazıyormuş ve adam sonrasında ona da bu yazıyı göstermiş. Kavga gürültü 20 TL’ye anlaşmışlar da olay tatlıya bağlanmış. Bu nedir yahu? Ne tür bir Şark kurmazlığıdır? Bu mentalitedeki işletmelere kesinlikle karşı olduğumu zun altını burada bir kez daha çizelim. Bu bence dolandırıcılığın değişik bir yöntemi. Pavyon hesabı, 1 şampanya 1000 TL ve sonrasında da kavga kaçınılmaz tabii.

Neyse Tavacı’ya dönüş yapayım. Buradaki yemekler gerçekten güzeldi, servis te bir o kadar iyi bu arada, Ayran ve menü fiyatları saklama uyanıklığı haricinde, geri kalan unsurları sevdim. Umarım bunları da ivedilikle düzeltirler de, yüksek fiyatı verebilecek olan insanlarımız burada ne kadar hesap ödeyeceklerini önceden bilebilirler. Bu arada içeride bir çok siyasi ve ünlü insanın resimlerini burada yemek yerken görebilirsiniz. Tabii bunlarda para çok olduğundan bana pek bir referans teşkil etmiyor. Yani onlar burada yiyor diye ben de burada yemek yeme şerefine nail olmak istemezdim, ama oldu bi kere. “Bir daha gidermiyim?” diye sorarsanız. Büyük ihtimâl gitmem. Belki bir kez daha, sadece bir iyileşme olmuşmu diye, takip amaçlı gidebilirim. Bakalım. Eğer gidersem buradan paylaşırım merak etmeyin.

Sansürcü DigiTürk’ü kınıyoruz!

Dünkü Beşiktaş-Trabzonspor karşılaşmasını seyrederken, Gezi eylemleri ile ilgili “Her yer Taksim, her yer direniş” vb. tezahürat yapan   taraftarların sesini kısmaktan, neredeyse kesme noktasına getiren, DigiTürk yönetimini KINIYORUZ. Öncelikle bu bir küfür değildir. Vatandaşımız ve her takımın taraftarı hakaret etmediği sürece her türlü tezahuratı yapabilmelidir. Bu hükümetten nasıl bir korkudur ki, böyle bir hareket yapılabiliyor. Burası İran’mı?  Asıl taraftarın sesini kısarak olayı daha da büyüttünüz. Bu aynı zamanda bizim insanımızı küçümsemektir. İnsanlar “bu hareketi anlamaz nasıl olsa” diye düşünüp bizi aşağılamaktır aslında.

Sırf bu nedenle sizi kınıyoruz.

digiturk-besiktas-kiniyoruz

Çöp kokan bir 7. Cadde

Ankara’nın Bahçelievler de bulunan 7. Cadde’si ünlüdür. Özellikle alışveriş merkezlerinden bıkan ve “street shopping” ya da Türkçe’si “sokak alışverişi” yapmak ihtiyacı duyan insanlarımız tarafından yoğunlukla tercih edilir. Burası her daim canlı, eğlenceli ve geceleri bile ışıl ışıl olması ile Ankara’nın vazgeçilmez açık mekânlarından biridir.

Geçenlerde biz de buradaydık ve Ankara’nın bu nadide 7. Caddesi’nde yürüyüş yaptık, mağazaları kolaçan ettik ve hatta Çin yemeği bile yedik. Cadde, şu an devam eden asfalt çalışması nedeniyle girilmesi biraz zor da olsa Ağustos ayı olmasına rağmen süperdi ve oldukça da kalabalıktı. Havanın da güzel olmasını fırsat bilen Ankara’lı buraya yığlaşmıştı (bu terimi bir kaç yerde duydum, bir şive olabilir ama güzel tanımlıyor diye kullanıyorum 🙂 )

Gezerken bir dondurma aldım, yanında da bir peçete ve kaşık verdiler. Dondurma bitince bunları atacak bir yer aradım ama nafile. Burada da, aynı Tunalı da olduğu gibi çöp kutusu problemi had safhada. Bayağı yürüdüm ve bir mısır satıcısından rica ederek onun çöpüne atabildim elimdekileri. Sonrasında “insanlar acaba bu tip durumlarda ne yapıyor?” diye düşünürken, önümdeki bayan içeceğini bitirip kutusunu ağacın dibine atıverdi. Bunun resmini çektim tabii aşağıda bulabilirsiniz. Diğer ağaç diplerine baktım ve durum vahimdi gerçekten, keza tüm ağaç dipleri bu tip çöplerle dolu olduğu gibi bazıları da orada burada bulunan çitlerin, alçak duvarların üstüne dizilmiş haldeydi. Ara sokaklara baktım, cadde yakınında olan büyük çöp konteynırları da tepeleme doluydu, kapakları ardına kadar açıktı ve çöpler kenarlarından taşmış ve yanlarında bile birikmişti. Buradan gelen kokular ise tüm cadde de hissediliyordu tabii. Görüntü kirliliğini ise hiç söylemiyorum bile…

7.cadde-agac-alti-copler

Tunalı Hilmi caddesi için yetkililere sorduğumuz soruyu bu sefer 7. Cadde için de sormak istiyorum. Burada neden çöp kutuları yok ? Neden insanlarımız yere çöp atmaya adeta teşvik ediliyor? Şimdi yine “terör korkusu” gibi bir açıklama gelebilir ancak bu terör bir tek Türkiye’de mi var. Terör ihtimali olan tüm ülkeler böyle kokuyormu yani ! Hiç sanmıyorum.

Eminim bir gün, bir Türk girişimcisi (Mesela OSTİM de) bomba’ya dayanıklı, fazla ısı durumunda bir yeri renk değiştiren (yangın tarzı ısı artışı durumlarında), güzel görünümlü ve Türkiye’ye yakışır bir çöp tenekesini icat edecek, Belediye’lere bunu satacak, ülkemiz bunlarla donanacak ve akabinde bu “pis kokulu” terör ihtimali olan diğer ülkelere bunları ihraç ederek paranın dibine vuracaktır. Dünya çapında çöp tenekelerinin bir tarafında “Türk Malı” veya “Turkish Made” yazısını okurken, Türk havlularının Dünya çapındaki ünü gibi, yine temizlik ile eşleştirilebileceği bir başka unsur olan çöp tenekelerini de biz neden üretmeyelim ki ? Ankara’da otomobil yapan insanlarımız var, çöp kutusu nedir ki ?

Yap, işlet, devret(me) !

köprü-gişeleri
Merhum Başbakanımız Özal zamanındaydı, ilk olarak bu deyimi duyduğumuz zaman. “Yap, işlet, devret”; Yabancı veya yerli bir firmaya bir işi ücretsiz yaptırmanın bir yöntemiydi bu aslında. Firma bir yapıyı ücretsiz kuruyor, bunu belirli bir süre (genellikle 20-30 yıl vb.) işletiyor. Buranın işletimi ile gelen parayı fazlası ile halktan topladığı ücretlerle geriye kazanıyordu. Bu sistemle özellikle otoyollar ve köprüler, Sn. Özal döneminde “Yok sattırmam, yok satarım” tartışmaları ile en sonunda satılmıştı. O zamanlar ekonomimiz kötü olduğundan ve bunları yaptıracak bütçemiz olmadığından, bu sistem çok kullanıldı. Günümüz yönetimleri bunu eskisi kadar yoğunlukta kullanılıyormu bilemiyorum, ama o zamanlar satılan otoyollar ve köprüler şu anda da, ilginçtir ki halâ ücretli, hatta o dönemden bile daha fahişt fiyatlarla. Aslında bu sisteme göre o dönemde işletilmeye verilmiş olan otoyol ve köprülerin devlete devredilmiş olması gerekir, keza 30 yıldan çok daha fazla zaman geçti bunlar satılalı. Eminim bunlar devredilmiştir, ancak bu sefer her yeni gelen hükümet veya belediye bunu bir kazanç kapısı olarak kullanıp ya bizden para almaya devam ediyor, ya da bunların işletmesini yine birilerine satarak buradan para kazanma yöntemini seçiyor olmalılar. Keza şu ana kadar bedava hale gelen bir köprü ve otoyol görmedik.

Bu mentalite dahilinde yaptırılan yapıların tümü kendi parasını çıkardıktan sonra tamamen ücretsiz olur ve çağdaş ülkelerde bu hep böyle halkın menfaati ile sonlanır. İnsanların kendi ülkesi içinde otoyolları, köprüleri ile mali boyutunu düşünmeden, OGS, KGS, HGS ve köprü sırası beklemeden, özgürce seyahat edebilmeleri onların en tabii vatandaşlık hakkı değil midir zaten ? Tabii bu yazıyı okuyanlar, eminim otoyolların düzgün olarak korunması ve bakımı için paraların nereden geleceğini merak ediyor olabilirler. Hemen belirteyim; Bence bunu devlet karşılayabilmeli! Zaten bu yolları bedavaya mâletmişiz, devir sonrasında ilgili belediye kendi sorumluluğu dahilinde olan otoyolun tamiratını veya bakımını yaptırabilmeli kanımca. Diğer bir çözüm ise buradaki konaklama tesislerini kaynak olarak kullanıp, onlardan bir şekilde otoyol ve köprü bakım ücretlerini tahsil etmek olabilir .“Otoyol müşteri katkı payı” vb. bir uygulama ile, buraya elektronik bir cihaz konularak, veya kameralar ile, ilgili konaklama tesisine giren araç sayısı hesaplanabilir ve bu oran da bir çarpana göre, yoğun olan işletmeler daha fazla, az yoğunlar daha az katkı payı ücreti verecek şekilde ayarlanabilir.

En azından Boğaziçi Köprüsü şu anda bedava olmalı, keza bunun yıllar önce devredilmiş olması gerekir. Bu köprünün yapılış tarihi 1978 diye hatırlıyorum. Hatta bende pulu var bu köprünün oradan biliyorum, + 30 eklersek ki daha fazla verilmemiştir diye düşünüyorum, o zaman 2008 de bunun bitmiş olması gerekir, yani beş yıldır bu köprünün işletmesinin devredilmiş olması ve artık ücretsiz olması gerekir o zaman. Gişelerin tamamen kaldırılması hem gereksiz köprü trafiğini rahatlatacaktır, hem de insanların İstanbul’da yaşama masraflarını düşürecektir, bu da daha az stresli insanlar demektir, ki bir devletin en temel görevlerinden biri de insanların mutluluğunu sağlamak için gerekli adımları atmaktır bence.

Amerika’da bu yöntem işliyor. Boston’da uzun yıllar bulundum ve ben oradayken yeni yollar yapıldı ve hatta köprüler yenilendi. Bunların şehir içinde olanlarının hiçbiri ücretli olmadı ve şehir dışı otoyolların ise bazıları eskiden “toll” adında topladıkları ücretleri, ücretsiz “toll free” hale getirdiler. Böylece kaldırılan gişelerle, özellikle zaten dar yapılar olan köprülerin trafiğinin rahatladığını, ben bizzat deneyimledim.

Hükümetler sadece dini bayramlarda bu yolları bedava yapacağına toptan bedava hale getirmenin yöntemlerini biran önce geliştirmeli, insanlarımızın kendi ülkesi içinde serbest seyahat haklarının önündeki engelleri de birer birer azaltmalıdır. Yoksa vatandaşı bir kartlı sistemden diğerine geçirerek onların gerçekte ne kadar harcadıklarını takip bile edemeyecekleri hale (direkt kredi kartlarına bağlayarak) getirmek, amaca hiç bir şekilde hizmet etmeyecektir.

En güzel örnek bence Ankara’lılar için en çok kullanılan yol olan, Ankara-İstanbul güzergâhı otoyolu. Burada tek yön de İstanbul’a giderken yaklaşık 20 TL, geri dönerken bir 20 daha, toplam 40 TL’ye yakın otoyol parası tahsil etmek zaten Dünya’nın en pahalı benzinine sahip bir ülkenin yapacağı en son davranış olmalıdır bence.

Devredilmiş ve zaten bedavaya getirilmiş tüm otoyollar ve köprüler artık 100% halkın kullanımına ücretsiz olarak açılmalı, tekrar satılmamalı veya işletilmemelidir.

Blog Ankara Twitter’da!

twitter

Çağdışı ücretli WC’lere karşıyız (AŞTİ örneği)

En son geçenlerde, Bayram üzeri bir yakınımı karşılamak için AŞTİ’deydim. Uzun süredir burada bulunmadığım için olumlu değişimleri daha rahat görebildim ve gerçekten sevindim, keza AŞTİ daha temizdi, özel güvenlikler vardı artık polisler yerine ve ortalıkta seyyar satıcı gibi dolaşan, size bilet satmaya çalışan “Seyyar Tayyar” lar 🙂 yok olmuştu ki bu da süper bir gelişmeydi. Bunlar hem gereksiz “sokak satıcıları” gürültüleri ile sinir bozuyorlardı, hem de sizi oraya buraya çekiştiriyorlardı ki tam 2. Sınıf dünya ülkesi görüntüsü veriyordu bence, özellikle de Ankara’yı ilk ziyaret eden insanlara.

Beklerken tuvalet ihtiyacı ile burada birine sorarak bulduğum resimde gördüğünüz bu WC’yi sizin için neden resimledim hemen anlatayım.
asti-tuvaletleri

Burası “paralı” bir WC. Evet evet. 2013 yılında, başkent Ankara ve hâlâ biz doğal bir insanlık hakkı olan WC’lere para vermek zorundayız. İçeriye bir giriyorsunuz toplam 3-4 tane kapalı tuvalet var ve 5-6 tane de pisuvar 4 tane de lavabo (bunlardan birini de abdest alanlar için ayırmışlar, yani 3 lavabo). İçeride kokudan geçilmiyor ve aynı zamanda da bu dar mekânda WC önünde (yani içeride) kuyruk var. Korkunç bir tabloydu. Pisuvara yönelemiyorsunuz keza burada ayrı bir kuyruk var. Kendimi dışarıya atayım dedim buradan çıkmak bile zor. Dışarıya çıkarken “Yahu bu ne biçim durum? Yapmadan çıkmak zorunda kaldım” dedim. Adam bir de bana “Neden yalan söylüyorsun, param yok de !” deyince, benim telim attı tabii. Tuvalet Bekçisi kılıklı arkadaş, kendini garantiye almış, kulubeye kitlemiş, kulubenin girişini aradım ama bulamadım o sinirle. Adama “çık dışarı da yüz yüze konuşalım” diyorum, dışarı da çıkmıyor ve bir de üzerine hâlâ utanmadan para istiyor, üstelik kapıyı da açmıyor ki ben dışarı çıkayım. Ben de “polis çağır, para filan vermiyorum” dedim. Allah’tan oradaki özel güvenlikçiler bağrışma üzerine geldi de, adamı benden kurtardılar. Ayrıca çok ç.ş.m de gelmişti, o nedenle fazla üsteleyemedim açıkçası. Acilen park yerine gittim ve burada kuytu bir köşede işi hallettim. Aksi takdirde dışarı çıkmak zorundaydım ve tekrar AŞTİ’ye  girmek bayram üstü neredeyse imkânsızdı. Buradan çevreye verdiğim zarardan ve uygunsuz davranışımdan dolayı da özür diliyorum ama gerçekten başka bir seçenek kalmamıştı. Eminim benim gibi bir durumda olan, veya gerçekten de parası olmayan insanlar da bu tip yollara başvuruyorlardır ki, bu çok çirkin bir manzara bence.

Anlayamadığım şu, devasa büyüklükte olan AŞTİ binasında,  öncelikle bu tuvalet neden bu kadar küçük? Bir alan kıtlığı var da biz mi göremiyoruz? Ayrıca bu tuvaletler neden hâlâ ücretli? Buraya her gün bir sürü gariban belki de cebinde beş parası olmayan insan, öğrenci, köylü vb. geliyor. Bunlardan adeta bir “hoşgeldin parası” almak neden? Bu devirde Başkent Ankara’ya Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlarımızın Ankara hakkındaki ilk imajı dar ve paralı tuvaletler mi olmalı? Bunun yerine geniş, modern, içeride müzik çalan, tertemiz bir tuvaletle insanlarımızı ülkemizin Başkenti’nde gurur ile karşılasak çok daha iyi olmaz mı?

Benim buradan yetkililerden ricam bu çağdışı ücretli WC olayını artık Türkiye genelinde bitirmeleri ve bunu  bir yasa teklifi ile düzenlemeleridir. Bu devirde ücretli WC ancak çağdışı ülkelerde olabilir. Yurtdışında defalarca bulundum, burada belki tuvalet bulmak daha zordur, ama bunların hiç biri ücretli değildir. Devlet madem sağlık konusunda “bu bir insani haktır” diye bir hamle yapıyor, ücretsiz WC’ler bence en doğal insanlık haklarından biridir. Bu konuya  ilgili bakanlık ivedilikle bir çare üretmeli ve bu doğal insan ihtiyacını ücretsiz ve sağlıklı hale getirmek için  gereken adımları atmalıdır, özellikle de AŞTİ gibi insanların yoğunlukla bulunduğu ve Ankara’ya gelenlerin ilk imajını oluşturan noktalarda, bu çok daha önemli ve acil tabii.

Çağdaşlığın gereği budur ve gereği için geç bile kalınmıştır kanımca.

“Bas-Aç” Çankaya’da yeni çöp atma hareketi

Çöp kovaları Türkiye genelinde Belediyeler tarafından ihmal edilen unsurların kanımca en başında. Ankara için konuşursak, en yoğun yerlerde mesela Kızılay’da veya Tunalı’da yürürken elinizde çöp ile gezer durur, bir çöp kovası bulamazsınız. Ülkemiz ne yazık ki henüz buna bir çare bulamadı. Çöp kovalarının sayısı az olunca da bunlar ya ağzına kadar dolu olduğundan insanlar üzerine şu ünlü çocuk oyunu “Jenga” misali biri tümünü devirene kadar yığıntı yapıyorlar, ya da işyerlerinin dışarıya çıkardığı poşetli çöplerin üzerine veya yanlarına çöplerini bırakıyorlar.

Ankara’da yaşayan bir vatandaş olarak kendi başıma da sık sık geldiğinden, çöp kovaları her zaman izlediğim unsurlardan biridir. Son günlerde bu konuda güzel bir yeniliği keşfettim ve bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Çankaya Belediyesi yeni bir konteyner çöp bidonu geliştirdi. Geliştirdi diyorum çünkü bu yeni konteynerlarda bir otomatik açma kolu bulunuyor. Bu kol sayesinde örneğin elinizde bir çöp varsa çok ağır olan bu kapakları açmakta zorlanmadan ayağınızla açabiliyorsunuz. Bu bence aynı zamanda daha hijyenik te bir hareket keza çıplak elinizle dokunmaktansa ayağınızı kullanıyorsunuz. Bu konteynerların eskisinin resmi arşivimde vardı (aslında hala da kullanılıyor, daha tümü değişmemiştir sanıyorum), sizin için bir de yenisinin resmini çektim. Aradaki farkı böylece daha net görebilirsiniz.

cankayabelediyesi-copkonteyniri-eski

cankayabelediyesi-copkonteyniri-yeni

Bu gelişme gerçekten güzel ancak, tek handikap şu: Ya çöpçüler bu konteynerların içinden çöpü aldıktan sonra kapaklarını kapatmadan bırakırlarsa. Ya da bu konteynerlar büyük ölçekli olduğundan genellikle apartmanların önüne koyulacağından çoğunlukla bunları apartman kapıcıları kullanacaklardır. Ya bu kapıcılar kapağı eski alışkanlık ile sonuna kadar açıp sonra kapatmazlarsa ?

Konteyner’ın üzerine kırmızı olarak “Bas-Aç Kapak” yazmaları iyi bir eğitim ama, çöpçülerden başlamak üzere insanlarımızın buna alışması biraz zaman alır, kanımca. Keza bugün yolda dikkat ettim gördüğüm bu yeni Bas-Aç kapaklı konteynerlardan birçoğunun kapağı sonuna kadar açıktı. Bence belki bu sonuna kadar açık durumda olan kapakları da yine değmeden kapatmak için bir başka “Bas-Kapa” kolu da geliştirmek gerekecek ama, benim Ankara’lılardan ricam bu tip kapağı açık olan konteynerları gördüklerinde ya kapatmaları, ya da açık bırakanları uyarmaları olacaktır.
Toplumcu Belediye sloganını hakeden bu yenilik için Çankaya Belediyesi’ne teşekkür etmek gerekiyor. En azından bu tip bir yenilik yapmayı düşünmüşler, bu bence çok duyarlı bir davranış. Umarız aynı duyarlılığı ve yenilikleri insanların yoğunlukla kullandığı alanlarda ve daha ufak çaplı çöp kovaları için de ivedikle gösterirler.