Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Archive for Nisan, 2015

Özgün bir Ankara düşünüyorum, gözlerim kapalı

umitkoy-otobus-duragiYeni ve güzel bir durağımız var artık. Burada daha önceleri bekleyen bir dolu insan görüyordum ve üzerlerine kar yağmur yağarken orasının aslında bir durak olduğunu anlayamıyordunuz keza normal durak benzeri bir yapı olmadığı gibi oturacak bir bank bile yoktu. Büyükşehir Belediyesi’ne bu güzel geliştirme için teşekkür ediyoruz. Resimde de görebileceğiniz üzere, şu anda Ümitköy Otobüs ve metro durağı hem teknolojik hem de estetik açıdan süper bir yapı olmuş. Üzerindeki çift koruma kalkanı, elektronik otobüs tabloları ve hatta metro çıkışında bir deniz kabuğunu andıran koruma tenteleri çok zevkli ve güzel duruyorlar.

Şu andaki tek tehlike bu durakların tıpatıp aynılarının şehir çapında yaygınlaştırılması. Evet “tehlike” diyorum çünkü aşamadığımız şöyle kıt bir düşüncemiz var millet olarak! “Madem beğenildi aynısından bir dolu yapalım”. İyi güzel ama eğer aynısının tıpkısından yaparsak bunun bir özelliği kalır mı? Bence her durağa özgü değişik ve estetik farklı yapılar oluşturulmalı. Her durak için değişik öğeler, renkler ve hatta oturma alanları çok daha özgün ve güzel olmaz mı?

Ankara’daki köprülerin altına yapılan çirkin kahverengi çini benzeri fayansları görmüşsünüzdür. Bu fayanslara bir de yeni versiyon Belediye’nin kedi gözleri eklendi ki korkunç kötü görünüyorlar. İç karartıcı ve herşeyden önce hepsi aynı. Yani tüm köprülerin altındaki doku, renk ve hemen herşey bir diğerinin fotokopisi. Fotokopi’de zaten dünyada üstümüze bir millet daha tanımıyorum. Bir kişi bir mekân açıpta iş yapmaya görsün aynısının tıpkısından kırk tane açılıyor. Böyle olunca da ilk açan, riski alan ve değişik düşünen cezalandırılmış oluyor bir nevi! Parklarımıza bir bakın onlar da hemen hemen biribirinin aynılar. Yahu bir kahraman Belediye Başkanı çıkıpta benim parklarımın her biri değişik ve kendine özgü şeyler içersin demiyor! Hepsinde benzer spor aletleri, benzer renklerde ve benzer yerleşimde bulunuyor. Hatta buradaki oyuncaklar bile hep aynı beynin ürünü gibi, fotokopi. Buradaki bitki örtüsünü hiç saymıyorum bile! Her tarafta aynı çeşit ağaçlar, sanki dünyada bir çeşit çam ağacı varmış gibi veya her tarafa aynı ışıklandırma direklerini dikmek zorundaymışız gibi garip bir ruh hâli ve tutumu içindeyiz.
Bu askeri mentaliteden çıkmalıyız bence biran önce. Hatırlar mısınız bilmem yıllar önce Hacettepe, Ümitköy ve Bilkent köprülerinin her birine değişik bir sanatsal çalışma yapılmıştı. Her birine ayrı ayrı Ankara kedileri, Ankara tiftik keçileri ve Ankara’ya özgü tavşanların tasvirleri yapılmıştı. Bunlar kabartma ve tüm öğeleri adeta birer tablo gibi özenerek yapılmış güzellikteydiler. Gerçi bunlardan keçileri barındıran köprüdeki kabartmaların bazıları hâlâ kırık ve onarılmadı ama geçen yıllara rağmen hâlâ güzel ve özeller bence. İşte tam da bu özende duraklar ve hatta metroların içleri de dizayn edilmeli diye düşünüyorum. Yurtdışında birçok ülkede her bir metro durağı özeldir. Her anlamda değişik öğeler, renkler ve dokuya sahiptir. Tabii bunlardan fotokopi çekelim demiyorum kesinlikle! Eminim bizim çok daha yaratıcı ve estetik düşünen insanlarımız vardır ve biz istesek bunun çok daha ihtişamlısını yapabiliriz. Hatta bence bunu otobüs duraklarımıza bile yapabiliriz ve yapmalıyız bence. Yurtdışında içhatlarda otobüs olayı bizim kadar yaygın olmadığından bu duraklar o kadar özenli değiller ama Ankara’da neden olmasın. Hatta ilki yapıldı bile!

Ümitköy durağı güzel bir başlangıç olmuş. Değişik düşünce ve ilginç fikirlere sahip tercihen genç mimarlarla çalışılıp her bir durağımız farklı bir güzelliğe kavuşturursak Ankara’yı da farklılaştırmış ve estetik açısından geliştirmiş oluruz. Ankara buna ve hatta daha iyilerine layık, güzel insanlarla dolu, mutlu bir şehir. Burada İstanbul’un gûruhu, trafiği yok. İstanbul’lu arkadaşlarımın bana hava attıkları üzere varsın denizi olmasın ama renkli, estetik, huzurlu, mutlu ve entellektüel bir şehir olsun. Ankara’mız her daim güzel olsun.

Nefesiniz düşlerinizle demlensin, sonra seyreyleyin dünyayı

tavuskusu-tuyu-nefes-yasam-akademiHepimiz ve aslında canlı olan her varlık doğumumuz ile birlikte nefes almaya başlıyoruz ve bu son nefesimizi verene kadar programlanmış olarak devam ediyor. İki nefes arasında yaşadıklarımıza da hayat diyoruz. Nefes almak için özel bir çaba sarfetmediğimiz için de önemsizmiş gibi özensizce yapıyoruz ve bunun önemini de herşeyde olduğu gibi ancak kaybedince anlıyoruz.

Ufak bir çocuğa uyurken bakarsanız onun ne kadar huzurlu bir şekilde nefes alıp verdiğini deneyimleyebilirsiniz. Hatta uyurken onu uzunca bir süre izlemiş olanlarımız bile vardır keza bu huzur insanı iyi hissettirir gerçekten. Çocukken eminim biz de aynı onlar gibiydik ve nefes alıp verirken bu ritmi yaşanmışlıklarımızla bir süre sonra bozacağımızı ve hatta kaybedeceğimizi hiç düşünmedik bile! Ama tabii hayatımızın programı anne ve babamızın yanlış öğretileri, toplumdan aldığımız yanlış dersler, TV’de, gazetede gördüklerimiz, okuduklarımız ve daha bir çok dış unsurla bozulup kirlenirken ne yazık ki nefesimiz de düzensizleşiyor hatta benim durumumda bazen tamamen kesilebiliyordu! Hayat içinde ilerlerken bu kirlilik sadece nefesimiz üzerinde olmuyordu tabii, ruhumuz da kirleniyor ve kararıyordu adeta. Özellikle de hayat içinde bir inancımız yoksa veya bir arınma yöntemini benimseyemediysek bu kirlenme çok daha hızlı ilerleyip daha vahim bir durum alabiliyor. İşte hergün gazetelerde okuduğumuz içimizi burkan olayların failleri hep bu hayatın kirletmiş olduğu insanlar aslında! Onların içindeki çocuk ta aynen sizin ve bizim gibi doğdu ve tertemizdi. Sonra olanlar ile o çocuk büyüdü ve bizim suçlu olarak nitelendirdiğimiz kirlenmiş ruha dönüştü. Zaten hukuken de o çocuktur aslında idam etmek istemediğiniz. Çünkü o her çocuk gibi masumdur ve onu öldürmek varoluşunuza ihanettir bir nevi !

Şimdi gündemde bu kadar konu varken bu soyut konu nereden çıktı diye düşünenler için hemen söyleyeyim. Bu hafta sonu bir nefes seminerindeydim. Evet evet, ben de aynı sizin gibi düşünmüştüm. “Nefes’in semineri mi olur?” diye! Yıllardır uyku apnem olduğundan bir çıkış ararken hayatın karşıma çıkardığı birşeydi bu. Nefesle ilgili olduğuna göre ve apne de malûm ilintilidir düz mantığı ile bu seminere katılmaya karar verdim. Seminer bu hafta sonuydu ve bir otelin -2. katındaydı. Hatta “bodrum katta büyük ihtimâlle pencere bile olmayan bir yerde ne tür bir nefes olayı gerçekleşebilir acaba?” diye de düşünmedim değil, itiraf edeyim. Nefes denince benim aklıma hep açık hava geliyordu ve böyle bir önyargım vardı.

Önce gittiğim ortamı tasvir edeyim. Sanki kadınlar bir altın günü düzenlemişler, devamlı konuşma halinde olan bir dolu kadın ve aralarında konuşmadan adeta “biz ne yapıyoruz burada yav?” diye kendilerine sorarmışçasına etrafa şaşkınlıkla bakan 2-3 erkekten oluşmuş bir insan topluluğu düşünün. Kadınlar hazırlanan yiyecekleri tabaklarına doldurmak ile meşgulken bir yandan konuşuyor, yiyiyor ve gülüşüyorlar, ben dahil diğer erkekler ise biraz iğreti ve biraz da korku dolu bir şekilde ortamı izliyormuşuz gibi yaparak bunu farkettirmemeye çalışıyorduk. Hatta “acaba benim ağzıma dolmayı ne zaman ve kim tıkıştıracak?” diye düşünmüyor da değildik sanki! Keza daha önce hiç altın gününde bulunmamıştık ve tecrübesizdik bu konuda!

Seminer zamanı gelince içeri girdik ve olay başladı. Tekdüze bir başlangıçtı, bildiğim şeyler pozitif düşünce vb. konulardan bahsediliyordu ve bir sunu ile girizgâh yapılıyordu. Tam ben burada uyuklarım derken birden ayağa kalkmamız istendi ve müziğin sesi açılıverdi! Erkeklerin hayretle bakışları arasında neredeyse tüm kadınlar delirmişçesine dansetmeye başladılar. “Hah” dedim içimden.. “şimdi tam oldu işte!”. Günlerde karnı doyan kadınların yemekten sonra bu tip davrandıklarını annemden duymuştum ufakken. Hatta daha sonra koçlardan biri olduğunu öğrendiğim adama para bile yapıştırılabilir kıvama gelmişti. “Adamı da delirtmişler herhalde!” diye düşündüm. Feci bir enerjiydi, yani! Anlatılmaz yaşanır derler ya. Öyle bir durumdu tezahûr edenler. Bende çaresiz birkaç spor benzeri hareket yapmaya gayret gösterdim keza göbek atma baskısını ensemde hissedebiliyordum ancak iğreti ruh hâlim devam ediyordu. Neyse bu olay fazla uzamadı bir şarkı dozunda, yaklaşık 4-5 dakika gibi sürdü, dolma olayını atladık ve yerlerimize oturduk. Mutlu olmuştum ama garip bir düzeyde!

Sonra olanlar ise benim için yorucu ancak bir o kadar da eğlenceliydi. Hatta yorgunluktan ve “oksijen kafasından” yemek aralarında aç kurt gibi ne bulduysam yedim, 2 günde 2 kilo almışımdır kesin 🙂 Hani pikniğe gidersiniz de açık havada koşturur, yorulur ve bir kuzuyu bile yiyebilir kıvama gelirsiniz ya, benzer bir efekti burada yaşadım.

Benim için asıl seminer uzandığımız ve gözümüzü kapattığımız zaman başladı diyebilirim. Sadece nefes alıyorduk aslında ama teknikler, öğretiler ve arka plandaki müzik,koku vb. unsurlar ile mutlu/huzurlu oluvermiştim. Arada bir egzantirik tonlamalarla utopik bağırışlar gerçekleştiren kişilere kasılarak gülmelerimi saymazsak genelinde güzel, pozitif ve enerji verici bir deneyimdi.

melek-kanatlari-sembol-nefes-egitimi-ankara

Seminere katılanlarla ilgilenen bir dolu melek vardı aslında orada. “Melek” diyorum keza hepsi ayrı ayrı süperdiler. Onlardan bazılarını diğer katılımcılar üzerinde çalışırken göz bandımı aralayarak izledim ve özverilerini görebiliyordum ve hissedebiliyordum. İsteyerek ve yardımcı olmayı seçerek gelmişlerdi gerçekten, bu o kadar aşikârdı ki! Sırf bu güzellikleri görmek bile katılımcıları mutlu ve güvenli hissettiriyordu, buna eminim.

İnsan olarak aslında hepimizin içinde bir melek var diye düşünmeye başladım artık, ancak bunu ortaya çıkarmayı bilmiyoruz veya beceremiyoruz. Bazen de bir kalkan olarak mesela babamın yaptığı gibi asabi olmayı veya öyle görünmeyi seçiyoruz. Ya da benim yaptığım gibi mesafeli davranmak ta bu kalkanlardan biri aslında. Çok yazık.. değil mi? İnsanların içindeki küçük çocukta ve dünyada bu kadar iyilik varken  büyürken ruhumuzu yavaş yavaş kirletiyoruz hatta bazı durumlarda da kirletiliyoruz, sonrasında da diğer insanları bunu dışa vurarak olumsuz etkiliyoruz. Aslında hepimizde var olan kanatlarımızı bazen en yakınımızdakilere bile göstermiyoruz veya göstermekten korkuyoruz. Hrant Dink’in de hissettiği gibi aslında birer ürkek güvercin gibiyiz bu hayatta. Halbuki herkesin kendi gibi olduğu, korkmadığı ve özgür olduğu bir dünya ne kadar güzel ve temiz olurdu bir düşünün. Tassavvuru bile huzur veriyor…

Bu seminerin aslında bilincinde olduğum ama bilinçaltıma kabûl ettiremediğim şeyleri bir kez daha deneyimlememe sebep olduğunu ve o anlamında da muhteşem olduğunu söylemeliyim. Ankara’da ve hatta Türkiye çapında hafta sonlarında bir alışveriş merkezinden diğerine giderek vaktini pervasızca harcayan insanlarımıza bu deneyimi kendilerine hediye etmelerini kesinlikle tavsiye ediyorum. İki gün boyunca süren güzel duygularla uzun bir “nefes banyosu” yapmış ve arınmış hissediyorsunuz. Sonunda da en güzel ödül olan “çocuk gözlerinize” kavuşuyorsunuz. Berrak ve sonsuz gözler bunlar ve dünya bir başka güzel görünüyor bu temiz gözlerle bakılınca. Renkler daha parlak, her gördüğünüz insana sarılmak istiyorsunuz ve doğanın seslerini, kuş cıvıltılarını daha net duyabiliyor, muhteşemliği hissedebiliyorsunuz.

PS: Nefes ve Yaşam Akademisi’ne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

Türk MALI haaa, Türk Malı heyyy !

turkmali-logosu-amblemi-muhuruGeçenlerde halen askerliğine devam eden hafta sonunda izine çıktığında buluştuğum bir arkadaşım ile konuşuyordum. Tankçı birliğinde askerlik yaptığından haliyle konu tanklardan açıldı ve kışlalarında 1 adet Altay tankının bulunduğundan bahsetti ve tanka gerçekten hayran kaldığını da ekledi. Ancak 100% Türk diye tanıtılan bu tankın aslında motorunun Mercedes tarafından yapıldığını ve elektronik sisteminin ise Kore’liler tarafından tarafından yapıldığını öğrendim. Şok geçirdim resmen! Hani 100% Türk’tü ? Anlayamadım mı diye tekrar sorma ihtiyacı hissetim. “Yani sadece metalini mi biz yapmışız bunun?” dedim ancak gerçekten de benzeri bir durumdu. Hatta “bu tankın başına da 2 Koreli’yi diktiler ve tanka kimseyi yaklaştırmıyorlar” diye de ekledi. “Yuh yani” dedim. Kendimizin olan tankın başında neden Koreliler nöbet bekliyor o da değişik bir durum! Hem zaten motorunu ve elektronik sistemini yapmadığımız tank nasıl Türk oluyor ! Bir bilene sormak lazım.

Yine geçenlerde ve belki de hâlâ bir reklam dönüyor, görmüşsünüzdür. Vestel 100% Türk elektronik devi, %100 Türk üretimi TV’ler ve beyaz eşya vb. filan. Bu da şehir efsanesi. Tüm elektronik unsurlar tamamen yabancı menşeili biz sadece montajını yapıyoruz o kadar. Yani Vestel aslında Türk Malı filan değil, yani marka Türk de içindekiler değil !. Gerçekliğini kontrol etmek için geçenlerde ülkemizden tek tek giden “Best Buy”, “ElektroWorld”, “Saturn” ve en son giden “Darty” den Türk firması Bimeks’e devredilen lokasyonda, Kentpark alışveriş merkezinde, markası Vestel olan 3 TV’yi bizzat inceledim. Bu televizyonların hiçbirinin arkasında Türk Malı yazmıyordu. Çünkü yazamazlar aslında düşünürseniz. Sadece montaj yazsalar karizmaları bozulabilir heralde diye arkasını tamamen boş bırakmışlar. Tirajıkomik yani.

Tam da bu sırada şu ünlü dizinin klişe şarkısı aklımdan geçiverdi. “Türk Malı haaa, Türk Malı heeyyy…” . Bu yazıyı yazmaya o an karar verdiğim için başlığa da cuk oturdu.

Amerika ilk Ay’a gittiğinde yıl 1969’du. Aradan tam 46 yıl geçmiş neredeyse yarım asır olmuş. İlk içten patlamalı motoru 1850 yılında yapmışlar bunun üzerinden de 165 yıl geçmiş. Şimdiki televizyon dahil bir çok elektronik eşyada kullanılan ilk mikro işlemciler ise 1968 yılında icat edilmiş bunun üzerinden de 45 yıl geçmiş.

Politikacılar şov için arada bir böyle absürt vaatler hep verdiler. En son vaat 2023’te “100% Türk Malı Uydu” idi. (Bu arada onu da 1957 yılında Ruslar göndermişler, malûm Sputnik uydusu. Bizim ise hedefimiz 2023 için şu anda, yani eğer yapabilirsek bunu 65 yıl sonra yapabilmiş olacağız). Altay tankları ile arada bir özellikle de bir ülke ile çıkmaza girdiğimizde hemen bir şov düzenleniyor buna da şahit oluyoruz. Ordumuz çok güçlü, yok bizde şu var bu var vb. gibi haberleri de sıkça görüyoruz. Savaşan şahinler de bir aralar bu amaçla kullanıldı ama bunların elektronik sistemlerini kimi vurup kimi vurmayacağına Amerika’nın karar verdiği anlaşıldı keza bu elektronik sistemleri direkt Amerika’dan almıştık.

Bu kadar genç nüfusumuz var. İnsanlarımızın akıllı olanlarını hep yurtdışına kaybediyoruz. Son örnek işte Türkiye’nin Einstein’ı diye manşet yapılan Oktay Sinanoğlu. Amerika’da öldü. Adam neden Amerika’ya gitti? Ya da neden dönmedi? Bunu sorgulayan yok. Bu gibi süper insanlarımızı genellikle Amerika olmak üzere birçok ülkeye hep kaptırdık ve kaptırmaya da devam ediyoruz.

Bunda aslında millet olarak suçumuz var. Ben yurtdışındayken mesela, çok yakın bir doktor arkadaşım felç durumlarında ilk yarım saatte müdahale ile felcin hiç bir zarar vermemesini sağlayan bir yöntem geliştirmişti, konuşuyorduk. Bana söylediği şeyleri hâlâ unutmuyorum. “Abi ünlü Türk gazetelerine defalarca bu haberi ilk siz yapın diye email attım dönmediler bile” dedi. Sonraları Amerika’lı gazeteciler haberi verdikten sonra bi zahmet verdiler demişti. Çok üzülmüştüm. Birşeyler icat edenlerimizi de hep bu tip nedenlerle küstürüyoruz be kardeşim! Misal bu arkadaşım hâlâ yurtdışında! Halbuki sohbetlerimizde defalarca Türkiye’ye dönmek istediğini söylemişti ama ona kim sahip çıkacak belli değil. Keza döerse şayet ona bir laboratuvar ve bir ödenek tahsis edilmesi gerekir ancak bu konuda kim için ne yapılmış ki, onun için yapsınlar diye düşünüyor insan! Tabii neticede arkadaşımı hâlâ orada ve Amerika’lılara para kazandırmaya devam ediyor! Yakında arkadaşımın ekibinin yaptığı Amerikan Malı bir ilaç daha bize fahişt fiyatlarla kakalanır ve bizde de alternatifi olmadığından paşa paşa bunu öderiz. Olacağı ve hep olduğu bu, ne yazıktır ki !

Amerika yeşil kart bahanesi ile her yıl binlerce kalifiye kişiyi alıyor. Filimlerinde bunu işliyor, piyango ile de bunu körüklüyor. Dünya’da kime sorarsanız mutlaka Amerika’ya gitmeyi istiyor. Neden mi. Çünkü bu propaganda bize filimler, diziler ve diğer tüm unsurlarla çocukluğumuzdan beri hep yapılıyor. Aslında gerçek olmasa bile biz de buna inanıyoruz ne yazık ki! Kanada’da benzer bir uygulama içinde. Almanya’yı biliyorsunuzdur zaten. Bazı icatlar bazen Türkler tarafından yapılıyor ama bunun parasını yine yabancılar yiyor ve arkasında da o ülkenin malı olduğu yazıyor, “Türk Malı” değil. Almanya’da 100% Türkler tarafından yapılmış da olsa herhangi bir ürünün arkasında bakın “Made in Germany” yazısını görürsünüz. Aslında bu şu demek “sizin insanlarınıza bu ürünü icat ettirdik, sonra ürettirdik, şimdi de size sizin yaptığınızı bizim malımızmış gibi satıp büyük kârlar yapıyor ve sizi fakirleştiriyoruz”.

Çok geri kalmışız. Teknoloji alanından tutun da toplumsal konulara kadar. Hatta demokrasimiz veya hukukumuz bile çok yavaş ilerliyor. Tüm bunları, yani hep konuştuğumuz “muasır medeniyet seviyesini” yakalamak içinse tek çözüm var, innovasyon yani “yaratıcılık”.  Tamamen “Türk Malı” olan unsurlar, icatlar… Bu tip icatlar başlayabilirse, sonrasında oluşan toplumsal özgüvenimiz ile  bunların devamı ve sürekliliği sağlanacaktır ancak! Geçenlerde bir ödül töreninde “Arçelik en çok patent başvurusu yapmış ve bunun için Cumhurbaşkanı’ndan ödül almış” diye okudum. Merak ediyorum Arçelik ürünleri gerçekten 100% Türk’mü diye. TV’leri değildir orası kesin. Çamaşır makinası desem motor yapamıyoruz ki o da kesin Çin malı. Neyin patenti için başvuru yapmışlar acaba ? Elektronik birşey değildir, ona emin olabilirsiniz.

İnşaat işinde iyiyiz diye biliyoruz değil mi? Hatta habire reklamı yapılır işte şu ülkede binaları biz yapıyoruz, alışveriş merkezleri, havaalanları vb. biz yapıyoruz diye. Doğrudur, amelelik bölümünde sorun yok ama iş teknolojiye gelince çuvallıyoruz. Örneğin büyük köprülerin hiçbirini biz yapmadık. Yapamıyoruz! Metrolar da keza öyle. Hah asfaltları biz yapıyoruz ama her gün de düzenli olarak yamalayıp duruyoruz. Kaldırımları da biz yapıyoruz ama Ankara’da kaldırımların durumu ortada! Ankara’nın en ünlü caddesi olan Tunalı Hilmi Caddesi’nde bir yürüyün anlarsınız ne demek istediğimi. Yani bu övündüğümüz inşaat olayı da öyle Dünya çapında filan değil, belki Arap ülkeler çapında filan.

Bence Türk Milleti olarak tek iyi yaptığımız şey “işin kolayını bulmak”. Polis haftasında bir komiser ile sohbet ediyordum ve adamın paylaştığına göre polise en çok sorulan soru neymiş biliyor musunuz? “Abi bu işin bir kolayı yok mu?”. Bakın bu konuda çok iyiyiz işte. Herşeyin kolayını buluruz hatta diğerlerini de raydan çıkarırız. Bu da bir çeşit innovasyon aslında bu konuda yaratıcılığımız tartışılmaz. Eskiden jetonları buz kalıbından yapan adamlar bilirim ben. Hatta benim bir arkadaşım eski ankesörlü telefonlara parayı misina ile bağlayıp atardı ve bu sayede 1 lira ile yurtdışı dahil istediği yerle rahat rahat konuşurdu. Bu tip durumlardaki yaratıcılıkta gerçekten sınır tanımıyoruz.

Gençlerimizi bu kültürden çıkarmalı ve yeni bir kültür oluşturmalıyız. Dürüstlük, çalışkanlık, işe sarılma, yabancı dil, kalite öğretilmeli… Tee çocuk yaştan itibaren bunu yapmalıyız. Şu anda yetişkin olanlar… sizi de yeniden programlamalıyız. Belki bu şekilde 2023’te değilse bile 2123’te belki kendi uçağımızı 100% üretiriz. Yoksa laf oyunları ile (“100% Türk yapımı” = Türkiye’de monte edildi. “%100 yerli” = Bunun bir anlamı yok aslında ama sanki Türk Malı’ymış hissi veriyor o nedenle çok kullanılıyor.) vakit kaybetmeyip, gerçekten bir Türk otomobil motoru ve hatta uçak motoru üretebilecek kapasiteye gelebiliriz. Tabii 2123’e kadar ışınlanma bulunmuş olmazsa 🙂