Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Archive for Eylül, 2015

Ankara’nın değeri, İstanbul’a gidince anlaşılır

istanbul trafikBirkaç hafta önce “Galatasaray-Atletico Madrid” maçı için İstanbul’a gitmiştik arkadaşlarla.. Planladık, hesapladık ve takribi olarak 5 saat gibi sürer hadi 2 saatte Köprü trafiğine verelim diye düşündük ve maç saatinden yaklaşık 7-8 saat evvel Ankara’dan yola çıktık. İlk trafiğe varıncaya kadar 4 saat civarı tuttu yol, yani beklediğimizden erken varmıştık! Boğaz köprüsü zaten feci ama Türk Telekom Arena malum Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçtikten hemen sonra daha az trafik olur diye düşünmüştük ama gördük ki oradaki kıvam da aynı düzeydeydi. Trafik felçti ve bu “durk-kalk” mesaisi 2 saati biraz aşmıştı. Ancak meğer daha kötüsünü göreceğimiz varmış. Tam “oley stada vardık!!”  diye sevinirken bir de ne görelim stadın önünden dönen ve karşıya kıvrılan köprü de komple felç vaziyetteydi. Polisler bile artık vazgeçmiş, çekirdek çintiyorlardı o derece yani! Stadın park yeri olayı o kadar acemice yönetiliyordu ki stadın önünden U dönüşü yapmak için top topu 500 m bile olmayan yolu 1 saat beklemek zorunda kaldık. İnsanlar artık delirip yollara filan parketmeye başladılar keza maç başlayacaktı artık, oyuncular anons ediliyordu, duyuyorduk! Dönüşü binbir güçlükle yaptık ama bu sefer “maç başlayacak” paniği ve tabii yine tabelaların saçma lokasyonlarının yardımıyla yanlış sapaktan giriverdik ve bu hata ile bayağı bi uzağa dönemeden gitmek durumunda kaldık, iyi mi? Bir kere daha aynı trafiği çekmemek namına arabayı oralarda bi park yerine koyalım diye düşündük ama normal paralı park yeri bile bulmak bi eziyetti. Neyse binbir güçlükle hallettik. Hemen yanında bi taksi durağı vardı ondan başlayarak 10-15 taksiye ilk öncesindekine “binip-reddelilip-indikten” sonra sorarak devam ettik ama hiçbiri bizi almaya razı olmadı. Tam ümidi kesiyorduk ki zaten trafikte olan ve o anda yolcu indirdiğinden o tarafa giden bir kahraman taksici bizi almayı kabüllendi. (Seni seviyoruz kahraman taksici). Stada tekrar vardığımızda ise maç başlamıştı artık.

TTArena her zamanki gibi muhteşemdi orada problem yoktu ve malum maç sonucu, 2 tane yedik! Ama maçın sonucundan çok arabamızın olduğu yere dönüş için taksiyi nereden bulacağımızın stresi bi tık fazlaydı. Stad çıkışı da ayrı bir güruhtu insanlar üstüste ve değişik akrobasi hareketleri deneniyordu kalabalıktan biran önce çıkmak için. Neyse başardık ama tabii taksi bulmak imkansız gibiydi. Yine de mahalle aralarına girerek bu seferinde mübalağasız 20 taksiciye sorduk ama yine kimse bizi beğenemedi. Hepsi “karşıya gidecekseniz alalım” kıvamındaydılar. “Ankara’dan geldik, arabamıza gidicez, ne karşısı” diyorduk ama adamlar çoğunlukla havaya veya yere bakıyorlardı. Çaresiz yürümeye başladık 1 km filan sonra tamamen şansa tonton bi taksici bulduk ta bizi arabamızın olduğu yere götürebildi. Ama gecenin bi yarısı bile performansı sağlam olan İstanbul trafiği korkusu ile diğer tarafa dönmemek için bizi yolun karşısına bıraktı ve “metro istasyonuna inin oradan karşıya geçebilirsiniz” diye de ekledi, bizi indirirken. Arabaya sonunda kavuşacağımızın verdiği çoşku ile metro istasyonunun altını üstüne getirdik ancak karşıya geçen bi tünel veya yol yok yoktu. Gece gece bulup sorduğumuz metro insanları bile bilmiyorlardı böyle bir yolu keza! Ne bir tabela ne de bir ibare!! Mecbur tekrar çıktık aynı caddeye. N’apalım korkunçta gelse çaresiz bin bir akrobasi hareketi ile ezilme risklerinin hepsini deneyimleyerek karşıya geçmeyi 15 dakikalık sınav sonucunda kazasız belasız başarabildik. Sevindirik olduk resmen! İnsan buna bile sevinebiliyormuş bu arada İstanbul’da, bunu da anlamış olduk.

Ama eziyet bitmemişti. Arabayı sonunda aldığımızda saat 12:30-1:00 civarıydı. Biz dönüş trafiği artık bu saatte rahattır diye düşünüyorduk ama yanılmışız. Dönüş bile hemen hemen aynı uzunlukta sürdü. Bi de biliyorsunuz İzmit-İstanbul arası yolu da çok dar, bir dolu viyadük ve tünel var, burası da o gün formundaydı ve gayet yoğundu. Ankara’ya sabaha karşı vardığımızda ise toprağı öpecek kıvamdaydık hepimiz.

İstanbul, İstanbul diyorlar da insanlar burada nasıl yaşamayı beceriyorlar merak etmiyor değilim! Ya da bu eziyeti neden hergün yeniden ve yeniden yaşamayı seçiyorlar acaba? İnsanlık yerlerde, güruh ve kalabalık, pahalılık hâd safhada,trafik desen zaten korkunç söylemeye bile lüzum yok, park yeri bulmazsın, taksicilerde bile bi hava, caddeden karşıya geçmen mucize. Hatta maç sonu GS Store’dan bi 4 yıldızlı forma alalım dedik orada çalışanlar bile ürkütücü derecede saygısızdılar. Öyle bi kıvama geliyorsunuz ki “saygısızlığa alışıyorsunuz” neredeyse! Ankara’da benzer bir durum olsa orayı yıkacak olan bi arkadaşımız vardı bizimle, o bile sus pus vaziyetteydi, oradan pay biçin. Ahmet Kaya’nın meşhur şarkı sözü geldi aklıma tam da o anda. “Şu İstanbul bozar adamı”.

Demem o dur ki, Ankara’nın kıymetini bilelelim dostlar. Varsın denizi olmasın. İnsanının candanlığı, yardımseverliği, ucuzluğu ve heryere kolaylıkla gidilebilme özgürlüğü ile Ankara adeta cennet. Tabii şehir hayatı istemiyorsanız orası başka. O zaman da bence fazla gelişmemiş yerleri tercih etmek en mantıklısı olur. İstanbul gelişmiş mi diye sordum kendime dönüş yolunda ama böyle bir gelişmişlik olmaz ki! 100 katlı bina yapmakla gelişmişlik artmıyor. Gelişmiş yerlerde insanlar  mütevazi doğaya, hayvana ve insana saygılı olurlar. Burası ise tam tersi istikamette ilerlemiş bu anlamda bence! Bi Suudi Arabistan tadı ve kıvamı vardı yani.. artık siz tehâyül edin.

“Kalekol” haberi tekvırıgas çıktı

Geçenlerde bir yemek sırasında Trabzonlu bir müteahit ile tanıştım. Kendisi Doğu’da “kalekol” adını verdiğimiz çoğunluğu sınırda olan karakolları yaptığını ve hatta daha yeni bir tanesini bitirdiğinden bahsedince konuyu biraz irdeledim. Biraz sohbet edince oradaki ortam düzenini biraz olsun anlayabilme fırsatım oldu. Söylediğine göre doğuda çoğu illerde arka plan PKK’nın elindeymiş (İnanamadım ama dinlemeye devam ettim). Bu çözüm süreci sırasında artık şehirlerde bürokrasinin içine bile girmişler. Tüm müteahitler veya orada iş yapan herkes onlara haraç vermek mecburiyetindeymiş, vermeyene iş yaptırtmıyorlarmış. Bu arkadaşta mecburen veriyormuş ve karakol inşası devam ediyormuş. Eğer yapan kişi doğulu ise onlara hiç yaptırtmıyorlarmış keza mantığa göre “doğulu, pkk gerillasının ölmesine yol açacak karakol yapımında bulunamazmış ve bu bir nevi hainlikmiş”. Ayrıca orada birkaç kez mahmkemelik olmuş bu arkadaş PKK’lılar mahkemelerde de hakim ve savcıları tehdit ederek tüm davalarımı çözdüler diyor. Yani bu duruma göre orada hukuk diye birşey de yok.
kalekol
Gelelim basında da bolca malzeme yapılan “KALEKOL” ismiyle sanki kale gibi sağlammış hissiyatı ile servis edilen karakollara. Bu karakollar extra bir özelliği olmayan betondan, çimentodan yapılan alelade yapılarmış ve biraz daha büyük olmaları dışında öyle basında yazıldığı gibi “yok şuna dayanır, yok buna dayanır” filan gibi bir özellikleri yokmuş. “Sadece kurşuna dayanır” diyor müteahit “o da çok fazla aynı noktadan atış almazsa”. “Diğer ağır silahlar filan deler geçer” diyor. Yani bu da aynı daha önce buradan yazdığımız Sözde “Türk yapımı” Altay tankları gibi bir masalmış. Bunu da anlamış olduk. Şu magazinde kullanılan “asparagas haber” olayının politik versiyonu bir nevi.. Atılım yapıyormuş gibi görünme amacıyla içi boş teknolojik gelişme haberi üretme işi, “tekıvırıgas” diyelim tirajıkomik olsun.

Peki dedim siz bu karakollara giderken gelirken birşey olmuyormu? Söylediği şu. “Para veriyoruz ve birkaç PKK’lı ismi veriyoruz” bizi bırakıyorlar. Yani yolların kontrolü, inşaatların kontrolü, şehirlerin kontrolü ve hatta hukukun kontrolü tamamen PKK’nın eline geçmiş bu çözüm süreci sonucunda. Tam çözülmüş yani.

Çok yazık. Şimdi de zavallı mehmetçik bunların yığdığı malzeme ve mühimmatla kendi topraklarımızı canı pahasına geri kazanmak için didinip duruyor. Bir dolu bomba bitki örtümüzü bozuyor, dağlardaki hayvanları öldürüyor ve kaybeden hep ülkemiz ve insanları oluyor. Üzülüyorum yiten canlara, yanlış politikalar uğruna feda edilen insanlarımıza !!!

7.cadde Havuz sefası

Ağustos sıcaklarından bunalınca Bahçelievler 7.cadde girişinde bulunan yunuslu havuza üstelik tamamen çıplak (bkz soldaki çocuk sanırım 13-14 yaşlarında) giren, bir anlamda Ankaralı diyebileceğimiz Suriyelileri artık kanıksadık. Tabii serinledikten sonra da dilenciliğe devam ediyorlar. Üzülüyorum durumlarına ancak zabıta bu tip durumlarda tam görevini yapmıyor veya yapamıyor. Ankara’nın en güzide yerlerinden birinde ve neredeyse şehrin göbeğindeki bu görüntü ise gerçekten tirajıkomik.
Ankara suriyeliler dilenciler