Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Mogan Gölü kirlilik ve koku

Burada yaşayanlar bilirler, Ankara’da doğru dürüst hafta sonu gidebilecek, yakında olan açık alanlar sınırlıdır. Deniz olmayınca tabii bu tip açık alanların çoğu genellikle yeşillik noktalar ve bunların içinde sulak alan olarak birkaç önemli noktamız var. Ankara’nın bu jeolojik dezavantajı özellikle göllerin önemini arttırmaktadır. Ankaralı’nın kolayca ulaşabileceği iki tane gölü var, malûm. Biri Eymir gölü, diğeri ise Mogan gölü. Bu iki göl aslında ufacıklar ama elimizde olan su birikintilerinin en büyükleri bunlar ve çaresiz biz de bunlarla idare etmek ve bunları korumak durumundayız. Gerçi, Büyükşehir Belediye Başkanı’nın seçim vaatleri arasında, Eskişehir benzeri bir ırmak vb. projesi vardı ama daha şimdiye kadar bununla ilgili bir gelişme duymadık veya görmedik.

Geçenlerde hafta sonunda Mogan gölüne gitmiştik, birkaç arkadaş. Gitmez olaydık keza bırakın gölü, tüm Gölbaşı’na girince başlayan kanalizasyon benzeri koku sizi kendinizden alıyor resmen. Göle bakınca artık kolayca görülebilir bitkiler acaba gölün tamamında aynı mı diye bir sandal kiralayıp gölü neredeyse bir baştan diğerine gezdik ve gördük ki tüm gölde bırakın bi canlının yüzmesini sandalın bile gitmesi çok zor. Birkaç arkadaş olunca, nöbetleşe ve biri kürek çekerken diğerleri sarmaşıklardan kürekleri kurtararak ilerleyebildik ancak! Göl üzerindeyken hissedilen kesif koku ile bayılmamak için kendinizi zor tutuyorsunuz desem abartmış olmam, emin olun. Size gördüğüm manzarayı gölün altını tam çekemediğim için yansımalarla ancak bu kadar çekebildim.

mogan gölü kirlilik

Üstü böyleyse, altı nasıldır artık siz tahayyül edin. Ankara’nın zaten limitli su manzaralarından birini de kaybetmek üzereyiz, bu açıkça görülüyor. Buna ivedilikle bir çare bulunması gerekir ve tabii bunun bir daha tekrarlanmaması için alıması gereken tedbirlerin biran önce alınması da çok önemli keza durum alarm veriyor. Bu olay daha önce de tekerrür etmişti diye hatırlıyorum ve bir temizlik yapılmıştı ama kirlilik tekrarlamış görünüyor. Bu neden tekrarlıyor onun hakkında bir bilgimiz yok ancak bu seferkinde temizlik ve bunun idamesi en baştan tam ve eksiksiz planlanırsa benzeri bir olay bir daha gerçekleşmez ve Ankara’nın güzide bir noktası kurtarılmış olur diye umuyoruz ve yetkili insanlarımızdan güzel Ankara’mızın bu problemine kalıcı bir çözüm bekliyoruz.

İki küçük ağaç kurtarmak ister misiniz?

Ankara ağaçBu hafta ne yapıyorsunuz? Hafta sonu vaktiniz var mı? Peki bir küreğiniz var mı veya ödünç alabileceğiniz bir kişi?

Tüm bu soruları neden mi soruyoruz? Çünkü bu hafta sonu çok anlamlı bir olayın kahramanı olabilirsiniz. Malûm Ramazan ayındayız ve tüm yaşayan varlıklara merhamet ve içtenlikle yaklaşmamız bu ayın ruhunu yaşatmamız bizim için ve sonraki nesillerimiz için önemli. Tüm canlılar deyince bizim hemen aklımıza insanlar dışında, hayvanlar geliyor haliyle. Tabii ki onlar da önemli ancak bu sefer bir seviye daha üstten düşünüp  resimdeki 2 küçük ağaca yardımcı olmak ister misiniz? Bu ağaçlar bir altgeçitin altında muhtelemen kendi kendilerine var olmuşlar ancak siz onları kurtarmasanız sonları ya belediye tarafından kesilme ile sonlanacak ya da kuruyacaklardır en iyi ihtimâlle! (Resimde gördüğünüz üzere yakında olan ağaç biraz daha büyük ve üstgeçide dayanmış durumda, diğeri ise kırmızı beyaz afişlerin yapıştırılmış olduğu yolun karşısındaki altgeçit ayağının kenarından fışkırmış)

Ağaçların potansiyel olarak altgeçide zarar verme ihtimâlleri de yüksek. Büyümeye çalışan ve kalınlaşan ağaç, hâliyle altgecide nüfuz etmeye, parçalamaya veya hiç olmadı yanlarından yükselmeye çalışacaktır. Bu ağaçlar onlar için uygun olmayan bu ortamda bile hiçbir bakım olmadan büyümeye çalıştıklarına göre düşünün bir de açık ve güzel bir alanda ne kadar da güzel olurlar.

Hatırlıyorum ortaokuldaki ağaç dikim etkinliğinde bir minik çam ağacı vermişlerdi elime ve ben bu ağacı diktikten sonra “benim ağacım” diye gururlanmıştım. Hatta okulumuza 400-500 metre uzaklıkta bulunan “benim ağacımı” 1-2 kez ziyaret bile ettim ama tabii ağaç ektiğimizde çok küçük olduğundan ve malûm Ankara iklimi ile bunların büyümeleri çok zaman alıyordu ve büyük bir gelişmeyi öyle çabucak göremiyordunuz. Son olarak bu ağacı 2 sene evvel ziyaret ettim nihayet kocamandı ve harika görünüyordu. Tam 20 yıl civarında sürmüştü ama benim için gurur vericiydi. Zor ortamlarına rağmen büyüme çabasında olan bu ağaçlar ise zaten bayağı bir gelişmiş ve doğru yere giderlerse bence 2-3 yıla kocaman olurlar.

Bir dikili ağacınız olsun istiyorsanız, Ramazan ayının verdiği çoşkulu duygularla bu iki güzel ağacı kurtarmak her anlamda pozitif bir etkinlik olmaz mıydı sizce de? Hem bu ağaçları kurtararak sevap kazanın, hem ülkemize 2 güzel ağaç daha kazandırın hem de bu ağaçların ileride köprüye veya trafikte doğurabileceği hasarları şimdiden önlemiş olun. Bu vesileyle de toplum için, kendiniz için ve Ankara için iyi bir şey yapmanın hazzını yaşayın. Ne dersiniz?

Not: Resimden çıkarmak zor olabilir. Bu ağaçlar Gordion Alışveriş Merkezi’nin olduğu altgeçitte bulunuyorlar.

Ankara Garı ve Yüksek Hızlı Tren (YHT) izlenimlerim

yht-yüksekhızlıtren-logo-vektörel Geçenlerde birkaç yakınımı karşılamak üzere Ankara Garı’na gittim saat 23:00 civarıydı ve İstanbul’dan Ankara’ya dönen Yüksek Hızlı Tren gelmeden 10-15 dakika evvel oradaydım. Kolayca park ettim ve gardan içeri girecktim ki park görevlisi özellikle beni çağırıp “park ücretli” dedi. Buna anlam veremedim ama “herhalde başına daha önce bir iş gelmiş o nedenle uyarma gereği duydu” diye düşündüm, tuhaftı yani!

Girer girmez ilk dikkatimi şey gördüklerim değil de kokladıklarım oldu keza içerisi yoğun bir ayak kokusu rayihasına sahipti. Kokunun kaynağını aramama gerek olmadan yerdeki ayakkabılara gözüm takıldı. İnsanlar beklerken otursun diye düşünülüp yapılan sandalyelerde bir dolu insan yatmış ve bu da yetmezmiş gibi ayakkabılarını çıkarmışlardı! Sonra bir başka daha küçük bekleme alanından tren raylarının olduğu istasyona doğru geçerken bu daha küçük alandaki koku ise çok daha kötüydü! Ortam ise tam bir yatakhane tabii! Nefesimi tutarak kendimi dar attım açık alana! Rayların tarafında beklerken orada yerleri süpüren bir çalışan ile konuşmaya başladım beklerken ve söylediğine göre buraya yatma saatlerinde düzenli gelen Suriyeli ve Türk karışık insanlar hep varmış. Bir adamı göstererek “Bak bu adam 5 yıldır düzenli gelir buraya, adamın parası da var ama ne iş yapıyor bilmiyorum sabah kalkıp işe gidiyor akşam bu saatlerde geliyor” dedi. Ben de tabii “peki kimse bunları şikayet etmiyor mu?” diye sorunca adam gülümseyerek “Evet bir kaç kez şikayet ettiler ama istasyon müdürü bunlara ses çıkarmıyor, onlar da bunu biliyorlar ve bu böyle devam ediyor” dedi. Zaten bu insanların durumundan, üstelik bu kadar yıldır müdürün haberinin olmaması imkânsız bir şey olsa gerekti. Şaşa kaldım!

Tren gelene kadar vaktim vardı ve size Ankara’nın o tarihi tren garının bence güzel olan yanlarını fotograflama fırsatı buldum bunları yazının en altında bulabilirsiniz. Yine etrafta yazılan broşürlerden öğrendiğime göre daha büyük ve daha modern bir gar yapılıyormuş hali hazırda. Bunun da projesinin resmini çektim o da aşağıda.

Tren geldi ve yakınlarım ile kucaklaştık. Onlara izlenimlerini sorduğumda, yolculuğun rahat ve konforlu geçtiğini ve 3.5 saat civarında sürdüğünden bahsettiler. “Peki bir olumsuzluk var mıydı?” diye sorduğumda “2 tane vardı” diye cevapladı bir yakınım. Bunlardan birincisi trenin istasyonlardan geçerken hızının 60km/s’e kadar düşmesi ve aslında averaj hızının da öyle çok hızlı değil 90-100km/s civarında olduğunu belirttiler. Yani aslında Yüksek Hızlı Tren öyle çok yüksek hızlı filan değildi. Çin’deki bir trenin hızı 435 km/s ve averaj hızı ise 251 km/s ‘ti ve bizimki bunun yanında kağnı durumundaydı anlayacağınız. Zaten bu hızlara çıkabilseydi, Ankara-İstanbul arası herhalde 1-2 saatte alınabilirdi. Diğer olumsuzluk ise trenin İstanbul’daki son durağının Pendik olduğu ve burasının da şehire uzaklığı idi. Pendik’ten şehire gitmekte çok zorlanmışlar ve tabii dönerken de aynı eziyeti çekmişler. En son sorum ise şuydu: “Peki bir daha İstanbul’a gitmek için bu trene biner miydiniz?” Cevap kesin ve net “hayır” oldu. Çünkü otobüsle gitmek çok daha kısa ve daha az meşakkatliydi. “Özellikle de Avrupa yakasına gidecekseniz aradaki kayıp zaman farkı daha da fazla olur” dediler. “Otobüs en azından çok daha yakında duruyor sonrasında ise İstanbul’da gideceğiniz çoğu noktaya ücretsiz servisleri var” diye de eklediler.

Sonuç olarak şu an için İstanbul-Ankara arası YHT hizmeti bir hayal kırıklığı gibi duruyor. Öncelikle Avrupa tarafına bir istasyon kesin lazım ve bu trenin hızının da artırılması için neler yapılabilir bunun da düşünülmesi lazım. Madem ismi Yüksek Hızlı Tren otobüsten bile hızlı gitmedikten sonra, bunun ne anlamı var! Üstelik sonrasında da gideceğiniz noktada duraklar arası eziyet ile birleşince tren olmuş veya olmamış bunun ülkemizin insanın hızına ve huzuruna bir katkısı var mı? Benim çıkarımıma göre “şu an için pek yok”. Umarız kısa zamanda gelişir ve ismini gerçekten hak eder.

Not: Bu arada merak edenler için çıkışta o beni taa kapıdan çevirip uyaran park görevlisi yoktu piyasada ve hiçbir ücret ödemen çıktım. Bu da yine tuhaftı! O nedenle park ücretli mi, ücretsiz mi ben de bilmiyorum hâlâ.

tarihi-ankara-gari-gece-manzarasi

nasreddinhoca-heykeli-ankara-gari

ankara-gari-yht-içmekan-bankolar

ankara-gari-yht-giriş

ankara-gari-kroki-yerleşimplanı

ankara-gari-makettren

ankara-gari-tarihi-çan

tcdd-logo-ankaragari

vakifbank-biletmatik-gişeleri-ankaragari

ankara-istanbul-arasi-yht-hızlıtren-duyuru-afişi

ankara-istanbul-yht-projesi-türkiye-haritasında

yeniyapilan-garprojesi

Yeni Kırmızı Dikmen Köprüsü’nden manzaralar

Bildiğiniz veya bilmediğiniz üzere Park Vadi Evleri yapılırken 3. Etap’ta Dikmen ve Çankaya’nın Yıldız semtini  birleştiren bir köprü yapılmıştı ve bu köprü sadece karşı tarafta yani Dikmen tarafında bulunan Park Vadi Evleri’ne özel olarak tasarlanmıştı ve sadece burada yaşayanlar bu köprüyü kullanabiliyordu.

Geçenlerde yapımı biten yeni köprü ise bayağı bir otoyol gibi kullanılıyor. İki taraflı olarak trafik Dikmen’den Çankaya’ya ve diğer yöne aktığı gibi bu köprü diğerine oranla çok daha büyük ve geniş.  Aşağıda bu kırmızı köprünün bir resmini sizin için çektim.

yeni-yapilan-dikmen-koprusu

Bu tabloya bir arkadaşımın evinden bakarken fotograf makinası ile biraz yaklaştırınca bu köprünün altında bulunan çöpler ve şu anda çoğunlukla Suriye’lilerin yaşadığı terkedilmiş gecekonduları da görmeniz mümkün. Aşağıda mesela bir Suriyeli grup pet şişe toplama işine girmiş ve yanlarında bulunan pet şişe dağını görebiliyorsunuz.

petşişe-toplayıcıları-çankaya

Ya da diğer taraftaki gecekondular ve köprünün altında biriken çöp alanı da yine köprünün görünümünü bozuyor.

koprüaltı-çöpler-dikmen-vadisi

İçinde bulunan bakırı çıkarmaya çalışan kablo hırsızlarının düzenli olarak yaktığı kabloların yaydığı siyah duman ile çöp kokusu karışımı bir rayiha ile de burada kokudan dışarıda durmak ta bir o kadar zorlaşıyor tabii zaman zaman. Köprü görüntüyü geliştirmiş ama kokuya çare yok henüz! 2014 Ankara’sından güzel ve çirkin, ikisi bir arada manzara. Bana hissettirdiklerini ve gördüklerimi paylaşmadan geçemedim.

Ankara’ya Hoşgeldiniz – Welcome to Ankara

Geçenlerde Havaalanı dönüşünde rastladığım Belediye tarafından asılmış olan ışıklı tabelalar gözüme çarptı. Ama tabii tekrarlayayım dönüşümde gördüğüm tabela il olarak “Welcome to Ankara” idi. Sonra sırasıyla”Ankara’ya Hoşgeldiniz”, “Good Bye”, “Güle Güle”. Şimdi Ankara’ya hoşmugeldim yoksa gidiyormuyum ben bile bir ikileme düştüm keza tüm bu tabelaların hepsi yolun aynı tarafına ve sağ duvara yazılmıştı. Aşağıda bu tabelaların resimlerini bulabilirsiniz.

gule-gule-goodbye-ankara

welcome-to-ankara

Biz Bundan 1 sene evvel 29 Ağuıstos 2013 tarihli yazımızda blogumuzda böyle bir tabelanın güzel olacağından bahsetmiş, hatta ünlü Las Vegas tabelasını modifiye ederek başlıkta vermiştik. http://www.blogankara.com/guzel-ulkemizin-hosgeldin-noktalari/. Buradaki LED tabela’nın estetiği yakalanabilseydi ve tabii doğru tarafa konulsaydı diyecek bir şey yoktu ancak bunu bu şekilde saçma bir mantıkla üretmek amaca pek hizmet edememiş. Sol tarafta bir tepe vb. alan olmayınca heralde “hepsini aynı tarafa yazalım”, belki “büyük yazarsak yolun diğer tarafından bile okunabilir” diye düşünmüşler ama ikisi de aynı tarafta olunca bu daha bir komik durmuş..

Bu tabelaların doğru taraflarda ayrı ayrı ve belki de şu yeni led trafik ışığı tabelaları gibi yolun üstüne bir yere asılması çok daha mantıklı olurdu. Bir de tabii bir Ankara slüeti vb. artistik bir unsur da eklenseydi daha da güzel durabilirdi. Şu anda  “İsmail’in yeri 1 km geridedir” gibi absürt bir durum söz konusu 🙂 Bildiğiniz “Back to the future” yani !

Atakule 10 senedir hüzünlü ve boş

Atakule’yi birçoğumuz hatırlıyordur, bundan 20-30 yıl evvel burası oldukça popüler bir alışveriş merkezi idi ve aslında Ankara’nın ilk alışveriş merkezlerinden biriydi. Buradaki mağazalar, restoranlar ve hatta burada aşağı kattaki oyun merkezinde bile, bir çok anılarım var. Hele bile Atakule’ye ilk çıkışımdaki daha asansördeyken hissettiklerimi hiç unutamıyorum. Bunu sonrasında Amerika’da saldırıya uğrayan “Twin towers” a bile çıkarken hissedemedim. Bir keresinde buraya bir nikah törenine davetliydik, dönemin Başbakanı da oradaydı (Mesut Yılmaz) ve buradaki atmosfer, ambians hâlâ bugün gibi aklımda. Atakule’nin bir de üstte dönen bir restoranı vardı, hatta bir aralar bozulmuştu, dönmüyordu, sonra tekrar döndürmeyi başarmışlar ama ondan sonra bir daha gitme fırsatım olmadığı için onu bir türlü deneyimleyemedim. Amerika’ya gitmeden evvel ise, sene 1990, yine son kez Atakule’nin merdivenlerinde arkadaşlarımla vedalaşmıştım. Burada bir de, lisede aynı sırada oturduğum arkadaşımın babasının sahibi olduğu “Yavru Oyuncak” isminde bir oyuncak mağazası vardı. Hatırlayanlar vardır mutlaka. Bu oyuncakçı da Ankara’da o zamanlar en büyük oyuncakçılardan biriydi ve oldukça da popülerdi. Hatta o oyuncakçının o zamanlardan kalma bir de resmini de buldum, aşağıda.

yavru-oyuncak-atakule-ankara

Hey gidi günler, hey. Derler ya! İşte tam da öyle, Amerika’dan döndüğümde ise ilk ziyaret etmek istediğim mekânlardan biri de haliyle Atakule oldu. Bir gittim ki “kapı duvar”. Her tarafı kilitli, tozlanmış, yıpranmış ve eski görünümünden çok uzak bir hâlde boynu bükük duruyor. Buraya ne oldu acaba diye etrafa soruşturunca çok çeşitli hikâyeler duydum, bazıları “burayı bir şirkete sattılar, şirket içindeki insanları çıkardı başka bir alışveriş merkezi yapacakmış” bir diğeri “Buraya devlet el koymuş alışveriş merkezi tarafını yıkacaklarmış ama kule kalacakmış” diğeri “Burayı Çankaya Belediyesi almış, onlar belediye’yi buraya taşıyacaklarmış” vb. daha birçok hikaye. İlginç tarafı ise dinlediğim hikayelerin hepsi değişik ve hiçbiri biribirine benzemiyordu. Bu da insanların aslında burasının neden kapandığını ve akibetini bilmediğini gösteriyordu. O aralarda internet’te de bu konuyla ilgili hiç bir haber yoktu, keza bizzat araştırdım. Aradan yaklaşık 10 yıla yakın bir süre geçti bu müddet zarfında Atakule hâlâ terkedilmiş bir şekilde öylece duruyordu. Geçenlerde bu orada mağazaları olan arkadaşımla görüşünce yine merak ettim ve internet’ten araştırınca yeni bir haber vardı ve bu da bir emlak portalında geçiyordu ve 2013 tarihliydi haber. Şöyle diyordu özetle “alışveriş merkezi kısmı yıkılıp yeni bir alışveriş merkezi ile değiştirilecekmiş ve şu an yıkım için bekliyormuş.“

Bu tabii iyi haber, en azından burası tekrar canlanacak ve eski günlerine, umarım dönecek. Yapım işi 3 yıl kadar sürecek deniyor. Yani yıkım 2014’te gerçekleşebilirse, alışveriş merkezi en erken 2017 gibi tekrar aktif olur diye düşünüyorum. Bu arada, arkadaşım geçenlerde görüştüğümde ki hâlâ oyuncakçılık yapmaya çabalıyor bana şu andaki yavru oyuncağın son durumunun resmini yollamasını istedim o da bugün yollamış, durumu görüyorsunuz, hatta arkadaşımın acıklı durumunu da sizinle paylaşıyorum, siz pay biçin!

yavru-oyuncak-2013

Bora-sengul-yavru-oyuncak-2013

Durum acıklı, Yavru oyuncağın “yavrusu” gibi bir ufak dükkânda ömür çürüten arkadaşım adına da gerçekten her görüştüğümüzde ayrı bir üzülüyorum, keza kendisini pek bir severim. Söylediğine göre günde 20-30 TL kazanıyormuş averaj olarak, yeri de Bülbülderesi’nde bir caddedeymiş ama gidipte acıklı durumunu görmeyeyim diye daha çok sosyal ortamlarda buluşmayı tercih ediyorum. Keza eski durumlarını biliyorum, hem aile fertleri, hem kendisi son model Mercedes ile gezerdi, araç telefonu daha yeni çıkmıştı ve onda vardı (o zamanlar cep telefonu diye bir şey yoktu tabii), hatta bu telefondan bir diğer arkadaşımızı arayıp Gazi Osman Paşa(o zamanların popüler, bugünlerin sıradan mahallesi)’da bir Kafe’de görüşmüştük. Düşünün yani o zamanki havamızı 🙂 Hatta aradığımız arkadaşımız bize, “Siz şu an neredesiniz?” diye sormuştu, biz “arabada” deyince şaşırmıştı ve bize inanmamıştı. Hey gidi günler hey! Bu deyimi ikinci kez kullanıyorum, farkındayım. Herâlde biz de artık yaşlanmaya başladık! Eskiden, Babam “bizim zamanımızda” diye konuya girince içimden “üfff” deyip yine nasihat verecek diye sıkılırken, bizim çocuklarımız da böyle düşünüyordur diye düşünmekten de kendimi alamıyorum ve bu nedenle de onlara bu tip geçmişten örnekler yerine aynı örnekleri bugünmüş gibi vermeyi tercih ediyorum. :/

Atakule, kapanmasıyla beraber eminim buna benzer daha bir çok acıklı hikaye yaratmıştır, keza burası o zamanlar Ankara’nın en popüler AVM’siydi ve tekti, bu nedenle burada iş yapan insanlar yeni gittikleri yerlerde bu tip bir potansiyeli pek yakalayamışlardır diye düşünüyorum, aynen Yavru Oyuncak örneğindeki gibi. Türkiye’nin en güzide yerlerinden biri, Ankara’nın ise ikon yapıtı olan bu kule’nin ivedilikle hakettiği saygıyı görmesi ve eski renkli günlerine dönmesi benim 2014 yılı için dileğim olsun. Lütfen Atakule yine… “ATAKULE” olsun.

“Biz yeşili severiz, dikine bile dikeriz” mesajı

Sizin de dikkatinizi çekmiştir. Sanki Ankara’nın her yeri yemyeşil, bir duvarlar kalmıştı onları da yeşertelim diye düşünen Büyükşehir Belediyesi yeni bir çalışmaya imza attı, bu aralar. İstinat duvarları‘na sadece reklam yapmıyoruz, arada yeşillik te var şeklinde bir düşünüş yaratma çabası ile Dünya’da örneğini görmediğim bu yeni tür çiçeklendirme stiline başlandı. Bu belki “biz yeşili seviyoruz” sadece yatay değil, dikey olarak ta (iki boyutlu-2D) yeşillendiriyoruz amacında bir görünüm yaratma ürünü olabilir. Ya da, siyasi amaçlı “gezi olayları” ile yeşile düşman Belediye görüntüsünü, yeşilin çivisini çıkartarak örtbas etme girişimi de olabilir.
Bence bu yatay seralar siyah boruları ve yakında solacak çiçekleri ile eskidikçe artan çirkin bir görüntü oluşturacak. Zaten bunların gerçek çiçek oldukları bile uzaktan anlaşılmıyor, keza çiçeklikler ve çiçekler çok küçük. Uzaktan bir halı saha materyâli gibi duruyor, taa ki yanına gidince veya “çirkin siyah su borularının bir amacı vardır!” diye düşünerek mantık ile gerçek olduğuna kani oluyorsunuz.

Bu yapıtların! birkaç resmini çektim sizin için.
duvar-yesillendirme-ankara-belediye

ankara-istinat-duvari-ciceklendirme

Evet, hepsi gerçek çiçek ve tek tek tüm sekmeye ayrı ayrı boru çekilmiş. Buna harcanan masraf ve bakımı için harcanacak zaman bence görüntüsünden çok daha fazla değerli. Eğer Belediyeler yeşillendirilmek amacında iseler, eminim Ankara’da çok yerde yatay yeşillendirme yapılabilir, bu tip yeşillikler ise seçimler öncesi özellikle yapıldığı bariz olan, gereksiz kaynak kullanımından ibaret hareketler.

BeyHills ve Hollywood

Yeni yapımına başlanan bir site’nin tabelası, geçenlerde İncek’ten Ümitköy’e doğru yol alırken, dikkatimi çekti. Keza bu  tabela  California civarda çekilen çoğu Amerikan filiminde bolca kullanılan bir tablo olduğundan (artık bu filimlerden nasıl etkilenmişsem) aklıma kazınmış ve hemen onu düşündürdü tabii… Sizin için çektim, önce California’da Beverly Hills’de bir tepede bulunan orjinali, sonra bunun İncek-Ümitköy hattında bir tepede bulunan Ankara versiyonu Bey Hills.

hollywood-tabelasi-beverly-hills-california beyhills-beytepe-ankara

Suriye’li sığınmacılar Çankaya’da

Suriye iç savaşı nedeniyle bildiğiniz gibi ülkemize bir çok Suriye’li göç etmek zorunda kaldı ve bu göç zor koşullarda halen devam ediyor. Bu insanların çoğunluğu yardıma muhtaç durumda. Paraları yok, çocukları çok ve vatanları yok. Bu nedenle ülkemizin bir çok noktasına dağılmış durumdalar. Ben “Ankara’ya fazla gelmezler keza bu tip insanlar öncelikle deniz kenarı yerleri tercih ediyorlar” diye düşünürken bir arkadaşımın bahsi üzerine merak edip onun çektiği aşağıdaki resmin olduğu noktaya bir gezi düzenledim.

suriyeliler-ankarada

Bu alan malumunuz, “Gecekondu Sahipleri Spor” ile “Belediye Spor”un boks ve güreş maçları ile ünlü bir noktamız . Artık, burada yeni seyircilerde var ve bunlar savaş’tan kaçıp ülkemize sığınan Suriye’liler. Buradaki gecekondulardan yarı yıkık veya terkedilmiş olanlarına yerleşmişler, bazıları ise çadır kurmayı tercih etmiş tabii, yer kalmayınca. Bu insanların çoğunun çöpten karton, kağıt ve plastik madde topladıkları anlaşılıyor, keza buradaki çöp ve pislik kokusu ile birlikte karton yığıntılarını ve pet şişe vb. yığıntılarını görmemek imkânsız.

Kış geliyor, bu insanlara mutlaka yardım edilmesi lazım. Özellikle de Bayram’ın geliyor olması en azından yardımsever insanların onlara biraz da olsa iyi yüzümüzü göstereceğinin müjdecisi. Ancak sonrasında da onların barınma sorunları, Kış’ın ve Vadi’nin soğuğu ile çok daha hazin bir durum alacak. Etrafta bir çok Suriye’li çocuk gördüm, onların özellikle korunması, okullarına devam etmeleri ve sıcak bir yuvaları olması gerekir.

Buradan Çankaya’da oturan ve durumu nispeten iyi olan insanlarımıza sesleniyorum. Zekât vermek, yardım etmek vb. işleriniz için Afrika’ya gitmenize artık gerek yok. Çok daha yakında, yardıma muhtaç bir dolu insan var, adresleri de Çankaya Vadi 4. Etap (Vadi kenarı) gecekonduları. Lütfen bu insanlarımızın ihtiyaçlarına eğilelim ve onları en azından ülkelerindeki durum düzelene kadar Ankara’mızda insan onuruna yakışır bir şekilde ağırlayalım.

Sevgili Atatürk Ankara’yı bizim bu misafirperverliğimiz için de, Başkent ilan etmişti vakti zamanında, bunu lütfen unutmayalım.

Yol kapalı bezi !

ankara-yol-kapali-isareti

Geçenlerde yolda gördüğüm ve yolun kapalı olduğunu belirtmek için yapılan uygulamanın ilkelliğini sizinle paylaşmak istedim. Buradaki tabelayı daha önceden kullanılmış bir afişi birkaç yerinden dikip siyaha boyayarak elde ettikleri siyah bir bezle kapatarak, “yol kapalı” demeye getirmişler. Tabelanın arkadan 5-10 vidasını söküp tekrar takmak yerine üzerini kapatırız diye düşünülmüş diye tahmin ediyorum. Belki pratik bir çözüm ama çok kötü bir görüntü. Üstelik bu bezler zamanla, rüzgarla yerinden çıkıp sallanıyor ve  rüzgârın etkisi ile bir aracın üstüne düşmesi de gayet olası ve bu da trafik kazasına yol açabilir. Zaten görüntüsü bile iç karartıcı, bari adam siyah yerine beyaz filan kullanır! Benim tahminim “kir tutmaz diye siyah tercih edilmiş”, belki de bu afişlerin üzerindeki yazıları siyah en iyi kapatır diye düşünülmüştür. Hangi zihni sinir hareketi onu bilemiyorum ama sonuçta kötü olmuş. Yurtdışında defalarca bulundum ama İran’da bile böylesine rastlamadım. Orada bu siyah dayatmasını kadınlara yapıyorlar! Size aynı olayın Amerika örneğini buldum. Aradaki fark çarpıcı. Aşağıda

amerika-yol-kapali-isareti-road-closedNeticede ikiside aynı işlevi gören iki işaret. Birinde dikkat çekici turuncu üzerine siyah yazı ve gayet ufak bir magnet ile kapalı “closed” yazılmış. Diğerinde ise tüm tabelayı kaplayan siyah bir bez ve hiç bir ibare yok.

Aradaki fark ile mentalite konusunda bir fikriniz oluşmuştur sanırım !