Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Çöp meselesi ve çözüm önerileri

Aslında Türkiye’nin genelinde bir çöp problemi var. İnsanlarımız çöplerini plastik torba ile çıkarmaya başlayalı henüz bi 10-15 yıl filan olmuştur. Bazı şehirlerde/kasabalarda çöp poşeti kullanımı hâlâ yok. Tabii durum böyle olunca da tüm çöpün suyu ve diğer unsurlar sokaklara akıyo, çöpler aşırı kokuyor, biraz kalınca da yapışıyor ve temizlenmesi de bir o kadar zor oluyor.
Çöp olayı aslında gelişmişlikle ilgili bir durum. Çocuklarımıza çöpleri sokağa atmamalarını okullarda ve evde öğretiyoruz. Peki o zaman sokaklarımız neden hâlâ çöp dolu ?

Bunun en önemli nedenlerinden biri kağıt toplayıcılar veya çöp karıştırıcılar. Bu sektöre Suriyeli’lerin girişiyle tabii daha da canlandı ve çöplerin yanlarında park etmiş, dağılmasına ramak kalmış bir kamyonet ile çöpleri karıştıranları artık hergün daha sıklıkla görmeye başladık. Sadece karışırsalar iyi bir de çöpleri oraya buraya saçıyorlar akebinde de saçılan parçaları sokak köpekleri gelip daha da saçıyor. Tabii bunları toplamaya gelen belediyeler de böylesine saçılmış çöplerin hepsini doğal olarak toplayamıyorlar ve kirlilik sürüyor.(Aşağıda bu çöp toplayıcılardan bir tanesini çektim arabadan, adam bana bağırıyordu “niye çekiyosun” diye o sırada 🙂 Durup açıklayamadım tabii)

Ankara çöp kağıt toplayıcıları
Diğer bir neden de çöp konteynır dizaynları. Bunları büyük çöpler sığsın diye üstten kapaklı yapıyorlar ama bu kapağı açan bir daha kapatmıyor. Çöpler konteynır içinde bile hep açıkta hatta bi de kapıcıların bazıları üşenip özellikle biraz ağır poşetleri konteynırların yanına garnitür olarak bırakıyorlar ki bu çok daha feci bi görüntü. Yani konteynır boş ama hemen yanında poşet poşet çöp yığılı ! Hele bi de yağmur yağması durumunda iş daha da vahim bi hâl alıyor keza bu sefer çöpler bir güzel yıkanıyor ve tüm bu pis sular yollara akıyor sonra da araç tekerlekleri ile şehrin her tarafına dağılıyor.

Gelişmiş ülkelerdeki çöp konteynırlarını daha önce İspanya gezim akebinde paylaşmıştım. Buna benzer yapıda bir konteynırı Çankaya Belediyesi yapmış ve Çankaya’da bazı sokaklarda görebilirsiniz. Öncelikle onları tebrik ediyorum. Gerçi metal yerine bunu plastikten yapsalarmış daha iyi olurmuş ancak herhalde bir bildikleri vardır ve bu metaller diğerleri gibi çabucak paslanıp görüntü kirliliği haline gelmezler diye ümid ediyorum. Yeni çöp konteynırlarının bence en önemli özelliği “üstten açılmıyor” oluşu. Böylece yağmur ve kar açık bırakılan konteynırının içinde birikemeyecek hem de kapak “bas/aç” sistemi ile olduğundan içerideki kötü koku ortalığa yayılmayacak diye düşünüyorum. Bu yeni konteynırların görünümü de çok güzel aşağıda bir tanesini fotografladım. Onun altında da 8 Ekim 2014’te blogumuzda yayımladığım yazıdaki İspanya’da çektiğim konteynır’ın resmini ve şu anda Çankaya’da yeni kullanılmaya başlayan konteynırı yanyana görebilirsiniz.

ankara-2015-cop-konteynirlari

ankara-cankaya-cop-konteynir-2015-2016

Çöp toplayıcılar bu yeni duruma nasıl ayak uyduracaklar göreceğiz. Ama ilk işleri kapağı kırmak olacaktır diye tahmin ediyorum. Sonrasında ise buradan sarkarak filan bir şekilde çöpleri dışarı çıkarmaya çalışacaklardır ama böyle bile olacaksa eskiye nazaran bence çok daha iyi bir durumdayız. (Ek olarak bazı noktalara ihtiyaca göre birden fazla konteynır yanyana da olsa bırakılmalı,  kapasite yetmediğinden  konteynırın yanında çöp tepeleri görmek hiçte hoş bi görüntü olmaz malûm, “kapasiteye göre konteynır yerleştirme” olayına belediyelerin özellikle dikkat etmesi gerekir.)

Aslında en iyisi bu çöp olayının şehir genelinde denetlenmesi ama bunun hakkındaki mevzuat nasıl işliyor onu bilemiyorum. Aslında her apartman keni konteynırına sahip çıksa en azından sitelerin önündeki güvenlikler bu tip çöp toplayıcılarına vb. müdâhale etse, bu bile bi nebze fayda sağlar diye düşünüyorum. Tabii kapıcılar da eğitilerek, çöpleri konteynırların içine tam olarak atmaları ve kapağı da kapamaları yönünde bilgilendirilmeli. Hatta kapıcı eğer apartmanın önündeki konteynırın kapasitesinden fazla çöp geliyorsa veya konteynır arızalıysa vb. durumlarda belediyeye telefon ederek ek konteynır veya olanın tamir edilmesini isteyebilmeli. Tüm bunlara uymayan apartmanlara ise belediye bir ceza kesilebilir mesela. Bu da caydırıcı olacaktır.

Çağdaş bir yaşam için çöpün düzgün yönetilmesi çok önemli. İnsan trafiğinin yoğun olduğu caddelerimizde özellikle, adım başı çöp kutuları olmalı, işyerleri kaldırımları, ağaç diplerini çöp yığma yeri olarak kullanmamaları yönünde uyarılmalı. Herkes çöpünü düzgün bi şekilde yok etmeli ve hatta çöp öğütücüleri, çöp sıkıştırıcıları teşvik edilmeli.

2016 yılına yaklaştığımız bu günlerde, daha çağdaş bir Ankara için şu çöp olayını çözelim artık. Biz Türkiye’nin Başkent’inde” çöp ve pislik” konulu yazılar yazmak istemiyoruz ! Buna mahâl verilmesin lütfen, Ankaramız temiz, sağlıklı ve güzel olsun.

Nefesiniz düşlerinizle demlensin, sonra seyreyleyin dünyayı

tavuskusu-tuyu-nefes-yasam-akademiHepimiz ve aslında canlı olan her varlık doğumumuz ile birlikte nefes almaya başlıyoruz ve bu son nefesimizi verene kadar programlanmış olarak devam ediyor. İki nefes arasında yaşadıklarımıza da hayat diyoruz. Nefes almak için özel bir çaba sarfetmediğimiz için de önemsizmiş gibi özensizce yapıyoruz ve bunun önemini de herşeyde olduğu gibi ancak kaybedince anlıyoruz.

Ufak bir çocuğa uyurken bakarsanız onun ne kadar huzurlu bir şekilde nefes alıp verdiğini deneyimleyebilirsiniz. Hatta uyurken onu uzunca bir süre izlemiş olanlarımız bile vardır keza bu huzur insanı iyi hissettirir gerçekten. Çocukken eminim biz de aynı onlar gibiydik ve nefes alıp verirken bu ritmi yaşanmışlıklarımızla bir süre sonra bozacağımızı ve hatta kaybedeceğimizi hiç düşünmedik bile! Ama tabii hayatımızın programı anne ve babamızın yanlış öğretileri, toplumdan aldığımız yanlış dersler, TV’de, gazetede gördüklerimiz, okuduklarımız ve daha bir çok dış unsurla bozulup kirlenirken ne yazık ki nefesimiz de düzensizleşiyor hatta benim durumumda bazen tamamen kesilebiliyordu! Hayat içinde ilerlerken bu kirlilik sadece nefesimiz üzerinde olmuyordu tabii, ruhumuz da kirleniyor ve kararıyordu adeta. Özellikle de hayat içinde bir inancımız yoksa veya bir arınma yöntemini benimseyemediysek bu kirlenme çok daha hızlı ilerleyip daha vahim bir durum alabiliyor. İşte hergün gazetelerde okuduğumuz içimizi burkan olayların failleri hep bu hayatın kirletmiş olduğu insanlar aslında! Onların içindeki çocuk ta aynen sizin ve bizim gibi doğdu ve tertemizdi. Sonra olanlar ile o çocuk büyüdü ve bizim suçlu olarak nitelendirdiğimiz kirlenmiş ruha dönüştü. Zaten hukuken de o çocuktur aslında idam etmek istemediğiniz. Çünkü o her çocuk gibi masumdur ve onu öldürmek varoluşunuza ihanettir bir nevi !

Şimdi gündemde bu kadar konu varken bu soyut konu nereden çıktı diye düşünenler için hemen söyleyeyim. Bu hafta sonu bir nefes seminerindeydim. Evet evet, ben de aynı sizin gibi düşünmüştüm. “Nefes’in semineri mi olur?” diye! Yıllardır uyku apnem olduğundan bir çıkış ararken hayatın karşıma çıkardığı birşeydi bu. Nefesle ilgili olduğuna göre ve apne de malûm ilintilidir düz mantığı ile bu seminere katılmaya karar verdim. Seminer bu hafta sonuydu ve bir otelin -2. katındaydı. Hatta “bodrum katta büyük ihtimâlle pencere bile olmayan bir yerde ne tür bir nefes olayı gerçekleşebilir acaba?” diye de düşünmedim değil, itiraf edeyim. Nefes denince benim aklıma hep açık hava geliyordu ve böyle bir önyargım vardı.

Önce gittiğim ortamı tasvir edeyim. Sanki kadınlar bir altın günü düzenlemişler, devamlı konuşma halinde olan bir dolu kadın ve aralarında konuşmadan adeta “biz ne yapıyoruz burada yav?” diye kendilerine sorarmışçasına etrafa şaşkınlıkla bakan 2-3 erkekten oluşmuş bir insan topluluğu düşünün. Kadınlar hazırlanan yiyecekleri tabaklarına doldurmak ile meşgulken bir yandan konuşuyor, yiyiyor ve gülüşüyorlar, ben dahil diğer erkekler ise biraz iğreti ve biraz da korku dolu bir şekilde ortamı izliyormuşuz gibi yaparak bunu farkettirmemeye çalışıyorduk. Hatta “acaba benim ağzıma dolmayı ne zaman ve kim tıkıştıracak?” diye düşünmüyor da değildik sanki! Keza daha önce hiç altın gününde bulunmamıştık ve tecrübesizdik bu konuda!

Seminer zamanı gelince içeri girdik ve olay başladı. Tekdüze bir başlangıçtı, bildiğim şeyler pozitif düşünce vb. konulardan bahsediliyordu ve bir sunu ile girizgâh yapılıyordu. Tam ben burada uyuklarım derken birden ayağa kalkmamız istendi ve müziğin sesi açılıverdi! Erkeklerin hayretle bakışları arasında neredeyse tüm kadınlar delirmişçesine dansetmeye başladılar. “Hah” dedim içimden.. “şimdi tam oldu işte!”. Günlerde karnı doyan kadınların yemekten sonra bu tip davrandıklarını annemden duymuştum ufakken. Hatta daha sonra koçlardan biri olduğunu öğrendiğim adama para bile yapıştırılabilir kıvama gelmişti. “Adamı da delirtmişler herhalde!” diye düşündüm. Feci bir enerjiydi, yani! Anlatılmaz yaşanır derler ya. Öyle bir durumdu tezahûr edenler. Bende çaresiz birkaç spor benzeri hareket yapmaya gayret gösterdim keza göbek atma baskısını ensemde hissedebiliyordum ancak iğreti ruh hâlim devam ediyordu. Neyse bu olay fazla uzamadı bir şarkı dozunda, yaklaşık 4-5 dakika gibi sürdü, dolma olayını atladık ve yerlerimize oturduk. Mutlu olmuştum ama garip bir düzeyde!

Sonra olanlar ise benim için yorucu ancak bir o kadar da eğlenceliydi. Hatta yorgunluktan ve “oksijen kafasından” yemek aralarında aç kurt gibi ne bulduysam yedim, 2 günde 2 kilo almışımdır kesin 🙂 Hani pikniğe gidersiniz de açık havada koşturur, yorulur ve bir kuzuyu bile yiyebilir kıvama gelirsiniz ya, benzer bir efekti burada yaşadım.

Benim için asıl seminer uzandığımız ve gözümüzü kapattığımız zaman başladı diyebilirim. Sadece nefes alıyorduk aslında ama teknikler, öğretiler ve arka plandaki müzik,koku vb. unsurlar ile mutlu/huzurlu oluvermiştim. Arada bir egzantirik tonlamalarla utopik bağırışlar gerçekleştiren kişilere kasılarak gülmelerimi saymazsak genelinde güzel, pozitif ve enerji verici bir deneyimdi.

melek-kanatlari-sembol-nefes-egitimi-ankara

Seminere katılanlarla ilgilenen bir dolu melek vardı aslında orada. “Melek” diyorum keza hepsi ayrı ayrı süperdiler. Onlardan bazılarını diğer katılımcılar üzerinde çalışırken göz bandımı aralayarak izledim ve özverilerini görebiliyordum ve hissedebiliyordum. İsteyerek ve yardımcı olmayı seçerek gelmişlerdi gerçekten, bu o kadar aşikârdı ki! Sırf bu güzellikleri görmek bile katılımcıları mutlu ve güvenli hissettiriyordu, buna eminim.

İnsan olarak aslında hepimizin içinde bir melek var diye düşünmeye başladım artık, ancak bunu ortaya çıkarmayı bilmiyoruz veya beceremiyoruz. Bazen de bir kalkan olarak mesela babamın yaptığı gibi asabi olmayı veya öyle görünmeyi seçiyoruz. Ya da benim yaptığım gibi mesafeli davranmak ta bu kalkanlardan biri aslında. Çok yazık.. değil mi? İnsanların içindeki küçük çocukta ve dünyada bu kadar iyilik varken  büyürken ruhumuzu yavaş yavaş kirletiyoruz hatta bazı durumlarda da kirletiliyoruz, sonrasında da diğer insanları bunu dışa vurarak olumsuz etkiliyoruz. Aslında hepimizde var olan kanatlarımızı bazen en yakınımızdakilere bile göstermiyoruz veya göstermekten korkuyoruz. Hrant Dink’in de hissettiği gibi aslında birer ürkek güvercin gibiyiz bu hayatta. Halbuki herkesin kendi gibi olduğu, korkmadığı ve özgür olduğu bir dünya ne kadar güzel ve temiz olurdu bir düşünün. Tassavvuru bile huzur veriyor…

Bu seminerin aslında bilincinde olduğum ama bilinçaltıma kabûl ettiremediğim şeyleri bir kez daha deneyimlememe sebep olduğunu ve o anlamında da muhteşem olduğunu söylemeliyim. Ankara’da ve hatta Türkiye çapında hafta sonlarında bir alışveriş merkezinden diğerine giderek vaktini pervasızca harcayan insanlarımıza bu deneyimi kendilerine hediye etmelerini kesinlikle tavsiye ediyorum. İki gün boyunca süren güzel duygularla uzun bir “nefes banyosu” yapmış ve arınmış hissediyorsunuz. Sonunda da en güzel ödül olan “çocuk gözlerinize” kavuşuyorsunuz. Berrak ve sonsuz gözler bunlar ve dünya bir başka güzel görünüyor bu temiz gözlerle bakılınca. Renkler daha parlak, her gördüğünüz insana sarılmak istiyorsunuz ve doğanın seslerini, kuş cıvıltılarını daha net duyabiliyor, muhteşemliği hissedebiliyorsunuz.

PS: Nefes ve Yaşam Akademisi’ne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

Çankaya Belediyesi’nden Çağdaş! Belediyecilik

Geçenlerde Milli Kütüphane önünden yürürken öncelikle burnuma çarpan ve sonrasında ise kaynağını bulmak için bakınarak bulduğum koku kaynağının resmini çektim, aşağıda bulabilirsiniz.

çöp-poşeti-çankaya-belediyesi-temizlikişleri-sarıpoşet
Bu belki de bir çöpçünün işgüzarlığıdır diye düşünüp biraz daha yürüyünce bundan bir tane daha olduğunu gördüm ve bir tane daha, ve bir tane daha …. Bu da diğer fotograf, burada reklam panosunun iki yanında bunları görebiliyorsunuz. (oklarla işaretledim)

 

cop-posetleri-cankaya-belediyesi-millikutuphane-bahcelievlerBu da demek oluyor ki, bu genel bir uygulama. İnsanların yoğun olduğu bölgelere gerektiği gibi çöp kutusu koyamayan, koysada bunları zamanında toplayamayıp adeta aciz kalan belediye herhalde bu tip kestirme bir çözüm yoluna gitmiş diye düşünüyor insan.

Kaldırımda kokudan yürüyemiyorsunuz, ağzı açık çöplerin üzerinde uçuşan sinekler, poşetin şeffaflığı ile görünen atıklar ile oluşan berbat bir görüntü ile Ankara’ya, hele ki Çankaya’ya hiç yakışmayan ve üstelik kokan bir tablo. 3 boyutlu yani 🙂

Ankara’nın kronik çöp ve çöp kutusu sorununu defalarca dile getirdiğimiz bu blogda bu çeşit bir uygulama ile ilk kez karşılaşıyoruz açıkçası,… şaşkınız! Bu bir çözüm müdür? Belki sorarsanız Belediye’ye göre öyledir ama Dünya’da bir eşinin olduğunu düşünmüyorum! Keza böyle bir şeyi yurtdışında herhangi çağdaş bir ülkede düşünebilecek insan, en azından korkusundan bunu uygulayamaz. Buna Türk pratik zekası da diyemeyeceğim keza çöp poşetini o kadar yukarıya takmışlar ki elinizdeki çöpü adeta basket atmanız gerekiyor, yani pek pratik te değil !

Ankara’da Fuhuş Sokakta

Hatırlarsınız, Sn. Melih Gökçek’in ilk seçildiği yıllarda yaptığı icraatlerden biri de Bentderesi semtinde bulunan genelevi kapatmak olmuştu. Hatta bu olay basında da işlenmişti. O zaman da öngörülü insanlarımız ve çeşitli bilim adamları bunun toplumda başka noktalardan patlak vereceğini söylemişlerdi, bunları gazetelerden okumuştuk. Tabii bunun üzerinden yıllar geçti. Geçen süreç içinde ise çocuk istismarları arttı, tecavüzler arttı, sokakta travestiler oluştu (artık sokak fuhuşu kadınlardan bunlara kaydı), masaj salonu sektörü patladı, telefon ve internetten siparişler bile var, hatta öyle ki geçen gün çoluk çocuk ve ailelerin yürüdüğü Tunalı kaldırımlarında gördüğüm reklamlarını bile artık rahatça yapabiliyorlar. Fuhuş alenen piyasada anlayacağınız !

Tabii burada Belediye Başkanı’nı suçluyor gibi olmak istemem keza o zamandan bu zamana toplum da değişti ve değerlerimiz de seyreldi orası da bir gerçek. Ama yine de Ankara’nın ailelerin yaşamadığı bir noktasında,  örneğin Amsterdam’da bulunan “Red Light District” gibi bir ortam yaratılabilir bu hem turistik amaçlı kullanılabilir, hem de en azından bu tip hastalıklar biraz olsun kontrol altında tutulabilirdi diye düşünüyorum. Keza şu anda ortalıkta dolaşan fuhuşun ne önü alınabiliyor ne de bir sağlık kontrolü var. Şu anda bile bir AIDS’li vatandaş kim bilir kaç kişiye bu hastalığı serbestçe bulaştırabilir durumda sokaklarda geziyor olabilir. Bence, internet yasakları ile bu tip sex içerikli sitelere erişim toptan kaldırılmalı, gençlerimiz rahatça porno seyretmeli ve mektebe! de gidebilmeliler. Aksi takdirde işin sonunda ya bu tip “azgın teke sendromu” çeken insanlardan korunmak için kadınlar türbana bürünmek zorunda kalacaklar ya da tacizler ile hayatlarından bezip başka bir ülkeye taşınacaklar. Tabii biz de sonucunda daha çok erkeklerden oluşan, daha fazla travestili ve daha fazla dinci görünen, UCUBE bir toplum olacağız. Biraz ütopik gelebilir ama bir zamanlar olmaz dediğimiz bir çok şey “Hayaldi, gerçek oldu !”

tunali-bestekar-fuhuş-reklam-travesti-1 tunali-bestekar-fuhuş-reklam-travesti2

Bir Çankaya Belediyesi ve Ankara klasiği

Zamanında toplanmayan çöpler ve atıklar.

Tunus Caddesi‘nde tam da üniversite otobüslerinin durduğu noktada bir cam şişe toplama konteynırı var. Bunun yanından ne zaman geçtiysem hep ağzına kadar dolu bir durumda görüyorum. Vatandaşlarımız aslında buna duyarlılık gösteriyor ama Çankaya Belediyesi buraya neredeyse hiç uğramıyor heralde ki durum her daim aynı. Ağzına kadar dolu konteynırlar ve çöp kovaları. Hem çirkin görüntü, hem de duyarlı davranıp plastikleri ayrıştırmaya özen gösteren insanlarımız ve üniversiteli gençlerimize hiç te güzel bir mesaj vermiyor 🙁

cam-sise-copu-konteynir

Sağlıkta çağ atladık ama Rakı’ya devam

dise-raki-basmakGeçenlerde bizzat şahit olduğum bir olayı paylaşmak istiyorum, keza buradan Sağlık’taki acıklı tabloyu Başkent Ankara’dan, Gazi Üniversitesi’nden bir örnekle daha rahat anlamamız mümkün olacaktır diye umuyorum. 5 yaşındaki yeğenimin yediği çikolata ve şekerlemelerden dişi çürümüş, apse yapmış ve şişlik boğazına doğru inince haliyle aile dişçisini aramışlar. Dişçi telefonda bu durumda, dişin biran önce çekilmesi gerektiğini ancak bunu kendisinin yapamayacağını, tehlikeli olduğunu ve bir hastanede yapılması gerektiğini belirtmiş. Kardeşim beni aradı ve bu tip olaylarda Ankara’da bulunan bu konuda iyi ve eski iki hastane önerisi dahilinde Gazi ve Hacettepe ile görüştük. Bu hastanelerden Gazi’yi ben aradım, diğerini de kardeşim. Onunki’nde zaten en yakın randevu Mayıs ayına veriliyordu, onu hemen eledik, keza durum acildi. Gazi’de ise bana “buraya gelmeniz lazım, çocuk burada hiç muayne olmamış kayıt açtırmanız lazım, sonra da muayne olursunuz” dediler. Ben de, kardeşime “ben yeğenimi götürürüm, sen biraz dinlen” diyerek, aynı gün işi halledeceğiz umuduyla hemen apar topar çocuğu alıp oraya gittim. Burası AŞTİ’nin karşısında tuhaf bir bina ve “Pediyatrik Diş Bölümü” için ise hastane’nin içinden tabelasız koridorlarda bayağı bir yürüyor ve sonrasında da 5. Kata çıkıyorsunuz. Asansöre kadar geldik ama, önünde 20 kişi bekliyordu. Beklemektense, yürüyelim dedik, ama bayağı yüksekmiş çocukla zar zor çıktık. Sonrasında ise öylesine bir yere girdik ki şöyle anlatayım “Hani koyunlar üşümesin diye ufak, izbe ağıllar vardır ya”, hah işte onun moderni ve biraz daha aydınlık olanı. O kadar kalabalık ki, burada çalışan iki sekreteri tamamen camla kapatmışlar ki kadınların üstüne de biri yanlışlıkla oturmasın! O derece tıklım tıkış. Zaten oradaki sekreterlere ulaşmak için (ki kare bir oda düşünün, kapının bulunduğu yer kare’nin 1 nolu köşesinde iken, sekreterler 3 no’lu köşedeler) bayağı bir kişiyle itiş kakış mücadele gerekiyor. Bir de sanki ortam çok büyükmüş gibi tam ortaya aralıksız 10 X 10 gibi bir koltuk güruhu koymuşlar insanların hareketi daha da zorlaşmış, ve orta koltuklarda oturan da yok keza oturursan oradan çıkman için 5 kişiyi ezmen gerekecek bu nedenle kimse oturmuyor. Koltuklardan arda kalan boşluklarda ise tipik Ankara Belediye Otobüsü misâli silme insan dolu. Böyle bir ortamı görünce yeğenimin gözlerindeki  dehşet daha da artınca, onu hemen boynuma alıp biraz neşelenmesini sağlamak zorunda hissetim kendimi, keza benim bile tırstığım bu görüntü karşısında, çocuğun durumunu tahâyyül bile edemiyordum. Numaratör’den sıra alıyorsunuz ama kimse bu sırayı takmıyor ve sekreterlerin önünde bir başka sıra oluşmuş. Ben de binbir güçlükle bir numara almayı başardım ama kağıdı okuyunca ikinci bir şok yaşadım resmen, burada “bekleyen hasta sayısı 112” diyordu. Yani bizden önce 112 çocuğun muaynesi yapılacaktı. Tabii inanmayıp acaba 12’mi diye bir daha baktım ama gerçekten 112 yazıyordu. Bu şok üzerine teyid için bu sefer yaklaşık 20 kişiden izin isteyerek, odanın bir diğer ucundaki camekanda bulunan bayanın bunalmış bakışlarına aldırmadan ve ağlanacak halime gülmemek için kendimi zor tutarak, “hasta kaydını nasıl yapacağız acaba?” diye sordum ama kadını öyle bir camlamışlar ki sesim ulaşamıyordu, ve çocuk ta boynumda olduğundan aşağıdaki ufak deliğe eğilmek daha da zordu. Çocuğu yere bıraktım ve eğilip bağırarak soruyu tekrarladım. Tabii tüm bunlar olurken zavallı yeğenim dişinin ağrısını unutup ezilmeme gayreti içine düştüğünden bir yandan da onu korumaya çalışıyordum. Tekrar “bu dişin acil çekilmesi lazım, acil bir birim yokmu?” diye sordum. Kadının cevabı netti “Hayır, dişin acili olmaz!”. Peki “biz ücreti mukabilinde bir Profesör veya Doçent’e bu cerrahi işini yaptırsak” diye bir soru yönelttim , keza bu durumdan kurtulmak için o an ceketimi isteseler verecek kıvamdaydım! Bu seferki cevap daha da tirajikomikti “Artık bu yasak beyefendi, kanunlara göre böyle bir uygulama kalmadı” dedi. Peki “çocuğun acil durumunu ne yapacağız” diye bir kez daha sordum çaresizce… Cevap yine gecikmedi “Önce sıranızı bekleyeceksiniz, sonra ilk muayne yapılacak ve  uygun görülürse tekrar bu sefer diş çekimi için operasyon randevusu alacaksınız”. Peki ama burada “112 kişi yazıyor” deyince de kadın camdaki yazıyı kafası ile işaret etti. Bu yazı aslında herşeyi açıklıyordu. Bu yazıda “Günlük sadece 200 hastaya bakabildiğimizden dolayı, randevularımız en erken Temmuz 2014’e verilmektedir” yazıyordu.

Yani önce 112 kişiyi bekleyeceğiz, sonra eğer sıra o gün bize gelirse ki, ben öğleden sonra gitmiştim. Günlük 200 kişi bakılıyorsa o zaman o gün içinde bize sıra gelmesi ihtimâli yoktu. Hadi diyelim ki bir mucize oldu ve o gün muayne olduk, sonrasında diş cerrahisi için Temmuz ayını beklemek demek kardeşimin 7 ay boyunca uyumaması demekti ki, son 2 gün çocuğun diş ağrısını dindirmek için yapmadığı gece cambazlığı kalmamıştı zavallının. Gazi Üniversitesi maceramızın sonlarında doğru bitap bir şekilde koridorda bir koltukta oturup boş boş düşünürken zavallı yeğenim benim durumuma acımış olacak ki, bana hüzünlü hüzünlü baktı ve “Amca gidelim” dedi. Çocuk bile benim içine düştüğüm duruma acımış, dişinin ağrısını unutmuş, biran önce buradan kurtulmaya çalışıyordu. Neredeyse ağlayacaktım yani! Ücretini vererek bile bu tip ufak bir diş cerrahisini yaptıramadığınız, adeta paranızla bile rezil olabildiğiniz bu ülkede ve üstelik Başkent Ankara’nın en eski hastanelerinden biri olan Gazi Üniversitesi’nde bu çaresizliği bizzat yaşıyorsak, bu sağlıktaki “çağ atlama!” hangi tarafa doğru acaba? İleriye mi, geriye mi ? Hiç unutmuyorum, 25-30 yıl evvel annem beni bu tip bir cerrahi için Hacettepe Hastanesi’ne götürmüştü ve gittiğimiz gün bu iş bitmişti ve dişim çekilmişti, aynı gün içinde (net hatırlıyorum çünkü bayağı bir ağlamıştım). Şu anda sene 2014, yer Başkent Ankara ve lokasyon güzide! hastanemiz Gazi Üniversitesi Hastanesi ve durum meydanda…

Sonra da geçmiş Hükümet ve Sağlık Bakanlığı bize maval okuyor! Yok “sağlıkta biz çok ileriyiz”, yok “Araplar ameliyatları için bize geliyorlar”, yok “çağ atladık”. Hikaye yani! Araplar bize geliyorsa bu bizim onlardan iyi olduğumuzu gösterir belki ama biz onlara bakarak mı iyiyiz diye sevineceğiz, gelişmiş ülkelere bakarak mı? Ayrıca bizim çağ atladığımız falan da yok, kendimizi kandırmayalım. Şu andaki sistemin 30 yıl evvelkinden tek farkı binalarımız biraz daha modern ve belki de teknolojinin gelişmesi ile birkaç alet daha teknolojik ama bu iki unsur da zaten kaçınılmaz ilerlemeler, bunu en dandik ülkeler bile yapabilir ve yapmıştır zaten. Burada asıl olan bence, insanlarımızın ilerlemesi, Devlet’in Sağlık mentalitesinin ilerlemesi ve tabii hastane/hemşire/doktor miktarının insanlarımıza ve Araplara! yeter duruma gelmesi zira Gazi’deki durum ortada! Sırf bu unsurların yetersiz olması nedeniyle günde sadece 200 kişi bakabiliyorlar (ki bu bile bence mucize) ve Temmuz 2014’e kadar da yer yok!

Yaklaşık 5 milyon kişinin yaşadığı Büyükşehir ve Başkentimiz Ankara’da bunlar yaşanıyorsa, diğer şehirlerde yaşayan çocuklarımızın vay haline. Çürük dişlerine aileleri rakı basıyordur heralde, düzenli olarak!

Bayram mesajı

suriyelisiginmacilar-ankaraKurban kestik ve her zamanki gibi bunun etinin dağıtımı olayını gözümde büyütürken, Çankaya’ya yerleşmiş olan Suriye’lilere de uğramak aklımdaydı, keza daha önce onların bulunduğu yere ufak bir ziyaret gerçekleştirmiş ve sefil durumlarını bizzat görmüştüm. Poşetleri arabaya yükleyip, doğru Çankaya, Vadi 4. Etap’ın yolunu tuttum. Araba ile içeri girer girmez, ilgi odağı oluverdim. Araba’dan inip ilk etimi dağıtmak için bagajdan aldım ve bir Suriyeli kız çocuğuna verdim, kız gülümsedi ve bana Arapça sanırım teşekkür etti, bunu zaten gözlerinden de açıkça anlayabiliyordunuz. Ondan sonrasını ise hatırlamıyorum keza herşey çok çabuk oluverdi. Bir anda arabamdaki getirdiğim tüm etler, THK’ye vermeyi planladığım ve yanıma aldığım hayvanın postu dahil, 20 sn içinde oluşan bir Suriyeli kalabalık tarafından arabamın içine girilerek adeta kapışıldı. Durum aslında acıklıydı. Bu insanlar açtı ve bunun için savaşmanın doğal bir şey olduğu ülkelerindeki tablo onlara bunu iyi öğretmişti. Çaresizlik içinde bakakaldım, keza Türkçe konuşmamın onlara bir şey ifade etmediği ortadaydı.

Aslında bu işi çabucak hallettiğim ve gerçekten ihiyacı olan insanlara yardım edebildiğimden, içim gayet huzurluydu, ama bu insanların ve özellikle de çocukların hâlini görünce de içten içe üzüldüm, açıkçası.

Lütfen dağıtacak eti olan, giyeceği olan ve hatta çadırı, battaniyesi olan Ankara’lılar ve özellikle de hemen yanıbaşlarında yaşayan Çankaya’lılar bu sığınmacılara yardım etsinler. Önümüz Kış ve Ankara’nın soğuğu herkesin malumu. Ben kendi namıma buraya en kısa sürede tekrar uğrayıp başka yardım malzemelerini de onlara iletmek istiyorum. Sizlerin de en ufak yardımınız bile, emin olun onlar için çok değerli. Ülkesinde varını yoğunu bırakıp Türkiye’ye misafir olan bu insanları açta, açıkta bırakmayalım olmaz mı?

Bu vesileyle de tüm Ankara’lı vatandaşlarımızın Kurban Bayramı’nı canı gönülden kutluyorum.

Suriye’li sığınmacılar Çankaya’da

Suriye iç savaşı nedeniyle bildiğiniz gibi ülkemize bir çok Suriye’li göç etmek zorunda kaldı ve bu göç zor koşullarda halen devam ediyor. Bu insanların çoğunluğu yardıma muhtaç durumda. Paraları yok, çocukları çok ve vatanları yok. Bu nedenle ülkemizin bir çok noktasına dağılmış durumdalar. Ben “Ankara’ya fazla gelmezler keza bu tip insanlar öncelikle deniz kenarı yerleri tercih ediyorlar” diye düşünürken bir arkadaşımın bahsi üzerine merak edip onun çektiği aşağıdaki resmin olduğu noktaya bir gezi düzenledim.

suriyeliler-ankarada

Bu alan malumunuz, “Gecekondu Sahipleri Spor” ile “Belediye Spor”un boks ve güreş maçları ile ünlü bir noktamız . Artık, burada yeni seyircilerde var ve bunlar savaş’tan kaçıp ülkemize sığınan Suriye’liler. Buradaki gecekondulardan yarı yıkık veya terkedilmiş olanlarına yerleşmişler, bazıları ise çadır kurmayı tercih etmiş tabii, yer kalmayınca. Bu insanların çoğunun çöpten karton, kağıt ve plastik madde topladıkları anlaşılıyor, keza buradaki çöp ve pislik kokusu ile birlikte karton yığıntılarını ve pet şişe vb. yığıntılarını görmemek imkânsız.

Kış geliyor, bu insanlara mutlaka yardım edilmesi lazım. Özellikle de Bayram’ın geliyor olması en azından yardımsever insanların onlara biraz da olsa iyi yüzümüzü göstereceğinin müjdecisi. Ancak sonrasında da onların barınma sorunları, Kış’ın ve Vadi’nin soğuğu ile çok daha hazin bir durum alacak. Etrafta bir çok Suriye’li çocuk gördüm, onların özellikle korunması, okullarına devam etmeleri ve sıcak bir yuvaları olması gerekir.

Buradan Çankaya’da oturan ve durumu nispeten iyi olan insanlarımıza sesleniyorum. Zekât vermek, yardım etmek vb. işleriniz için Afrika’ya gitmenize artık gerek yok. Çok daha yakında, yardıma muhtaç bir dolu insan var, adresleri de Çankaya Vadi 4. Etap (Vadi kenarı) gecekonduları. Lütfen bu insanlarımızın ihtiyaçlarına eğilelim ve onları en azından ülkelerindeki durum düzelene kadar Ankara’mızda insan onuruna yakışır bir şekilde ağırlayalım.

Sevgili Atatürk Ankara’yı bizim bu misafirperverliğimiz için de, Başkent ilan etmişti vakti zamanında, bunu lütfen unutmayalım.

Taşra Sineklerine Uyarı – Numune Hastanesi NÜKLEER Tıp

Numune Hastanesi her seferinde istemeden gittiğim bir hastanedir. Bunu başlıca nedenini kendime geçenlerde sordum. Cevabı açıktı aslında keza fazla düşünmeden çıkıverdi nedeni. Bu hastane’nin dışı ve içi dökülür durumda, bir hapishaneyi andıran binaları ve gardiyan misali insanları ile çağdışı bir yer. Tüm Hastaneler yenilendiği halde burası bir türlü yenilenemiyor, veya yenilenmiyor. Geçenlerde yine bir yakınımı yoğun bakım C-3 ünitesinde ziyarete giderken, bir diğer nedeni daha keşfettim. Buradaki insanların çoğu sanki bir köy yerinden gelmiş gibilerdi. Köylüleri kesinlikle küçümsemek istemem, tabii ki onlara saygımız sonsuz, sadece buradaki profilin böyle olduğunu hissediyor insan. Herhâlde ucuz olduğundan veya Sosyal Güvenliği olan insanlara bedava olduğundan da tercih ediliyordur.

Taşra insanı, çilekeş tabii, ağlamaklı yüzler, beklemekten sakalları uzamış insanlar hatta Hastane’nin kısıtlı çimen ortamlarında tüp yakıp, çay kaynatan aileler, durumu daha net ortaya koyar nitelikte birer canlı tabloydu, adeta. Tam da bu duygular içinde yürürken, en son noktayı burada gördüğüm ve sizin için çektiğim bu “cam kapı” koydu ve tabii bu tirajıkomik olayı da mutlaka paylaşmalıydım sizinle. Aşağıdaki fotografta Numune Hastanesi’nin Nükleer Tıp bölümü olduğu arkadaki duvarda bulunan ibareden anlaşılan, girişinin fotografını görüyorsunuz. Buradaki, girş kapısının üzerinde ilk defa bakışta, “Herhâlde bölüm’ün ismi filan yazıyordur” gibi bir intiba uyandıran ve yok sayılan, ama her cama ısrarla ayrı ayrı tekrarlanmış koca koca harflerle “Dikkat Cam Yüzey” yazıyor. Ve tabii kapıda da ayırca, her kapı panelinde bile tek tek “Dikkat Cam Kapı” yazıyor. Evet evet, şaka değil, 100% gerçek. Buyrun bu da resmi.

numune-hastanesi-nukleer-tip

Birden bakakaldım, 4-5 saniye kadar. Sonrasında birleştirince, tahminim “buraya bir iki yapışan vatandaş olmuş veya hatta bu yapışmalar sonucu bu cam kırılmış bile olabiliré diye düşündüm. Sonuçta Hastane yönetimi de, düşünmüş ve böyle bir çözüm üretmiş! Ancak bu çok komik değilmi, sizce de? Taşra’dan gelen insanlarımızın çoğu okuma yazma bilmez, bilenleri de zaten pek okumaz, hadi bu yazıyı görse bile o anda ünite’nin ismidir diye de düşünüp önemsemeden geçer gider zaten. Bence buradaki, güya uyarı mahiyetindeki yazılar, tamamen amaçsız ve tirajıkomik yurdumdan bir manzara oluşturmuş, o kadar. Üstelik bu manzarayı yaratanlar bu sefer “Tıp” insanlarımız, hem de “Nükleer” yani, boru değil !

Eğer amaç inşaat yapımında takılan camlarda kullanılan “çarpı işaretleri” gibi cam kazalarını önlemek ise bu yazı yerine cama bir amblem filan koysalardı, o da aynı işi görürdü bence. Yoksa bu yazılar hikaye, ve gerçekten de gülünç olmuş.

İşin pozitif tarafından bakarsak ta; Bir komik anım var artık, Numune Hastanesi ile ilgili.. Bu da bir şey tabii…

Çöp kokan bir 7. Cadde

Ankara’nın Bahçelievler de bulunan 7. Cadde’si ünlüdür. Özellikle alışveriş merkezlerinden bıkan ve “street shopping” ya da Türkçe’si “sokak alışverişi” yapmak ihtiyacı duyan insanlarımız tarafından yoğunlukla tercih edilir. Burası her daim canlı, eğlenceli ve geceleri bile ışıl ışıl olması ile Ankara’nın vazgeçilmez açık mekânlarından biridir.

Geçenlerde biz de buradaydık ve Ankara’nın bu nadide 7. Caddesi’nde yürüyüş yaptık, mağazaları kolaçan ettik ve hatta Çin yemeği bile yedik. Cadde, şu an devam eden asfalt çalışması nedeniyle girilmesi biraz zor da olsa Ağustos ayı olmasına rağmen süperdi ve oldukça da kalabalıktı. Havanın da güzel olmasını fırsat bilen Ankara’lı buraya yığlaşmıştı (bu terimi bir kaç yerde duydum, bir şive olabilir ama güzel tanımlıyor diye kullanıyorum 🙂 )

Gezerken bir dondurma aldım, yanında da bir peçete ve kaşık verdiler. Dondurma bitince bunları atacak bir yer aradım ama nafile. Burada da, aynı Tunalı da olduğu gibi çöp kutusu problemi had safhada. Bayağı yürüdüm ve bir mısır satıcısından rica ederek onun çöpüne atabildim elimdekileri. Sonrasında “insanlar acaba bu tip durumlarda ne yapıyor?” diye düşünürken, önümdeki bayan içeceğini bitirip kutusunu ağacın dibine atıverdi. Bunun resmini çektim tabii aşağıda bulabilirsiniz. Diğer ağaç diplerine baktım ve durum vahimdi gerçekten, keza tüm ağaç dipleri bu tip çöplerle dolu olduğu gibi bazıları da orada burada bulunan çitlerin, alçak duvarların üstüne dizilmiş haldeydi. Ara sokaklara baktım, cadde yakınında olan büyük çöp konteynırları da tepeleme doluydu, kapakları ardına kadar açıktı ve çöpler kenarlarından taşmış ve yanlarında bile birikmişti. Buradan gelen kokular ise tüm cadde de hissediliyordu tabii. Görüntü kirliliğini ise hiç söylemiyorum bile…

7.cadde-agac-alti-copler

Tunalı Hilmi caddesi için yetkililere sorduğumuz soruyu bu sefer 7. Cadde için de sormak istiyorum. Burada neden çöp kutuları yok ? Neden insanlarımız yere çöp atmaya adeta teşvik ediliyor? Şimdi yine “terör korkusu” gibi bir açıklama gelebilir ancak bu terör bir tek Türkiye’de mi var. Terör ihtimali olan tüm ülkeler böyle kokuyormu yani ! Hiç sanmıyorum.

Eminim bir gün, bir Türk girişimcisi (Mesela OSTİM de) bomba’ya dayanıklı, fazla ısı durumunda bir yeri renk değiştiren (yangın tarzı ısı artışı durumlarında), güzel görünümlü ve Türkiye’ye yakışır bir çöp tenekesini icat edecek, Belediye’lere bunu satacak, ülkemiz bunlarla donanacak ve akabinde bu “pis kokulu” terör ihtimali olan diğer ülkelere bunları ihraç ederek paranın dibine vuracaktır. Dünya çapında çöp tenekelerinin bir tarafında “Türk Malı” veya “Turkish Made” yazısını okurken, Türk havlularının Dünya çapındaki ünü gibi, yine temizlik ile eşleştirilebileceği bir başka unsur olan çöp tenekelerini de biz neden üretmeyelim ki ? Ankara’da otomobil yapan insanlarımız var, çöp kutusu nedir ki ?