Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Ankara’da yol/kaldırım kalitesi ve kontrolü

Bir arkadaşım inşaat mühendisi ve müteahhitlik yapıyordu Ankara’da. “du” ekini kullandım keza yakın zaman önce iflas etti ve bir dolu davalar içinde boğuşuyor ne yazık ki! Geçen gün sohbet ederken konu şu Ankara’da bir türlü tam olarak yapılamayan kaldırımlara geldi. Yapılamayan diyorum keza örnekleri çok. Hatta en yakın örneği Tunalı, Bestekâr ve Tunus caddelerinde yapılan kaldırımlar. Bu kaldırımlar daha yeni yapılmasına rağmen ve hatta bazıları henüz bitmiş olmasına rağmen dikkatli bakarsanız buradaki işçilikle ilgili bir dolu hatayı hemen görebiliyorsunuz. Ben biraz bakındım ve ilk bakışta benim tespit edebildiğim problemler şunlar oldu:

  1. Kaldırım taşları sabit değil ve oynuyorlar.
  2. Kaldırım taşlarının arasına derz niteliğinde olması gereken kum atılmamış ve bu alanlara sigara izmaritleri ve diğer çöpler girmiş. Bu da berbat bir görüntü oluşturuyor.
  3. Bazı noktalarda kaldırım taşları çıkarılmış ve kaldırım yanında öyle duruyor. Kaldırım bu noktalarında da delikler üzeri bir materyalle örtülü bir şekilde bırakılmış.

Ve tabii daha kaldırımların tümü bitmeden hemen üzerine delik açmalar başladı bile. Bunları yapanlar, kâh apartman görevlileri, kâh yeni inşaat sahipleri hatta bazen belediyenin bizzat kendisi bile olabilyor. Benim tahminim yapılması gereken bir alanı unutuyorlar, atlıyorlar veya sonradan birşey eklemek istiyorlar, düzeltmek için de hiç çekinmeden yeni kaldırımı deliyorlar. Tabii sonra da kırılmış taşları buraya doğru dürüst yerleştirmediklerinden oradaki çirkinlik tam kapatılamıyor ve bu delik genişleye genişleye sonunda kaldırımın yol ile birleşiminden ayrılıyor ve yine tamirat gerektiriyor.

Arkadaşımla bu gibi inşaatsal olayları konuşurken öğrendiğim bazı bilgiler ise gerçekten içler acısıydı. Kendisi birkaç yıl önce Gençlik Parkı civarında bir kaldırım ihalesi almış ve bunu tamamlamış. Söylediğine göre normalde kaldırımın altından geçen ve içinden de elektrik vb. kablolar geçen plastik boruları döşerlerken bu boruların üzerine 0.3 mm inceliğinde kum yastık yapılması gerekiyormuş. Çoğu müteahhit bunu koymuyormuş ve bu nedenle de ağır herhangi bir şeyin kaldırıma çıkması durumunda bu boru çatlıyor ve içe çöküyormuş sonrasında ise buradan tellerin yürütülmesi imkânsız hâle gelince de mecburen burası delinip düzeltilip yeniden onarılıyormuş. Ama burada işi yapan şirket hiçbir yerde bu kumu kullanmadıysa yarın öbürgün diğer bir noktadan da benzer bir kırılma olunca bu olay tekrarlaya tekrarlaya tüm kaldırımlar delik deşik hale geliyormuş. Söylediğine göre bu kumun üstüne de ayrıca 10 cm kalınlığında beton da atılması gerekiyormuş. “Ben 6-7 cm beton attım bir kere” diyor öyle yapınca kontrol edenler diğer müteahhitlere “o yapıyorsa siz de yapacaksınız” deyince bu sefer bu müteahhitler toplanıp arkadaşın ofisini basmışlar ve “sen eski köye yeni adet mi çıkarıyorsun” şeklinde çıkışmışlar. Hâlbuki olması gereken bu ve bu iki unsur da kaldırım taşının altında kaldığından bunun kontrolü zor ve bazen hakkıyla yapılmıyor olma ihtimâli yüksek. Tabii bu kontol zaafı da kaldırımların tekrar tekrar delinmesi ve onarılmasının yolunu açıyor.

Arkadaşımın içi rahat “geçenlerde oradan geçiyordum ve durup kaldırımlara baktım” diyor, “üzerinden 5 sene geçmiş ve hâlâ ilk günkü gibiler ve kendimle gurur duydum” dediğindeki mutlu yüz ifadesi beni de mutlu etti gerçekten. Çünkü düzgün iş yapmıştı, içi rahattı ve gururlanmakta hakkıydı tabii. Ülkemizde hâlâ dürüstük cezalandırılıdığı için de şu anda iflas durumunda. Bu da çok düşünürdürücü tabii.

Yurtdışında da bir çok kaldırımlarda yürümüşüzdür. Bir düşünün hiçbir kaldırım çalışması, kaldırımlarda delik veya oynayan taşlar gördünüz mü? Bizim asfaltlar ve kaldırımlarımız her yıl yeniden yapılır, ana yollarımızda bile her yıl düzenli en az bir ya da iki “yol çalışması” mutlaka vardır. Bu yaşa geldim bir kez bile Türkiye içi yolculuğumda, yol çalışması olmayan 150-200 km gittiğimi hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Daha yeni Eskişehir, Konya, Afyon yaptım. En az 7-8 yol çalışması vardı. Yani 1-2 filan değil mübâlağasız 7-8. Daha fazla bile olabilir ama eksik değil.

Daha geçen yıl, İspanya’da 1000 kilometrenin üzerinde yol gittim. İlaç olsun diye bir tane bile yol çalışmasına rastlamadım. Bırakın yol çalışmasını yollarında bir yama bile yoktu. Kaldırımları da keza öyle. Hepsi süper temiz, bakımlı, oynayan taş yok, yama yok.

Sormak istediğim şu. Hani biz “Türk Malı” süper işler yapıyorduk? Nerede? Neden Başkent Ankara’da bile bir tane hiç oynamayan taşı olan, derzlerinin arasında çöp olmayan, sakatlar için eklenen tırtıklarının boyası çıkmamış, taşları yamanmamış kaldırımımız yok. Yeni yapılan asfaltlarımızda bile neden 1-2 ay içinde çukurlar oluşuyor ve düzenli olarak yamanmak zorunda kalınıyor. Örnek olarak verdiğim İspanya’da neden hiç yol çalışması yok, neden bir kaldırım çalışması yok, neden kaldırımları senelerce önce yapılmış olmasına rağmen sanki yeni yapılmış gibi duruyor?

Bunların cevaplarını ben de tam bilmiyorum ama bir Ankaralı olarak merak ediyorum. Onların bu işi bizden daha iyi yaptıkları kesin. Biz habire ödüller alıyoruz işte Ankara şöyle, Ankara böyle filan diye ama icraatta “kalite” görülemiyor. Yani yapılan işin kalitesini takip etmiyoruz. Tam planlamadığımız için sonra yeniden kırıp yeniden yamıyoruz. Sonuçta da yarım ve yamalı bir iş çıkıyor ve bizde çaresiz bu yapı faciası kaldırımlarda yürümek, yamalı, tümsekli, çukurlu asfaltlarda araba kullanmak zorunda kalıyoruz.

Bu kadar ödül alan Başkent’imizin önce asfalt ve kaldırım olayını çözmesi lazım. Bunların en az bi 10 yıl hiç bozulmadan kalmasını Ankaralıya garanti etmesi lazım. Eğer çok acil bir durumda açılması gerekiyorsa da bu yamama işleminin orjinaline uygun ve aynı kalitede yapılmasına, biçimsiz/şekilsiz bir yama gibi değil de en azından bir dikdörten şekilde yapılmasına özen göstermesi lazım.

2016’ya gireceğiz ama Ankara’da örnek gösterilebilecek kalitede asfalt ve şöyle süper yapılmış kaliteli bir kaldırım hâlâ ve ne yazık ki yok. Yeni yapılan kaldırımlar daha bitmeden delik deşik, yolların bunlarla buluştuğu kenarlar çukur vaziyette ve bu döngüde dönüp duruyoruz Başkent olarak !

Ankara’nın bu plansızlık ve kalitesizliği artık bırakması, yeni bir asfaltlama yöntemi, türü ve hatta sıfırdan yeni kaldırım malzemesi/taşları, yeni işçilik türleri/aletleri/kalite kontrol rutini icat etmesi ve tüm Türkiye’ye hatta dünyaya örnek olması, süper olmaz mıydı? Bunu yapamaz mıyız, ya da yapmak istemez miyiz bilemiyorum ama Başkent’te yaşıyoruz ve buna uygun bir hareket süper olacaktır.

Teknoloji çağında hâlâ doğru dürüst bir asfalt yapamıyorsak, sağlam, dayanıklı ve güzel görünen bir kaldırım taşı üretemiyorsak veya hadi yaptık diyelim bunları düzgün bir şekilde döşeyemiyorsak, bunlardaki hataları görüp bunların düzeltilmesini iş bitmeden sağlayamıyorsak bizim belediyecilikte daha çoook fırın ekmek yememiz lazım değil midir?

Merhum Cumhurbaşkanımız Demirel’in dediği gibi şapkayı önümüze koyup düşünmemizin zamanı gelmemiş midir?

Çankaya’da yaşıyorsan, pamuk eller cebe!

Birkaç gün önce adıma gelen cezayı muhtardan almak üzere muhtarlığıa uğramıştım. Tesadüf bu ya orada bu tebligatları yapan postacı gelmiş muhtar ile muhabbet hâlinde çay içiyordu. Muhtar “abi buyur sen de bi çayımızı iç” şeklinde teklifte bulununca oturdum, birkaç dakika sohbet ettik. Postacı şu an Çankaya bölgesine bakıyormuş ama daha önce Keçiören ve Demetevler bölgelerinde de çalışmış. Konu cezalardan açılınca, sordum acaba “diğer çalıştığı ilçelerde bu çeşit ceza yoğunluğu da varmı?” diye. Cevap tereddütsüz ve hemen geldi. “Hayır abi” şeklinde. Anlaşılan o ki orada tek tük olan cezalar Çankaya’ya gırla geliyormuş. Sonra sırf bu yıl içinde bana gelen cezaları bi düşündüm bu yıl en az 4-5 ceza ödemiştim. Arkadaşlarım da keza öyle. Hatta bazıları benden daha fazla bile ödemişti ! Muhtar bu arada lafa girdi ve şunu söyledi. “Abi malûm burası Çankaya, zengin kesim, o nedenle bence” dedi, “fakire ceza yazmak yerine zengine yazıyorlar. Bak dikkat et Ankara’da bulunan çoğu kamera Çankaya’da, o yüzden” diye de ekledi. Bir de üzerine postacı lafa girdi, o da Keçiören’de oturuyormuş, “Abi aslında bizde de bazı ana yollarda kameralar var ama oradaki kameralardan ceza hiç gelmiyo yani onları kontrol etmiyorlar. Özellikle zengin olan semtlerdekileri kontrol edip sadece bunlara yolluyorlar” şeklinde bir saptamada bulundu. Şaşakaldım doğrusu!

Muhtarın saptaması da postacının tespiti de biraz düşününce doğru gibi geldi aslında. Diğer ilçelerde bu yoğunlukta kamera görmemiştim ben de.

O zaman bu demekti ki : “Çankaya’da oturuyorsan cezaları da ödeyeceksin” … açık ve net!

Daha önce yine blogda paylaşmıştım Ankara’da bir de malûm “başıboş köpek” mevzusu vardı. Çankaya’da ise bu konu ayyuka çıkmış durumda ve son zamanlarda oldukça arttılar hatta sürüleşmeye bile başladılar. Geçenlerde gözümün önünde birine saldırdılar, taksi durağındaki 6-7 kişi zor kurtardı çocuğu! Eskiden ve belki hâlâ bile vardır şöyle bir görüş vardı : “Büyükşehir oy aldığı yerlerdeki köpekleri topluyor, oy almadıkları mahallelere götürüp serbest bırakıyor” diye. Mâlum Çankaya da fazla oy alamadıkları yerlerden biri ve bu nedenle mi köpek sayısında artış vardı acaba?

Bunlar yetmezmiş gibi bir de yeni vergi artışlarını duymuştuk 2015 başlarında, zaten tüm medyada konu etraflıca işlenmişti. “Zengin kesimleri olarak bilinen noktalara daha fahişt yüzde artışı ile çok daha fazla vergi mentalitesi”. Bu da demek ki Çankaya’da yaşıyorsanız verginiz de oldukça kabarıktı artık. Evinizin tipinin de pek önemi yok üstelik! Sırf bu ilçede ikâmet ediyor olmanız bile sizin bareminizi oldukça yükseltiyordu artık bu yeni düzenleme ile !

Peki ödenen bu fahişt vergilere karşın burada diğer ilçelere yapılandan daha fazla iş mi yapılıyordu? Tabii ki hayır! Burada yaşadığım için rahatlıkla söyleyebilirim. Doğru dürüst elle tutulabilecek hiçbir geliştirme yok. Trafik felç, sokak lambaları %30 en fazla %40 yanıyor, yollar dar ve bakımsız, bayındırlık işleri zayıf. Tüm bunlar azmış gibi sokaklarında köpekler kol gezsin, çirkinlik diz boyu, metro yok, alt geçit yok!

İşin özü, Çankaya’da yaşıyorsan vay haline!

En yüksek vergileri sen öde, karanlıkta otur, mecbur arabanı kullan (keza metro vb. yok), binbir tane ışıkta trafikte bekle(keza altgeçit yok)… Bi de üstüne düzenli olarak belediye tarafından parayla dövül ! (keza mobese çok)

Süpermiş gerçekten.

Güzel Ankara için özel Esenboğa

esenboga-ankara-logoArada kaçabildiğim bir anda küçük bir tatil sonrasında canım Ankara’mın ismi bile güzel havaalanı Esenboğa’ya indik. Valizlerimizi almak üzere bagaj alanına doğru yöneldik. Buradaki yoğunluğu görüp dikkatlice bakınca bagaj alanını camla böldüklerini gördüm. Bir de darca bi kapı koymuşlardı ki komikti gerçekten ve tabii kapının başında da bir masa ve bir görevli. Tahminim buradaki bekleyen kalabalığı bir nevi belirli bölgeye istiflemek amacıyla yapılmıştı bu cam bölmeler ama bu da alanı daraltmıştı ve bence gereksiz bir seperasyondu. Neticesinde oraya gelen insanlar sadece bagajlarını alacaklar eğer bir kontrol yapılacaksa bile bu çıkarken yapılabilir, bagaj alanına girerken değil. İnsan herhangi bir havaalanına inerken yere ayak basmanın sevinciyle herhalde etrafı izliyor ve bu bir yabancı için kötü bir ilk izlenim olabilir. Bir de üstelik yürüyen merdivenler üst tarafta ve aşağıya doğru inerken bu komik seperasyonun tamamını kuşbakışı görebiliyorsunuz. Ben burada güzel ve renkli çiçekler, güzel bir “Başkent Ankara’ya hoşgeldiniz, Welcome to Turkish Capital Ankara” vb. bir tabela ve insanı mutlu hissettirebilecek unsurları tercih ederdim. Eminim herkes içinde bu böyledir.

Bavulu aldıktan sonra çıktık ve otobüslere doğru yöneldik. Manzara aşağıdaki resimdeki gibiydi.

belko eseboğa yolcu

Hemen sordum nedir bu durum diye, anlattılar. Özeti şu, havaalanı yönetimi peronlara aynı anda 2 otobüsten fazlasına izin veriyormuş bu nedenlede kuyruk bu şekilde uzuyormuş. Peki oraya bir görevli konulsa ve telsizle inenlerin yoğunluğuna ve oradaki trafiğin durumuna göre bu kişi otobüs trafiğini yönetse çok daha mantıklı olmaz mı ki ? Yarım saat bekledikten sonra BelKo otobüsüne bindik. Havaş neden yok diye sordum otobüs şöförüne keza yoğunluktan ancak muavin koltuğunda yer bulabildim. Şöför daha önce Havaş şöförüymüş zaten. O da dertliydi, anlattı. Havaş ve Belediye kavga halinde biribirlerini mahkemeye verip duruyorlarmış. Havaş bir iki kez kazanmış ve sonunda 10 Ağustos itibariyle 1 yıldır yolcu taşıyamayan Havaş artık yolcu taşıyabilecekmiş ancak güzergâh tamamen değişmiş. Belediye Ulus’ta bulunan Havaş’ın yerini kaldırmış artık Ulus’a gidemeyecekmiş. Demetleveler vb. gibi bir güzergâhtan AŞTİ’ye gidebileceklermiş sadece.

Havaş’a bir alternatifin olması güzel olmuştu ilk başlarda ve bence rekabet her zaman iyidir ancak BelKo’nun bu işte çok başarılı olduğu söylenemez. Ben Havaş’ta biraz daha özel hissediyordum ve daha az yerde durduğundan da belediye otobüsü gibi zırt pırt yolcu indirme gibi bir durum oluşmuyordu. Tabii durması iyi ama Havaalanı’ndan Aşti gidiyorsanız yolculuğunuz oldukça uzuyor keza her inenin bir de bagajlarını indirmek için şöför de inmek durumunda kalıyor.

Havaş’ın yeniden başlayacak olmasına sevindim açıkçası keza bayağı bi sıra bekledik. Ankara’nın hem ülke çapında hem de dünya çapında bir havaalanına sahip olması ile övürüken bu tip bir sıra olayı pek iyi bir izlenim oluşturmuyor haliyle. Bunun ivedilikle çözüleceğini düşünüyorum. Belki de Havaş’ın başlaması ile çözülmüştür bile. Havaş’a da kendini yenilemesini daha nazik daha hızlı ve daha konforlu olmasını tavsiye ediyorum. Bunu gören BelKO’da savaşmak yerine tatlı bir rekabet ile bunu götürecektir diye umuyorum. Sonuçta amaç Ankara’mızın Başkent’imizin itibarı. Bu bence her türlü şeyden önemli.

Başkent diyince gelen her kim olursa olsun havaalanını ve şehrimizi görünce şöyle bir durması ve buradan güzel/mutlu anılarla dönmesini sağlamak lazım. Hem insan faktörü ile hem de çevre ve teknoloji faktörleri ile bunu yapmak lazım. Sonuçta bundan başka Başkentimiz ve bundan başka Ankara yok !!

Tabela, kiraz ve yalova kaymakamı

Bugün Eskişehir yolundan Ümitköy istikametine doğru yol alırken boş reklam tabelaları dikkatimi çekti. Bu boş tabelaların çoğu köprü üstündeydi ve bazıları şeridin iki tarafını da kaplıyorlardı. Bu köprü üstü versiyonu reklamlar Ankara’da en son icat edilmişti, “fazla müşteri bulamayınca bu şekilde atıl kalmıştır herhalde” şeklinde düşünürken bir sonrakinde bir ilan vardı ve yine bir boş tabela daha ve sonra bir boş daha görünce resmini çekme ihtiyacı hissettim.Ankara köprü üstü boş tabelaları

Sonrasında tabelalara daha dikkatli bakmaya başladım ve bu sefer orta refüjde şu dikdörtgen tabelaların da bazılarının boş olduğunun farkına vardım. Yani bu kronik bir durumdu ve sadece köprü tabelalarına has bir durum değildi. Bu tabelanın en azından tahtası görünmüyordu ama gri çirkin bir boya ile kapatılmıştı. Bu da soğuk ve çirkin görünüyordu.

Orta refüj reklam panosu tabelası

Yurtdışında da bu tip tabelalar vardır ancak hiç boş bırakılmaz. Ha tabii orta refüjlerde yoktur keza birilerinin arada bir bile olsa, reklamları değiştirmek için akan trafiğin ortasına girmesindeki tehlikeyi görüp bu tip bir olaya baştan izin vermezler. Güzide başkentimiz Ankara’da ise maşallah refüjde kiraz ağaçları bile var! Hatta geçenlerde geçerken gördüm, bir adam orta refüjdeki ağaçlardan birine merdiven dayamış bir elinde poşet, kirazları topluyordu! Bu demektir ki vatandaş normalde bizim tekil olarak bile geçmeye korktuğumuz otobandan kiraz uğruna elinde merdivenle geçmiş! Tabii çiçek ekimi, budama, çim biçme vb. işler için sol şeridin kapatılması olaylarını artık kanıksadık. Düşünün bir kere hangi gelişmiş ülkede sol şerit düzenli olarak bayındırlık işleri için kapatılır acaba? Bu ülkeler sizce ağaç/yeşillik sevmiyor olabilirler mi?  Cevabı basit. İnsanın ve araçların güvenliği refüje ağaç ekip şirin görünmekten çok daha değerli de o yüzden.

Tabela olayına geri dönecek olursak bu kirliliği panoları kiralayan şirket ile çözmek lazım. Panoların kira anlaşması yapılırken bir ek madde ile bu nevi çirkin görüntüler kolayca engellenebilir kanaatindeyim. Sözleşme şartlarına uymayan şirketlerin de anlaşması fesh edilir, olur biter.

Yolum uzun ve kafamda bu nevi şeyler uçuşurken kırmızı ışıkta durdum, soluma dönünce bu sefer ne göreyim, bir yön tabelası ve bu da boş! Şaşırdım! Aşağıda işaretledim.. Burada da belediye herhalde tabelayı dikmiş ancak yönleri yazmayı unutmuş. Karşı şeritten arabadan çekebildiğim için resim pek net çıkmadı ama olay açık zaten.

Ankara boş yön tabelası

Trafik açılıp biraz daha ilerleyince bu sefer bir belediye otobüsü tabelası ilişti gözüme ve o da neredeyse boştu diyebilirim. Sadece bir köşesinde “EGO” yazıyordu. Yani bu tabelanın tüm amacı şöföre ve yolcuya “burada dur” demekti. O kadar! Peki  o zaman tabela şeklinde bir levhaya ne gerek vardı ki ? Bir çubuk dikilip çubuğun üstüne EGO yazılabilir ve pekâla aynı işlevi görürdü. Çocukluğum Ankara’da geçtiği için  hep düşünmüşümdür, neden “EGO” diye? Şimdi buradan sorayım bari, belki biri söyle gerçekten “neden EGO?”. Bir otobüs durağında bu ibareye ne gerek var? Yani neticede orası nedir? “otobüs durağı”. O zaman tabelada da bu yazmalı ve belki de bir otobüs ikonu konulmalı Türkçe bilmeyenler için mesela. Bu asfaltlara renkli kedi portresi çizmekten daha faydalı bir hareket olmaz mı, sizce de? Tabelanın boş olması da normal değil aslında, burada olması gereken ve yazılmayan birşeyler var kesin. Mesela güzergâhlar veya belki otobüs saatleri. Bilemiyorum ama tabela neticede gereksiz boş! Bu tabelanın fotografı da aşağıda. Eminim birçok kez bu tabelayı görmüş ancak ne yazdığına(yazmadığına!) bile bakmamışızdır. Buyrun şimdi bakın.

Ankara ego otobüs durağı tabelası 2015

Neticesinde bakarsak, aslında  bizim mentalitemizde bir problem var. Tabelaları düşünmeden yapıyoruz veya bir başka gelişmiş olduğunu düşündüğümüz ülkeden kopyalıyoruz ama onu da tam kopyalayamıyoruz. Tabii “tasına göre tarağı” misali, reklam şirketleri de belediyelerin bile bu nevi davranışlarda bulunabildiği Ankara’da normal olanını yapıyorlar! Ne uğraşacaklar boşuna! Zaten yaz ayı, işler kesat, kim takar yalova kaymakamını !!!

Eğik ağaç sorunsalı

Daha önce blogumuzda da çeşitli kereler bahsetmiştik, Ankara’da ve hatta belki ülke genelinde eğik ağaç problemimiz var. Siz de mutlaka görmüşsünüzdür bunları. Ben daha bugün bir dolu örnek gördüm Konya yolunda, üstelik orta refüje dikilmişlerdi. Size gördüğüm ağaçlardan ufak bir grubun resmini çektim aşağıda.

Ankara eğik refüj ağaçları

Buna benzer daha niceleri vardır Türkiye çapında, buna eminim. Problem aslında ağacı dikerken başlıyor. Fidan haline getirilen ağacı buraya 3. sınıf dünya ülkelerinde kullanılan çelik çomaklarla bir düzenek yapılarak ağacın rüzgârda sallanması ve eğilmesi engellenmeye çalışılıyor ancak bu yapılar öyle uyduruk ki ağacın gücü arttıkça bunlar cılız kaldıklarından bir süre sonra ya kırılıyorlar ya da yerlerinden çıkıyorlar. Ayrıca bunları neden tahtadan yapıyoruz onu da anlamış değilim sanki çok ağaç zengini bir ülkeyiz de bunlarla ne yapacağımızı bilmiyormuşuz gibi bir durum! Bunların yurtdışında nasıl olduğunu kendim gözlemlemiş biri olarak anlatayım. Buradaki ağaçlar öncelikle refüje dikilmiyor keza bu tehlikeli bir durum. Oradaki ağaçlardan birinden büyükçe bir dal kırılıp düşerse hatta bir ağaç komple yola devrilirse olabilecekleri hiç düşündünüz mü? Düşünmesi bile ürkütücü. Kaldı ki bunlar devamlı bakım isteyen organizmalar, belirli bir yaşa gelinceye kadar düzenli sulanması, toprağının havalandırılması hatta gübrelenmesi lazım. Bunun için de iki yönden de refüj sola geldiği için, sol şeritin bayındırlık işleriyle uğraştığınız kısmını kapatmanız lazım ki bu da ayrıca tehlikeli keza sol şerit araçların en hızlı gittiği şerit. Siz ne kadar bir adamın eline bayrak verirseniz verin, sırf yeşil görüneceğiz diye bu şeriti kapatmak mantıklı mı? Bence refüje ağaç dikme olayına son vermeliyiz. Dünya’da gelişmiş ülkelerde çok tarihi değilse bu çeşit bir uygulamayı zaten görmezsiniz. Buna zaten gerek te yok kanımca, eğer dikeceksek önce koca koca binalardan ve AVM’lerden boşa kalan yerlere ağaç dikelim ve oraları yeşil hale getirelim, çok daha hayırlı bir iş yapmış oluruz.

Şimdi diğer dikilen ağaçlara geleyim ve kendi gördüklerimi anlatayım. Yurtdışında bu ağaçlara aynı bizdeki gibi dikdörten bir alan açıyorlar, kaldırıma veya artık nereye dikilecekse ancak daha sonra buna güzel desenli bir demir aksesuarla suyun girebileceği delikleri olan bir koruma yapıyorlar. Ağaçların sağa sola devrilmesini de silindirik, estetik yapılı bir parmaklık ile gerçekleştiriyorlar. Bu şekilde hem gereksiz ağaç ısrafı olmuyor, hem de demir çok daha dayanaklı olduğundan rüzgâra karşı daha sağlam duruyor ve uzun dayanıyor. Diğer bir güzel tarafı da bu yapıları menteşeli veya iki parça yapıyorlar ve ağaç yeterli büyüklüğe erişince başka bir ağaçta yine kullanabiliyorsunuz.

Örnek olsun diye aşağıda bulduğum bazı görselleri paylaşıyorum. Umarım sırf “biz yeşili seven bir ülkeyiz” imajı vermek namına insanların gözüne sokmak amaçlı orta refüjlere ağaç dikimi ve hatta diğer süs bitkileri dikimi işi bırakılır. Diğer yeni dikilen ağaçlarımız da aşağıdaki gibi çağdaş bir şekilde dikilir de şu Ankara’nın taşra imajından bu açıdan bakıldığında kurtulmuş oluruz. Aşağıda hem “grate” ismi verilen mazgalların çeşitli örneklerini, hem de “support” ismi verilen parmaklıların örneklerini bulabilirsiniz. Bu mazgallar da eğer bir gün yapılırsa buraya bir belediye reklamı koymayın keza gına geldi artık! Bırakın bunlar da boş, doğal ve sade kalsınlar, ne olur ki?

Ağaç altı mazgal örnekleri

Ağaç dekorasyon

Özgün bir Ankara düşünüyorum, gözlerim kapalı

umitkoy-otobus-duragiYeni ve güzel bir durağımız var artık. Burada daha önceleri bekleyen bir dolu insan görüyordum ve üzerlerine kar yağmur yağarken orasının aslında bir durak olduğunu anlayamıyordunuz keza normal durak benzeri bir yapı olmadığı gibi oturacak bir bank bile yoktu. Büyükşehir Belediyesi’ne bu güzel geliştirme için teşekkür ediyoruz. Resimde de görebileceğiniz üzere, şu anda Ümitköy Otobüs ve metro durağı hem teknolojik hem de estetik açıdan süper bir yapı olmuş. Üzerindeki çift koruma kalkanı, elektronik otobüs tabloları ve hatta metro çıkışında bir deniz kabuğunu andıran koruma tenteleri çok zevkli ve güzel duruyorlar.

Şu andaki tek tehlike bu durakların tıpatıp aynılarının şehir çapında yaygınlaştırılması. Evet “tehlike” diyorum çünkü aşamadığımız şöyle kıt bir düşüncemiz var millet olarak! “Madem beğenildi aynısından bir dolu yapalım”. İyi güzel ama eğer aynısının tıpkısından yaparsak bunun bir özelliği kalır mı? Bence her durağa özgü değişik ve estetik farklı yapılar oluşturulmalı. Her durak için değişik öğeler, renkler ve hatta oturma alanları çok daha özgün ve güzel olmaz mı?

Ankara’daki köprülerin altına yapılan çirkin kahverengi çini benzeri fayansları görmüşsünüzdür. Bu fayanslara bir de yeni versiyon Belediye’nin kedi gözleri eklendi ki korkunç kötü görünüyorlar. İç karartıcı ve herşeyden önce hepsi aynı. Yani tüm köprülerin altındaki doku, renk ve hemen herşey bir diğerinin fotokopisi. Fotokopi’de zaten dünyada üstümüze bir millet daha tanımıyorum. Bir kişi bir mekân açıpta iş yapmaya görsün aynısının tıpkısından kırk tane açılıyor. Böyle olunca da ilk açan, riski alan ve değişik düşünen cezalandırılmış oluyor bir nevi! Parklarımıza bir bakın onlar da hemen hemen biribirinin aynılar. Yahu bir kahraman Belediye Başkanı çıkıpta benim parklarımın her biri değişik ve kendine özgü şeyler içersin demiyor! Hepsinde benzer spor aletleri, benzer renklerde ve benzer yerleşimde bulunuyor. Hatta buradaki oyuncaklar bile hep aynı beynin ürünü gibi, fotokopi. Buradaki bitki örtüsünü hiç saymıyorum bile! Her tarafta aynı çeşit ağaçlar, sanki dünyada bir çeşit çam ağacı varmış gibi veya her tarafa aynı ışıklandırma direklerini dikmek zorundaymışız gibi garip bir ruh hâli ve tutumu içindeyiz.
Bu askeri mentaliteden çıkmalıyız bence biran önce. Hatırlar mısınız bilmem yıllar önce Hacettepe, Ümitköy ve Bilkent köprülerinin her birine değişik bir sanatsal çalışma yapılmıştı. Her birine ayrı ayrı Ankara kedileri, Ankara tiftik keçileri ve Ankara’ya özgü tavşanların tasvirleri yapılmıştı. Bunlar kabartma ve tüm öğeleri adeta birer tablo gibi özenerek yapılmış güzellikteydiler. Gerçi bunlardan keçileri barındıran köprüdeki kabartmaların bazıları hâlâ kırık ve onarılmadı ama geçen yıllara rağmen hâlâ güzel ve özeller bence. İşte tam da bu özende duraklar ve hatta metroların içleri de dizayn edilmeli diye düşünüyorum. Yurtdışında birçok ülkede her bir metro durağı özeldir. Her anlamda değişik öğeler, renkler ve dokuya sahiptir. Tabii bunlardan fotokopi çekelim demiyorum kesinlikle! Eminim bizim çok daha yaratıcı ve estetik düşünen insanlarımız vardır ve biz istesek bunun çok daha ihtişamlısını yapabiliriz. Hatta bence bunu otobüs duraklarımıza bile yapabiliriz ve yapmalıyız bence. Yurtdışında içhatlarda otobüs olayı bizim kadar yaygın olmadığından bu duraklar o kadar özenli değiller ama Ankara’da neden olmasın. Hatta ilki yapıldı bile!

Ümitköy durağı güzel bir başlangıç olmuş. Değişik düşünce ve ilginç fikirlere sahip tercihen genç mimarlarla çalışılıp her bir durağımız farklı bir güzelliğe kavuşturursak Ankara’yı da farklılaştırmış ve estetik açısından geliştirmiş oluruz. Ankara buna ve hatta daha iyilerine layık, güzel insanlarla dolu, mutlu bir şehir. Burada İstanbul’un gûruhu, trafiği yok. İstanbul’lu arkadaşlarımın bana hava attıkları üzere varsın denizi olmasın ama renkli, estetik, huzurlu, mutlu ve entellektüel bir şehir olsun. Ankara’mız her daim güzel olsun.

LED

Geçenlerde bir tünelden geçerken tünelin aşırı parlak olduğunu farkedince şaşırdım keza Ankara’da genelde bu tünel ışıklarının bazıları ya yanmaz, ya toztan görünmez veya aralıklı olarak yakılır. Bu tünel ise oldukça parlak ve tüm ışıkları yanar vaziyetteydi. Dikkatli bakınca pikselleri görebiliyorsunuz ve bunların led projektör lambalar olduğunun da farkına varıyorsunuz. Oldukça parlak ve güzeller aslında. Özellikle de böyle karanlık tünellerin iyi aydınlatılması önemli ve bu değişiklik hem sağlayacağı ekonomi hem de güvenlik açısından bence olumlu bir iyileştirme olmuş. Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür ediyoruz. Aşağıda resimledim sizin için.
ankara tünelleri led aydınlatmalı
Dün akşam Eskişehir yolundan şehire doğru dönerken yolun karanlığını farkedince bu seferde yol aydınlatma ışıklarını yol boyunca inceledim ve bu ışıkların neredeyse yarısının yanmadığını gördüm. “Peki bu ışıklar led yapılamaz mı ?” diye düşündüm haliyle! Keza böyle yüksekte olan ışıkları her seferinde değiştirmek te zor olsa gerek ve bu bile belediye üzerinde büyük bir yük. Halbuki led ışıkların ömürleri şu anda kullanılan ışıklara oranla 4-5 kat daha uzun ve bu da bakım maliyeti bir o kadar düşük demek. Bu direklerin de led ışıklara geçişi her anlamda daha mantıklı olmaz mı? Hatta ülke olarak şu eski akkor lambaları tıpkı Avrupa Topluluğunun seneler önce yaptığı gibi kökten yasaklasak ve ülke olarak led ışığa ivedilikle geçmeye karar versek süper bir transformasyon olur.

Led ampüller artık her yapı markette, hatta büyükşehirlerin çoğunda köşebaşı elektrikçinizde bile rahatlıkla bulunabiliyor. Üstelik fiyatları da öyle korkutucu değil ! 3 aydan daha kısa sürede kendini amorti etirecektir zaten hiç merak etmeyin! Bence artık hem belediyelerin, hem de ülke olarak bizim bu farkındalığı kazanıp led ışıklandırmaya geçmemiz şart. Bu ürünleri ülkemizde üretenler de artık vardır diye umuyorum keza fiyatlarını izliyorum ve her geçen gün ucuzluyorlar. Ya birileri bolca Çin’den ithal ediyor  ya da Türk firmaları bu işe girmiş olmalılar. Keza bu ampüller için öyle devasa bir teknoloji hamlesi de gerekmiyor. Led ampüller öyle tasarruflu ki, şimdi kullandığınız ve tasarruflu sandığınız şu spiral ampüller bile solda sıfır kalacaktır. Bir diğer güzel özelliği de, led ampüllerin ışıklarının yakıldığı anda tam olarak ortaya çıkması yani tüm ışığı almak için  floresan bazlı ampüller gibi dakikalarca beklemeniz gerekmiyor. Renk seçenekleri ve hatta kendi kendine renk değiştireni bile var. O konuda da sorun yok yani.

Ülkemiz ne yazık ki enerji fakiri. Kendi enerji kaynaklarımızla ne sanayimizi ekonomik olarak yürütebiliyor ne de şehirlerimizi aydınlatabiliyoruz ve bu yüzden de elektriğimiz çok pahalı. Eğer led ışıklandırma sistemleri ülkemizde yaygınlaşır, özellikle elektriği çok çeken fabrikalar, büyük firmalar ve hatta belediyeler bu aydınlatma türüne geçiş yaparlarsa en azından yurtdışına elektrik bağımlılığımızı bir nebze hafifletmiş oluruz. Bu geçişle emin olun evinizin elektrik bütçesini de hafifletmiş olacaksınız. Kendimden örnek vereyim, benim faturamda 1 ayda 19 TL  farketti. Tam 12 lamba değiştirdim ve değiştirdiğim lambalar da şu spiral, tasarruflu olanlardı. Eğer sizin evinizde veya işyerinizde hâlâ akkor lamba varsa, sizin 12 lambadaki aylık tasarrufunuz benden daha fazla olacaktır! Deneyin görün. Led ampüllerin de tanesini 9.95 TL, artık öyle pahalı da değiller. Ben geçenlerde bir marketten almıştım, benimkileri. Hesap ortada! Neredeyse iki ampül için ödediğim para 1 ay içinde yaptığım elektrik tasarrufu ile bedavaya geldi bile.

Tüm belediyelerimizin, fabrikalarımızın, hastanelerimizin ve yoğun aydınlatma gerektiren her noktanın 100% led ampüllere geçtiği bir Ankara hem daha aydınlık, hem de çok daha tasarruflu bir Başkent olacaktır diye düşünüyorum. Madem Belediye Başkanlarımız bunun farkına vardılar artık ve geçişi başlattılar bile, eminim diğer kamu ve özel kuruluşları da bu tip değişimleri kendilerine entegre edeceklerdir. Bunu ne kadar hızlı yaparsak o kadar çabuk tasarruf etmeye başlarız ve dış enerjiye bağımlılığımızı da azaltırız tabii.

Tavsiyem, LED’e geçiş için şu anda halen kullanmakta olan çağdışı ampüllerinizin tükenmesini beklememeniz yönünde. Keza düşünürseniz beklediğiniz her gün elektrik şirketini kazandırmaya devam ediyorsunuz. Hele o ampülü ısraf ederim diye hiç düşünmeyin, gönül rahatlığı ile eski ampülünüzü ömür boyu bir daha görmemek üzere tarihin derinliklerine doğru çöpe atın gitsin. Akkor ampülün her gün yanması sizin bütçenize çok daha büyük zarar, buna emin olun.

Haydi Ankara, daha yeşil bir şehir, daha aydınlık bir Başkent için bugünden tezi yok, LED’e geçişi başlatalım.

Eskişehir yolu Armada dar boğazı ferahladı

Daha önce 17 Nisan 2014 tarihli http://www.blogankara.com/eskisehir-yolu-armada-darbogazina-kolay-cozum/ yazımızda bahsettiğimiz kolay çözüm nihayet gerçekleşti ve armada dar boğazı biraz olsun rahatladı. Süper oldu ve gereksiz beklemeler en azından kendilerine ayrılan yerde gerkçekleşiyor.Büyükşehir’e konuya gösterdiği hassasiyetten dolayı teşekkür ederiz.

eskişehir yolu armada köprüsü trafik

Ankara Garı ve Yüksek Hızlı Tren (YHT) izlenimlerim

yht-yüksekhızlıtren-logo-vektörel Geçenlerde birkaç yakınımı karşılamak üzere Ankara Garı’na gittim saat 23:00 civarıydı ve İstanbul’dan Ankara’ya dönen Yüksek Hızlı Tren gelmeden 10-15 dakika evvel oradaydım. Kolayca park ettim ve gardan içeri girecktim ki park görevlisi özellikle beni çağırıp “park ücretli” dedi. Buna anlam veremedim ama “herhalde başına daha önce bir iş gelmiş o nedenle uyarma gereği duydu” diye düşündüm, tuhaftı yani!

Girer girmez ilk dikkatimi şey gördüklerim değil de kokladıklarım oldu keza içerisi yoğun bir ayak kokusu rayihasına sahipti. Kokunun kaynağını aramama gerek olmadan yerdeki ayakkabılara gözüm takıldı. İnsanlar beklerken otursun diye düşünülüp yapılan sandalyelerde bir dolu insan yatmış ve bu da yetmezmiş gibi ayakkabılarını çıkarmışlardı! Sonra bir başka daha küçük bekleme alanından tren raylarının olduğu istasyona doğru geçerken bu daha küçük alandaki koku ise çok daha kötüydü! Ortam ise tam bir yatakhane tabii! Nefesimi tutarak kendimi dar attım açık alana! Rayların tarafında beklerken orada yerleri süpüren bir çalışan ile konuşmaya başladım beklerken ve söylediğine göre buraya yatma saatlerinde düzenli gelen Suriyeli ve Türk karışık insanlar hep varmış. Bir adamı göstererek “Bak bu adam 5 yıldır düzenli gelir buraya, adamın parası da var ama ne iş yapıyor bilmiyorum sabah kalkıp işe gidiyor akşam bu saatlerde geliyor” dedi. Ben de tabii “peki kimse bunları şikayet etmiyor mu?” diye sorunca adam gülümseyerek “Evet bir kaç kez şikayet ettiler ama istasyon müdürü bunlara ses çıkarmıyor, onlar da bunu biliyorlar ve bu böyle devam ediyor” dedi. Zaten bu insanların durumundan, üstelik bu kadar yıldır müdürün haberinin olmaması imkânsız bir şey olsa gerekti. Şaşa kaldım!

Tren gelene kadar vaktim vardı ve size Ankara’nın o tarihi tren garının bence güzel olan yanlarını fotograflama fırsatı buldum bunları yazının en altında bulabilirsiniz. Yine etrafta yazılan broşürlerden öğrendiğime göre daha büyük ve daha modern bir gar yapılıyormuş hali hazırda. Bunun da projesinin resmini çektim o da aşağıda.

Tren geldi ve yakınlarım ile kucaklaştık. Onlara izlenimlerini sorduğumda, yolculuğun rahat ve konforlu geçtiğini ve 3.5 saat civarında sürdüğünden bahsettiler. “Peki bir olumsuzluk var mıydı?” diye sorduğumda “2 tane vardı” diye cevapladı bir yakınım. Bunlardan birincisi trenin istasyonlardan geçerken hızının 60km/s’e kadar düşmesi ve aslında averaj hızının da öyle çok hızlı değil 90-100km/s civarında olduğunu belirttiler. Yani aslında Yüksek Hızlı Tren öyle çok yüksek hızlı filan değildi. Çin’deki bir trenin hızı 435 km/s ve averaj hızı ise 251 km/s ‘ti ve bizimki bunun yanında kağnı durumundaydı anlayacağınız. Zaten bu hızlara çıkabilseydi, Ankara-İstanbul arası herhalde 1-2 saatte alınabilirdi. Diğer olumsuzluk ise trenin İstanbul’daki son durağının Pendik olduğu ve burasının da şehire uzaklığı idi. Pendik’ten şehire gitmekte çok zorlanmışlar ve tabii dönerken de aynı eziyeti çekmişler. En son sorum ise şuydu: “Peki bir daha İstanbul’a gitmek için bu trene biner miydiniz?” Cevap kesin ve net “hayır” oldu. Çünkü otobüsle gitmek çok daha kısa ve daha az meşakkatliydi. “Özellikle de Avrupa yakasına gidecekseniz aradaki kayıp zaman farkı daha da fazla olur” dediler. “Otobüs en azından çok daha yakında duruyor sonrasında ise İstanbul’da gideceğiniz çoğu noktaya ücretsiz servisleri var” diye de eklediler.

Sonuç olarak şu an için İstanbul-Ankara arası YHT hizmeti bir hayal kırıklığı gibi duruyor. Öncelikle Avrupa tarafına bir istasyon kesin lazım ve bu trenin hızının da artırılması için neler yapılabilir bunun da düşünülmesi lazım. Madem ismi Yüksek Hızlı Tren otobüsten bile hızlı gitmedikten sonra, bunun ne anlamı var! Üstelik sonrasında da gideceğiniz noktada duraklar arası eziyet ile birleşince tren olmuş veya olmamış bunun ülkemizin insanın hızına ve huzuruna bir katkısı var mı? Benim çıkarımıma göre “şu an için pek yok”. Umarız kısa zamanda gelişir ve ismini gerçekten hak eder.

Not: Bu arada merak edenler için çıkışta o beni taa kapıdan çevirip uyaran park görevlisi yoktu piyasada ve hiçbir ücret ödemen çıktım. Bu da yine tuhaftı! O nedenle park ücretli mi, ücretsiz mi ben de bilmiyorum hâlâ.

tarihi-ankara-gari-gece-manzarasi

nasreddinhoca-heykeli-ankara-gari

ankara-gari-yht-içmekan-bankolar

ankara-gari-yht-giriş

ankara-gari-kroki-yerleşimplanı

ankara-gari-makettren

ankara-gari-tarihi-çan

tcdd-logo-ankaragari

vakifbank-biletmatik-gişeleri-ankaragari

ankara-istanbul-arasi-yht-hızlıtren-duyuru-afişi

ankara-istanbul-yht-projesi-türkiye-haritasında

yeniyapilan-garprojesi

Gökçek’in Ankaralı’ya verdiği ceza sona erdi

Bildiğiniz gibi Gezi olaylarından sonra kırılan altgeçit fayansları üzerinde 1 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen yaptırılmıyordu ve Melih Gökçek bunu katıldığı bir programda ilk ağızdan “özellikle yaptırmıyorum ve yaptırmayacağım” şeklinde belirtmişti. Neyse ki herhalde kendisi de bu görüntü kirliliğine dayanamamış olacak, fayanslar tamir edildi ve bu eza sona erdi. Aşağıda eski çirkin hali ve yeni durumu görebilirsiniz.

Ancak sizin de resimde görebileceğiniz gibi Büyükşehir’in eski camili logosu tamir edilmemiş veya kolayca kaldırılarak direkt mavi fayans ile kapatılmamış. Özellikle ve mesaj amaçlı böyle kırık bırakılmamıştır diye umuyorum keza bu aralar “yeşil sevenler = cami düşmanı” teması tekrar işlenmeye başlanıyor! Zaten buraya bir logo yerine diğer kuğulu alt geçitlerinde olduğu gibi Ankara’nın mesela Atakule sembolü veya bir Anıtkabir vb. manalı bir tema daha güzel olmaz mı?  Büyükşehir’in logosu gökyüzü hariç Ankara’da nereye bakarsanız zaten fazlasıyla var. Burası da varsın eksik kalsın !

kugulu alt geçit kırık fayanslar