Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Çöp meselesi ve çözüm önerileri

Aslında Türkiye’nin genelinde bir çöp problemi var. İnsanlarımız çöplerini plastik torba ile çıkarmaya başlayalı henüz bi 10-15 yıl filan olmuştur. Bazı şehirlerde/kasabalarda çöp poşeti kullanımı hâlâ yok. Tabii durum böyle olunca da tüm çöpün suyu ve diğer unsurlar sokaklara akıyo, çöpler aşırı kokuyor, biraz kalınca da yapışıyor ve temizlenmesi de bir o kadar zor oluyor.
Çöp olayı aslında gelişmişlikle ilgili bir durum. Çocuklarımıza çöpleri sokağa atmamalarını okullarda ve evde öğretiyoruz. Peki o zaman sokaklarımız neden hâlâ çöp dolu ?

Bunun en önemli nedenlerinden biri kağıt toplayıcılar veya çöp karıştırıcılar. Bu sektöre Suriyeli’lerin girişiyle tabii daha da canlandı ve çöplerin yanlarında park etmiş, dağılmasına ramak kalmış bir kamyonet ile çöpleri karıştıranları artık hergün daha sıklıkla görmeye başladık. Sadece karışırsalar iyi bir de çöpleri oraya buraya saçıyorlar akebinde de saçılan parçaları sokak köpekleri gelip daha da saçıyor. Tabii bunları toplamaya gelen belediyeler de böylesine saçılmış çöplerin hepsini doğal olarak toplayamıyorlar ve kirlilik sürüyor.(Aşağıda bu çöp toplayıcılardan bir tanesini çektim arabadan, adam bana bağırıyordu “niye çekiyosun” diye o sırada 🙂 Durup açıklayamadım tabii)

Ankara çöp kağıt toplayıcıları
Diğer bir neden de çöp konteynır dizaynları. Bunları büyük çöpler sığsın diye üstten kapaklı yapıyorlar ama bu kapağı açan bir daha kapatmıyor. Çöpler konteynır içinde bile hep açıkta hatta bi de kapıcıların bazıları üşenip özellikle biraz ağır poşetleri konteynırların yanına garnitür olarak bırakıyorlar ki bu çok daha feci bi görüntü. Yani konteynır boş ama hemen yanında poşet poşet çöp yığılı ! Hele bi de yağmur yağması durumunda iş daha da vahim bi hâl alıyor keza bu sefer çöpler bir güzel yıkanıyor ve tüm bu pis sular yollara akıyor sonra da araç tekerlekleri ile şehrin her tarafına dağılıyor.

Gelişmiş ülkelerdeki çöp konteynırlarını daha önce İspanya gezim akebinde paylaşmıştım. Buna benzer yapıda bir konteynırı Çankaya Belediyesi yapmış ve Çankaya’da bazı sokaklarda görebilirsiniz. Öncelikle onları tebrik ediyorum. Gerçi metal yerine bunu plastikten yapsalarmış daha iyi olurmuş ancak herhalde bir bildikleri vardır ve bu metaller diğerleri gibi çabucak paslanıp görüntü kirliliği haline gelmezler diye ümid ediyorum. Yeni çöp konteynırlarının bence en önemli özelliği “üstten açılmıyor” oluşu. Böylece yağmur ve kar açık bırakılan konteynırının içinde birikemeyecek hem de kapak “bas/aç” sistemi ile olduğundan içerideki kötü koku ortalığa yayılmayacak diye düşünüyorum. Bu yeni konteynırların görünümü de çok güzel aşağıda bir tanesini fotografladım. Onun altında da 8 Ekim 2014’te blogumuzda yayımladığım yazıdaki İspanya’da çektiğim konteynır’ın resmini ve şu anda Çankaya’da yeni kullanılmaya başlayan konteynırı yanyana görebilirsiniz.

ankara-2015-cop-konteynirlari

ankara-cankaya-cop-konteynir-2015-2016

Çöp toplayıcılar bu yeni duruma nasıl ayak uyduracaklar göreceğiz. Ama ilk işleri kapağı kırmak olacaktır diye tahmin ediyorum. Sonrasında ise buradan sarkarak filan bir şekilde çöpleri dışarı çıkarmaya çalışacaklardır ama böyle bile olacaksa eskiye nazaran bence çok daha iyi bir durumdayız. (Ek olarak bazı noktalara ihtiyaca göre birden fazla konteynır yanyana da olsa bırakılmalı,  kapasite yetmediğinden  konteynırın yanında çöp tepeleri görmek hiçte hoş bi görüntü olmaz malûm, “kapasiteye göre konteynır yerleştirme” olayına belediyelerin özellikle dikkat etmesi gerekir.)

Aslında en iyisi bu çöp olayının şehir genelinde denetlenmesi ama bunun hakkındaki mevzuat nasıl işliyor onu bilemiyorum. Aslında her apartman keni konteynırına sahip çıksa en azından sitelerin önündeki güvenlikler bu tip çöp toplayıcılarına vb. müdâhale etse, bu bile bi nebze fayda sağlar diye düşünüyorum. Tabii kapıcılar da eğitilerek, çöpleri konteynırların içine tam olarak atmaları ve kapağı da kapamaları yönünde bilgilendirilmeli. Hatta kapıcı eğer apartmanın önündeki konteynırın kapasitesinden fazla çöp geliyorsa veya konteynır arızalıysa vb. durumlarda belediyeye telefon ederek ek konteynır veya olanın tamir edilmesini isteyebilmeli. Tüm bunlara uymayan apartmanlara ise belediye bir ceza kesilebilir mesela. Bu da caydırıcı olacaktır.

Çağdaş bir yaşam için çöpün düzgün yönetilmesi çok önemli. İnsan trafiğinin yoğun olduğu caddelerimizde özellikle, adım başı çöp kutuları olmalı, işyerleri kaldırımları, ağaç diplerini çöp yığma yeri olarak kullanmamaları yönünde uyarılmalı. Herkes çöpünü düzgün bi şekilde yok etmeli ve hatta çöp öğütücüleri, çöp sıkıştırıcıları teşvik edilmeli.

2016 yılına yaklaştığımız bu günlerde, daha çağdaş bir Ankara için şu çöp olayını çözelim artık. Biz Türkiye’nin Başkent’inde” çöp ve pislik” konulu yazılar yazmak istemiyoruz ! Buna mahâl verilmesin lütfen, Ankaramız temiz, sağlıklı ve güzel olsun.

Nefesiniz düşlerinizle demlensin, sonra seyreyleyin dünyayı

tavuskusu-tuyu-nefes-yasam-akademiHepimiz ve aslında canlı olan her varlık doğumumuz ile birlikte nefes almaya başlıyoruz ve bu son nefesimizi verene kadar programlanmış olarak devam ediyor. İki nefes arasında yaşadıklarımıza da hayat diyoruz. Nefes almak için özel bir çaba sarfetmediğimiz için de önemsizmiş gibi özensizce yapıyoruz ve bunun önemini de herşeyde olduğu gibi ancak kaybedince anlıyoruz.

Ufak bir çocuğa uyurken bakarsanız onun ne kadar huzurlu bir şekilde nefes alıp verdiğini deneyimleyebilirsiniz. Hatta uyurken onu uzunca bir süre izlemiş olanlarımız bile vardır keza bu huzur insanı iyi hissettirir gerçekten. Çocukken eminim biz de aynı onlar gibiydik ve nefes alıp verirken bu ritmi yaşanmışlıklarımızla bir süre sonra bozacağımızı ve hatta kaybedeceğimizi hiç düşünmedik bile! Ama tabii hayatımızın programı anne ve babamızın yanlış öğretileri, toplumdan aldığımız yanlış dersler, TV’de, gazetede gördüklerimiz, okuduklarımız ve daha bir çok dış unsurla bozulup kirlenirken ne yazık ki nefesimiz de düzensizleşiyor hatta benim durumumda bazen tamamen kesilebiliyordu! Hayat içinde ilerlerken bu kirlilik sadece nefesimiz üzerinde olmuyordu tabii, ruhumuz da kirleniyor ve kararıyordu adeta. Özellikle de hayat içinde bir inancımız yoksa veya bir arınma yöntemini benimseyemediysek bu kirlenme çok daha hızlı ilerleyip daha vahim bir durum alabiliyor. İşte hergün gazetelerde okuduğumuz içimizi burkan olayların failleri hep bu hayatın kirletmiş olduğu insanlar aslında! Onların içindeki çocuk ta aynen sizin ve bizim gibi doğdu ve tertemizdi. Sonra olanlar ile o çocuk büyüdü ve bizim suçlu olarak nitelendirdiğimiz kirlenmiş ruha dönüştü. Zaten hukuken de o çocuktur aslında idam etmek istemediğiniz. Çünkü o her çocuk gibi masumdur ve onu öldürmek varoluşunuza ihanettir bir nevi !

Şimdi gündemde bu kadar konu varken bu soyut konu nereden çıktı diye düşünenler için hemen söyleyeyim. Bu hafta sonu bir nefes seminerindeydim. Evet evet, ben de aynı sizin gibi düşünmüştüm. “Nefes’in semineri mi olur?” diye! Yıllardır uyku apnem olduğundan bir çıkış ararken hayatın karşıma çıkardığı birşeydi bu. Nefesle ilgili olduğuna göre ve apne de malûm ilintilidir düz mantığı ile bu seminere katılmaya karar verdim. Seminer bu hafta sonuydu ve bir otelin -2. katındaydı. Hatta “bodrum katta büyük ihtimâlle pencere bile olmayan bir yerde ne tür bir nefes olayı gerçekleşebilir acaba?” diye de düşünmedim değil, itiraf edeyim. Nefes denince benim aklıma hep açık hava geliyordu ve böyle bir önyargım vardı.

Önce gittiğim ortamı tasvir edeyim. Sanki kadınlar bir altın günü düzenlemişler, devamlı konuşma halinde olan bir dolu kadın ve aralarında konuşmadan adeta “biz ne yapıyoruz burada yav?” diye kendilerine sorarmışçasına etrafa şaşkınlıkla bakan 2-3 erkekten oluşmuş bir insan topluluğu düşünün. Kadınlar hazırlanan yiyecekleri tabaklarına doldurmak ile meşgulken bir yandan konuşuyor, yiyiyor ve gülüşüyorlar, ben dahil diğer erkekler ise biraz iğreti ve biraz da korku dolu bir şekilde ortamı izliyormuşuz gibi yaparak bunu farkettirmemeye çalışıyorduk. Hatta “acaba benim ağzıma dolmayı ne zaman ve kim tıkıştıracak?” diye düşünmüyor da değildik sanki! Keza daha önce hiç altın gününde bulunmamıştık ve tecrübesizdik bu konuda!

Seminer zamanı gelince içeri girdik ve olay başladı. Tekdüze bir başlangıçtı, bildiğim şeyler pozitif düşünce vb. konulardan bahsediliyordu ve bir sunu ile girizgâh yapılıyordu. Tam ben burada uyuklarım derken birden ayağa kalkmamız istendi ve müziğin sesi açılıverdi! Erkeklerin hayretle bakışları arasında neredeyse tüm kadınlar delirmişçesine dansetmeye başladılar. “Hah” dedim içimden.. “şimdi tam oldu işte!”. Günlerde karnı doyan kadınların yemekten sonra bu tip davrandıklarını annemden duymuştum ufakken. Hatta daha sonra koçlardan biri olduğunu öğrendiğim adama para bile yapıştırılabilir kıvama gelmişti. “Adamı da delirtmişler herhalde!” diye düşündüm. Feci bir enerjiydi, yani! Anlatılmaz yaşanır derler ya. Öyle bir durumdu tezahûr edenler. Bende çaresiz birkaç spor benzeri hareket yapmaya gayret gösterdim keza göbek atma baskısını ensemde hissedebiliyordum ancak iğreti ruh hâlim devam ediyordu. Neyse bu olay fazla uzamadı bir şarkı dozunda, yaklaşık 4-5 dakika gibi sürdü, dolma olayını atladık ve yerlerimize oturduk. Mutlu olmuştum ama garip bir düzeyde!

Sonra olanlar ise benim için yorucu ancak bir o kadar da eğlenceliydi. Hatta yorgunluktan ve “oksijen kafasından” yemek aralarında aç kurt gibi ne bulduysam yedim, 2 günde 2 kilo almışımdır kesin 🙂 Hani pikniğe gidersiniz de açık havada koşturur, yorulur ve bir kuzuyu bile yiyebilir kıvama gelirsiniz ya, benzer bir efekti burada yaşadım.

Benim için asıl seminer uzandığımız ve gözümüzü kapattığımız zaman başladı diyebilirim. Sadece nefes alıyorduk aslında ama teknikler, öğretiler ve arka plandaki müzik,koku vb. unsurlar ile mutlu/huzurlu oluvermiştim. Arada bir egzantirik tonlamalarla utopik bağırışlar gerçekleştiren kişilere kasılarak gülmelerimi saymazsak genelinde güzel, pozitif ve enerji verici bir deneyimdi.

melek-kanatlari-sembol-nefes-egitimi-ankara

Seminere katılanlarla ilgilenen bir dolu melek vardı aslında orada. “Melek” diyorum keza hepsi ayrı ayrı süperdiler. Onlardan bazılarını diğer katılımcılar üzerinde çalışırken göz bandımı aralayarak izledim ve özverilerini görebiliyordum ve hissedebiliyordum. İsteyerek ve yardımcı olmayı seçerek gelmişlerdi gerçekten, bu o kadar aşikârdı ki! Sırf bu güzellikleri görmek bile katılımcıları mutlu ve güvenli hissettiriyordu, buna eminim.

İnsan olarak aslında hepimizin içinde bir melek var diye düşünmeye başladım artık, ancak bunu ortaya çıkarmayı bilmiyoruz veya beceremiyoruz. Bazen de bir kalkan olarak mesela babamın yaptığı gibi asabi olmayı veya öyle görünmeyi seçiyoruz. Ya da benim yaptığım gibi mesafeli davranmak ta bu kalkanlardan biri aslında. Çok yazık.. değil mi? İnsanların içindeki küçük çocukta ve dünyada bu kadar iyilik varken  büyürken ruhumuzu yavaş yavaş kirletiyoruz hatta bazı durumlarda da kirletiliyoruz, sonrasında da diğer insanları bunu dışa vurarak olumsuz etkiliyoruz. Aslında hepimizde var olan kanatlarımızı bazen en yakınımızdakilere bile göstermiyoruz veya göstermekten korkuyoruz. Hrant Dink’in de hissettiği gibi aslında birer ürkek güvercin gibiyiz bu hayatta. Halbuki herkesin kendi gibi olduğu, korkmadığı ve özgür olduğu bir dünya ne kadar güzel ve temiz olurdu bir düşünün. Tassavvuru bile huzur veriyor…

Bu seminerin aslında bilincinde olduğum ama bilinçaltıma kabûl ettiremediğim şeyleri bir kez daha deneyimlememe sebep olduğunu ve o anlamında da muhteşem olduğunu söylemeliyim. Ankara’da ve hatta Türkiye çapında hafta sonlarında bir alışveriş merkezinden diğerine giderek vaktini pervasızca harcayan insanlarımıza bu deneyimi kendilerine hediye etmelerini kesinlikle tavsiye ediyorum. İki gün boyunca süren güzel duygularla uzun bir “nefes banyosu” yapmış ve arınmış hissediyorsunuz. Sonunda da en güzel ödül olan “çocuk gözlerinize” kavuşuyorsunuz. Berrak ve sonsuz gözler bunlar ve dünya bir başka güzel görünüyor bu temiz gözlerle bakılınca. Renkler daha parlak, her gördüğünüz insana sarılmak istiyorsunuz ve doğanın seslerini, kuş cıvıltılarını daha net duyabiliyor, muhteşemliği hissedebiliyorsunuz.

PS: Nefes ve Yaşam Akademisi’ne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

LED

Geçenlerde bir tünelden geçerken tünelin aşırı parlak olduğunu farkedince şaşırdım keza Ankara’da genelde bu tünel ışıklarının bazıları ya yanmaz, ya toztan görünmez veya aralıklı olarak yakılır. Bu tünel ise oldukça parlak ve tüm ışıkları yanar vaziyetteydi. Dikkatli bakınca pikselleri görebiliyorsunuz ve bunların led projektör lambalar olduğunun da farkına varıyorsunuz. Oldukça parlak ve güzeller aslında. Özellikle de böyle karanlık tünellerin iyi aydınlatılması önemli ve bu değişiklik hem sağlayacağı ekonomi hem de güvenlik açısından bence olumlu bir iyileştirme olmuş. Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür ediyoruz. Aşağıda resimledim sizin için.
ankara tünelleri led aydınlatmalı
Dün akşam Eskişehir yolundan şehire doğru dönerken yolun karanlığını farkedince bu seferde yol aydınlatma ışıklarını yol boyunca inceledim ve bu ışıkların neredeyse yarısının yanmadığını gördüm. “Peki bu ışıklar led yapılamaz mı ?” diye düşündüm haliyle! Keza böyle yüksekte olan ışıkları her seferinde değiştirmek te zor olsa gerek ve bu bile belediye üzerinde büyük bir yük. Halbuki led ışıkların ömürleri şu anda kullanılan ışıklara oranla 4-5 kat daha uzun ve bu da bakım maliyeti bir o kadar düşük demek. Bu direklerin de led ışıklara geçişi her anlamda daha mantıklı olmaz mı? Hatta ülke olarak şu eski akkor lambaları tıpkı Avrupa Topluluğunun seneler önce yaptığı gibi kökten yasaklasak ve ülke olarak led ışığa ivedilikle geçmeye karar versek süper bir transformasyon olur.

Led ampüller artık her yapı markette, hatta büyükşehirlerin çoğunda köşebaşı elektrikçinizde bile rahatlıkla bulunabiliyor. Üstelik fiyatları da öyle korkutucu değil ! 3 aydan daha kısa sürede kendini amorti etirecektir zaten hiç merak etmeyin! Bence artık hem belediyelerin, hem de ülke olarak bizim bu farkındalığı kazanıp led ışıklandırmaya geçmemiz şart. Bu ürünleri ülkemizde üretenler de artık vardır diye umuyorum keza fiyatlarını izliyorum ve her geçen gün ucuzluyorlar. Ya birileri bolca Çin’den ithal ediyor  ya da Türk firmaları bu işe girmiş olmalılar. Keza bu ampüller için öyle devasa bir teknoloji hamlesi de gerekmiyor. Led ampüller öyle tasarruflu ki, şimdi kullandığınız ve tasarruflu sandığınız şu spiral ampüller bile solda sıfır kalacaktır. Bir diğer güzel özelliği de, led ampüllerin ışıklarının yakıldığı anda tam olarak ortaya çıkması yani tüm ışığı almak için  floresan bazlı ampüller gibi dakikalarca beklemeniz gerekmiyor. Renk seçenekleri ve hatta kendi kendine renk değiştireni bile var. O konuda da sorun yok yani.

Ülkemiz ne yazık ki enerji fakiri. Kendi enerji kaynaklarımızla ne sanayimizi ekonomik olarak yürütebiliyor ne de şehirlerimizi aydınlatabiliyoruz ve bu yüzden de elektriğimiz çok pahalı. Eğer led ışıklandırma sistemleri ülkemizde yaygınlaşır, özellikle elektriği çok çeken fabrikalar, büyük firmalar ve hatta belediyeler bu aydınlatma türüne geçiş yaparlarsa en azından yurtdışına elektrik bağımlılığımızı bir nebze hafifletmiş oluruz. Bu geçişle emin olun evinizin elektrik bütçesini de hafifletmiş olacaksınız. Kendimden örnek vereyim, benim faturamda 1 ayda 19 TL  farketti. Tam 12 lamba değiştirdim ve değiştirdiğim lambalar da şu spiral, tasarruflu olanlardı. Eğer sizin evinizde veya işyerinizde hâlâ akkor lamba varsa, sizin 12 lambadaki aylık tasarrufunuz benden daha fazla olacaktır! Deneyin görün. Led ampüllerin de tanesini 9.95 TL, artık öyle pahalı da değiller. Ben geçenlerde bir marketten almıştım, benimkileri. Hesap ortada! Neredeyse iki ampül için ödediğim para 1 ay içinde yaptığım elektrik tasarrufu ile bedavaya geldi bile.

Tüm belediyelerimizin, fabrikalarımızın, hastanelerimizin ve yoğun aydınlatma gerektiren her noktanın 100% led ampüllere geçtiği bir Ankara hem daha aydınlık, hem de çok daha tasarruflu bir Başkent olacaktır diye düşünüyorum. Madem Belediye Başkanlarımız bunun farkına vardılar artık ve geçişi başlattılar bile, eminim diğer kamu ve özel kuruluşları da bu tip değişimleri kendilerine entegre edeceklerdir. Bunu ne kadar hızlı yaparsak o kadar çabuk tasarruf etmeye başlarız ve dış enerjiye bağımlılığımızı da azaltırız tabii.

Tavsiyem, LED’e geçiş için şu anda halen kullanmakta olan çağdışı ampüllerinizin tükenmesini beklememeniz yönünde. Keza düşünürseniz beklediğiniz her gün elektrik şirketini kazandırmaya devam ediyorsunuz. Hele o ampülü ısraf ederim diye hiç düşünmeyin, gönül rahatlığı ile eski ampülünüzü ömür boyu bir daha görmemek üzere tarihin derinliklerine doğru çöpe atın gitsin. Akkor ampülün her gün yanması sizin bütçenize çok daha büyük zarar, buna emin olun.

Haydi Ankara, daha yeşil bir şehir, daha aydınlık bir Başkent için bugünden tezi yok, LED’e geçişi başlatalım.

Ankara’nın en iyi eğlence mekânı, Meşrep Plaza – Balgat

meşrep logoGeçenlerde bir şirket yemeği için bu mekânda bulundum. Burası eski “Piyano” isminde bir mekândı. Şu an işletmesini Meşrep isimli Ankara’da daha önceden diğer mekânları ile tanıdığımız bir şirket devralmış. Meşrep Plaza ismi ile anılan mekân Ankara’nın tam ortasında; Balgat’ta. Park yeri problemi yok ve park ücretsiz üstelik vestiyer servisi de yine tamamen ücretsiz bunu öncelikle belirteyim keza bu diğerlerinde bulamayacağınız güzel bir özellik.

Mekâna ben akşam 7:30 gibi gittim ve henüz hiç bir şey başlamamıştı, mecburen geyik gibi beklemek zorunda kaldım :/. Operasyon 8:30-9:00 gibi başlıyor ve insanlar da bu saatlerde geliyorlar aslında, keza burası sabah 2:30’a kadar açık. Diğer mekânlar en geç 1:00’de kapanırken burası bağımsız bir alan olduğundan sabah 2:30’a kadar bilfiil çalışıyor. Bunu bizzat deneyimledim, 2:20’de mekândan çıktığımda, müzisyen halâ şarkıya devam ediyordu. Ortam sade döşenmiş, siyah beyaz ağırlıklı ancak led ışıklandırma ile gece çok daha güzel bir görünüm alıyor. Bu ışıklar gece boyunca da değişerek güzel ambianslar yaratıyor. Müzik olarak ta önce Alaturka başlıyor, bu arada yemeğinizi yiyiyorsunuz ve sonrasında ise Pop’tan Ankara havasına kadar her türlü müzik çalıyor. Aralarda da yabancı müzik tercih edilmiş. Garsonlar nazik ve gayet ilgililer. Mekânın işletmecisi de düzgün ve pozitif bir insan, genellikle eğlence mekânlarında görmeye aşina olduğumuz mafya görüntülü, suratsızlardan değil.

Biz C.tesi gecesi oradaydık yerli içki ve yemekler vb. dahil kişi başı 75-90 TL civarında gününe göre değişen bir ücret ödüyorsunuz ki bunu tam olarak hakediyor burası, pahalı değil kesinlikle. Ortam basık ve iç daraltıcılıktan uzak ferah bir tavan ve masa geçişleri bile düşünülmüş, masalarda “m” amblemli runner olarak bilinen örtülerden serili gayet şık. Yemeklerini de beğendim hem et hem tavuk olan bir sıcak tabağı öncesinde içli köfte-sigara böreği ara sıcak ve bolca da meze geldi. Tabii sonrasında da güzel bir meyve tabağı. İçkileri de tamamen orjinal direkt şişeden boşaltıyorlar diğer bazı mekânlar gibi bardaklar dolu bir şekilde gelmiyor.

Ankara’da şu ana kadar gittiğim en güzel eğlence mekânıydı diyebilirim. Çok eğlendik, hiç bir olumsuzluk yaşamadık. Başkentimiz güzel ve nezih bir eğlence mekânı kazanmış diyebilirim, umarım böyle devam eder ve bu kaliteyi hiç bozmazlar.

Adres: Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu Terası Türkocağı cad. Balgat / Ankara
Telefon :0 (312) 438 55 53 – 54

Size burada çektiğim bir resmi de paylaşayım, fikir versin.

ankara eğlence mekanları, meşrep

 

 

Yeni Kırmızı Dikmen Köprüsü’nden manzaralar

Bildiğiniz veya bilmediğiniz üzere Park Vadi Evleri yapılırken 3. Etap’ta Dikmen ve Çankaya’nın Yıldız semtini  birleştiren bir köprü yapılmıştı ve bu köprü sadece karşı tarafta yani Dikmen tarafında bulunan Park Vadi Evleri’ne özel olarak tasarlanmıştı ve sadece burada yaşayanlar bu köprüyü kullanabiliyordu.

Geçenlerde yapımı biten yeni köprü ise bayağı bir otoyol gibi kullanılıyor. İki taraflı olarak trafik Dikmen’den Çankaya’ya ve diğer yöne aktığı gibi bu köprü diğerine oranla çok daha büyük ve geniş.  Aşağıda bu kırmızı köprünün bir resmini sizin için çektim.

yeni-yapilan-dikmen-koprusu

Bu tabloya bir arkadaşımın evinden bakarken fotograf makinası ile biraz yaklaştırınca bu köprünün altında bulunan çöpler ve şu anda çoğunlukla Suriye’lilerin yaşadığı terkedilmiş gecekonduları da görmeniz mümkün. Aşağıda mesela bir Suriyeli grup pet şişe toplama işine girmiş ve yanlarında bulunan pet şişe dağını görebiliyorsunuz.

petşişe-toplayıcıları-çankaya

Ya da diğer taraftaki gecekondular ve köprünün altında biriken çöp alanı da yine köprünün görünümünü bozuyor.

koprüaltı-çöpler-dikmen-vadisi

İçinde bulunan bakırı çıkarmaya çalışan kablo hırsızlarının düzenli olarak yaktığı kabloların yaydığı siyah duman ile çöp kokusu karışımı bir rayiha ile de burada kokudan dışarıda durmak ta bir o kadar zorlaşıyor tabii zaman zaman. Köprü görüntüyü geliştirmiş ama kokuya çare yok henüz! 2014 Ankara’sından güzel ve çirkin, ikisi bir arada manzara. Bana hissettirdiklerini ve gördüklerimi paylaşmadan geçemedim.

Ankara’da yeni hız sınırı 82 km.

Ankarada-hiz-siniri-82-90-km-tabeleasi-belediye-iscileri

Ankara’nın artık yeni bir hız sınırımız var. Dikkat ettiniz mi bilmem ama yollarda artık üstteki gibi yeni tabelalar eklendi ve otomobiller için hız sınırını 82km olarak arttırıldı. Eski hız sınırı 70’ti, ama tabii kimse örneğin Eskişehir yolu’nda 70 ile gitmiyordu. Sadece mobese kameralarının olduğu noktada 70 civarına düşüyor sonra 110-120 km minimum hızla basıyorlardı  gaza! Bu karar ile getirilen 82 km hız sınırı aslında yine çok düşük ama en azından kamera noktalarındaki yavaşlama 12 km daha az olacağından o bölgelerdeki trafik biraz daha rahat seyredecektir.

Daha önceki birkaç yazımda da belirttiğim gibi, bu devirde ana yollarda, çoğu yeni arabalar kullanan Ankara’da hız sınırı 120km civarında olmalı bence. Burada aslında hız sınırı koymak ile vatandaşları yavaşlatmış olmuyorsunuz, insanlar zaten çok daha hızlı gidiyorlar. Yani “hız felâkettir” mentalitesi hız sınırı tabelası koymakla önlenmez aslında, bu bir eğitim meselesidir. Ama nedendir bilinmez biz ceza yöntemini seçiyoruz. Hem ana yollarda asıl yavaş giden insan kaza yaptırır ve bu nedenle gelişmiş ülkelerde bir alt sınır da vardır ve o sınırın altında bir hızla kullanmakta yasaklanmıştır.

Eskişehir yolunda 70 km hız sınırı zaten başından yanlış bir karar. Bence burada amaçlanan ”insanlara nasıl ceza yazarız ?” mentalitesi ile Trafik Vakfı’na aktarılan paralar. İnternet’te yayılan bir dedikoduya göre de bu paralar Trafik Vakfı paravanlığında makarna, kömür vb. erzak olarak, vatandaşa belediye yardımı adı altında veriliyormuş. Yani bir nevi zenginden (tabii her arabası olanın zengin olduğu varsayımı ile) çeşitli taktiklere para söğüşleyip, belediye hizmeti adı aldında, belediye logolu ambalajlarla fakire yardım yapılıyormuş. Tabii o zamanda bu yardım senaryosunda krediyi ve sonucunda seçim zamanı da oyları kazanan Büyükşehir Belediyesi ve dolayisiyle onun partisi oluyor. Güzel taktikmiş tabii, eğer doğruysa!

Ne diyeyim artık ben buna, “Durmak yok, gaza basmaya devam!”.

Hayat Bayram Olsa

Uzun süredir izlediğimiz en pozitif ve mutlu seçim reklamı olduğu için

bu video’yu 2014’ün en iyi seçim reklam videosu seçiyoruz.

Şenay’ın 70’li yıllarda çok popüler olan şarkısı ile CHP’nin Büyükşehir Belediye adayları söylüyor.

Sevabı olmayan, Belediye Reklam Hayratları

ankara-5-kapiReklam sektörü malûm bu aralar fazlaca çalışıyor, Belediye seçimleri dolayisiyle Belediye Başkan adayları, ANGIAD seçimleri dolayisiyle buraya başkanlık için yarışanlar ve hatta Belediye Meclis üyeliği için bile reklamları çeşitli ortamlarda görüyoruz. Bu reklamların, panolarda olanlarına diyecek bir şey yok. En azından bunlar planlı ve göz estetiğini fazla tırmalamıyor ancak bunların dışında yapılan tuhaf reklam kampanyalarına açıkça itirazım var. Amaç seçim için veya açılış için bile olsa gereğinden fazla ve insanların gözünün içine sokulan afişler ve duyurular hem can sıkıcı, hem de hiç estetik görünmüyor. Ankara Büyükşehir bu tip absürt reklamlarda önde giden belediyelerden biri, hemen her olaya veya yere bir reklam sıkıştırmayı çok iyi biliyorlar. Ankara’da her nereye dönseniz Büyükşehir Belediyesi reklamını görebilirsiniz. Sağda solda panolar, yollarda tretuvar taşlarında Belediye Amblemleri (şu mahkeme tarafından iki versiyonu da iptal edilen amblem hem de), park ve bahçelerde totemler, köprülerin giriş ve çıkışlarında, sözde halk ekmek tanıtımı yapan istinat duvarı reklamlarının yanında korsan olarak, bu aralar bir de binaların üzerinde, tabii çocuklara dağıtılan topların üzerini ve fakir ailelere dağıtılan kömür torbalarının üzerini saymıyorum bile. Henüz reklamlarını göğe yazamıyorlar, ama eminim bunun da bir çaresine bakarlar yakında. En son icadı da yine blogumuzda paylaşmıştık. Malûmunuz “asfalt reklamları”, Belediye’nin son buluşu. Bir de bu reklamları o kadar büyük bir hızla yapıştırıyorlar veya boyuyorlar ki değme reklam şirketleri ellerine su dökemez!

Tabii ki seçim dolayisiyle afiş asılması veya bayraklar vb. aşırıya kaçmadıkça o havaya girmek açısından güzel. Ama biz bunun çok daha fazlasını hemen her dönemde Ankara’da normal günlerde bile görmeye alıştığımız için seçim sırasındaki Büyükşehir’in yaptığı ek reklamlar pek gözümüze görünmüyor artık, keza Ankara’nın dağı taşı Büyükşehir Amblemi ve reklamları ile dolu. Şimdi bir de Ankara’ya giriş kapıları yapılıyor biliyorsunuzdur, 5 kapı ile Ankara’nın girişlerinde bir güzellik sağlanmaya çalışılıyor. Benim tahminim, burada da dev harflerle “Ankara Büyükşehir Belediyesi” yazdıracaklardır ve tabii logolar filan burası da yeni bir reklam alanı haline gelecektir. Üst geçitlerimiz bile reklamcılara satılmışken böyle bir fırsatı kaçırmayacaklardır diye tahmin ediyorum. Halbuki, bu kapılara Büyükşehir’in “Pisi” veya “Cami” amblemleri yerine “Türkiye’nin Başkenti Ankara’ya Hoşgeldiniz” veya çeşitli dillerde “Hoşgeldiniz” vb. bir mesaj yazılsa çok daha iyi olmaz mı? Madem Belediye olarak estetik bir iş yapalım diyorsunuz, bari bunu gerektiği gibi kullanalım. Ya hiç bir şey yazmadan bırakılsın, ya da buraya diğer şehirlerden veya ülkelerden gelen insanlara yönelik bir mesaj yazılsın da bir anlamı ve işlevi olsun! Tabii bunu yaparken profesyonel bir mimara danışılıp bu kapıların tarihi ayrıntısı ve görselinin önüne geçmeyecek şekilde planlanması önemli. Bakalım göreceğiz burada yapılacak reklamları veya belki de bahsettiğim gibi, Büyükşehir bu sefer bizi şaşırtacak ve reklamsız bir kapı yaptıracak! O da olabilir.

Merak ettiğim konulardan biri de bir vatandaş olarak düşününce aslında bu reklam harcamalarının finansmanı. Acaba, kendi reklamları için giderleri Sn. Gökçek cebinden mi karşılıyor, (ki eminim bunu finanse edecek gücü vardır) yoksa bu bir Belediye harcaması olarak mı yazılıyor ve bize mi faturalandırılıyor? Herkes’in cevabını duyar gibiyim . Eğer bu gerçekten de düşündüğümüz gibiyse, buna kesinlikle karşıyım! Neden herhangi bir Belediye Başkanı’nın reklam kampanyasını halk olarak biz finanse ediyoruz ki? Ankara’nın bu parayı harcayacak daha önemli projeleri yok mu? Paramız çok ta bu tip hayır işlerine mi girmeye karar verdik? Kaldı ki bu hayırın sevabı da yok!
Bana kalırsa bir kanun ile hâli hazırda görev yapan tüm Belediye Başkanları’nın şahsını Belediye bütçesinden, Belediye logosunu yanına usulen yapıştırarak reklam yapması, kamuya açık ve kamu malı olan alanlara belediye arması, logosu, amblemi, yazısı vb. konulması engellenmeli. Belediye’nin görevi dahilinde yaptırdığı her eser zaten orada yaşayan insanların malıdır, buraya bir logo koymanın reklamdan başka ne anlamı olabilir? Varsın yeni seçilmeye çalışan Başkan adayları reklam yapsınlar. Belediye Başkanları zaten inşa ettikleri güven ve o şehir veya ilçede yaptıkları eserlerle en büyük reklamı Başkan oldukları süre içinde seneler boyunca yapıyorlar ve bunu da herkes görüyor. Seçim günü gelince de bunun bilincinde olan halk yapılanı takdir eder ve ona göre oy kullanır zaten. Belediye’nin elindeki iş gücü ve bütçesini bu tip işler için kullanması bence hem yeni seçilecek olan adaylara “orantısız güç” uygulanacağından bir haksızlık oluşturuyor, hem de Belediye’nin bütçesi (dolayisiyle bizim vergilerimizden gelen para) gereksiz yere harcanmış oluyor. Kendisine ve eserlerine güvenen Belediye Başkanları reklamsız bir şekilde tekrar seçilebilirse işte o zaman, o Başkan’ın hakkını teslim etmek ve tebrik etmek gerekir. Her nasıl ki yurtdışında, gelişmiş ülkelerde, mesela Londra’da Londra Belediye Başkanı’nın reklamı hiç bir köprü, taş, istinat duvarı vb. yerlerde bulunmuyorsa veya Amerika’da ilgili belediyelerin logoları asfaltlara yazılmıyorsa, bu tip devasa ve absürt Belediye reklamları sadece bizim Belediyecilik anlayışımızın az gelişmişliğini perçinlemekten daha öteye gitmez.

Ama tabii durum ortada, Belediye Başkanımıza göre biz zaten o kadar ileriyiz ki, Başkan’ın seçim sloganı “Ödüller Şehri Ankara”. Yani o kadar ileriyiz ki, Dünya’daki çoğu ödülü zaten toplamışız! E daha ne istiyorsunuz, be kardeşim.

“Biz yeşili severiz, dikine bile dikeriz” mesajı

Sizin de dikkatinizi çekmiştir. Sanki Ankara’nın her yeri yemyeşil, bir duvarlar kalmıştı onları da yeşertelim diye düşünen Büyükşehir Belediyesi yeni bir çalışmaya imza attı, bu aralar. İstinat duvarları‘na sadece reklam yapmıyoruz, arada yeşillik te var şeklinde bir düşünüş yaratma çabası ile Dünya’da örneğini görmediğim bu yeni tür çiçeklendirme stiline başlandı. Bu belki “biz yeşili seviyoruz” sadece yatay değil, dikey olarak ta (iki boyutlu-2D) yeşillendiriyoruz amacında bir görünüm yaratma ürünü olabilir. Ya da, siyasi amaçlı “gezi olayları” ile yeşile düşman Belediye görüntüsünü, yeşilin çivisini çıkartarak örtbas etme girişimi de olabilir.
Bence bu yatay seralar siyah boruları ve yakında solacak çiçekleri ile eskidikçe artan çirkin bir görüntü oluşturacak. Zaten bunların gerçek çiçek oldukları bile uzaktan anlaşılmıyor, keza çiçeklikler ve çiçekler çok küçük. Uzaktan bir halı saha materyâli gibi duruyor, taa ki yanına gidince veya “çirkin siyah su borularının bir amacı vardır!” diye düşünerek mantık ile gerçek olduğuna kani oluyorsunuz.

Bu yapıtların! birkaç resmini çektim sizin için.
duvar-yesillendirme-ankara-belediye

ankara-istinat-duvari-ciceklendirme

Evet, hepsi gerçek çiçek ve tek tek tüm sekmeye ayrı ayrı boru çekilmiş. Buna harcanan masraf ve bakımı için harcanacak zaman bence görüntüsünden çok daha fazla değerli. Eğer Belediyeler yeşillendirilmek amacında iseler, eminim Ankara’da çok yerde yatay yeşillendirme yapılabilir, bu tip yeşillikler ise seçimler öncesi özellikle yapıldığı bariz olan, gereksiz kaynak kullanımından ibaret hareketler.

Reklam’ın çivisinin çıktığı an. İstinat duvarı reklamları

Müjdeler olsun artık yeni bir reklam türümüz var. İsmi ise “İstinat duvarı reklamları”. Sanki panolar, direkler, afişler, üstgeçitler, gazeteler, dergiler, taksiler, otobüsler, minibüsler, google ve hatta internet’in her tarafı yetmezmiş gibi. Şimdi de Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından icat edildiğini düşündüğüm “İstinat duvarı reklamları” devrinin başlamış olduğunu ibretle görüyoruz.
En yakın örneği vereyim; Konutkent girişine bir üstgeçit yapıldı, bir kaç ay evvel, buna önce “Asfaltınız Hayırlı Olsun, Büyükşehir Belediyesi, İ. Melih Gökçek” afişi asıldı ki artık buna alıştık bir nevi. Sanki asfalt dökmek Belediye’nin asli bir görevi değilmiş gibi! Asfalt işi tamamlanınca, buraya çekilen İstinat duvarına demirden paslı bir iskelet çakıldı ve yeni buluş kendini göstermeye başladı. Sonrasında tahtalar filan veeee alttaki resimde de görüldüğü üzere eni istinat duvarının tüm boyunca süren, boyu ise yine bu boy oranında veya daha yüksek devasa reklam panoları oluşuverdi. Tabii bu aralar, ilk reklamlar da asılmaya başlandı. Aşağıda sizin için resimledim.

ankara-buyuksehir-istinat-duvari-reklam-panolari

Büyükşehir Belediyesi zaten hemen her tarafta reklamını yapıyor, hatta geçenlerde Dikmen Vadisi’ne doğru bir restoran’dan bakıyordum. Köprü’nün üstünde bile “Ankara Büyükşehir Belediyesi” yazıyor, gözümü öbür tarafa çevirdim bu sefer de yeşilliğin üstüne yeşilliği ve taşları kullanara kocaman yine aynı şeyi yazmışlar. Asfaltlardaki pisi reklamlarını hiç saymıyorum bile!

Belediye’lerin kendilerini tanıtmasını anlıyorum ama bunu abartmanın bir antipati yarattığı gerçeğini de yadımsamamaları lazım bence. Eskişehir gezimi birkaç ay evvel, bir başka yazımda anlatmıştım. Sn. Büyükerşen, şehri o kadar güzel yapmış ve yeniden yaratmış ki zaten hizmetleri onun reklamını o istemeden yapıyor, etrafta ise hiç öyle Ankara’da olduğu gibi devasa reklamlar görmüyorsunuz. Onu bırakın, çöp tenekelerinin üzerinde bile bu tip reklamsal ibareler yok. Bence asıl başarı budur.

Belediye Başkanlarının Eskişehir’e gidip örnek almalarını ve görüş açılarını buna göre revize etmelerini yürekten diliyorum. Bence şu yerel seçimlerin arefesinde, başkan adayları’nın mutlaka bu ilimizi ziyaret etmeleri lâzım. Umarım biz de, bir gün Ankara’mızda Eskişehir benzeri görünümler elde edebiliriz. Keza şu anda reklama ve estetikten yoksun küt beton binalara boğulmuş vaziyetteyiz ki, sormayın gitsin!