Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Güven, mutluluk ve dilencilik

Güven, insanın hayatında çok önemli bir unsurdur. İnsanlar önce çekirdek ailesindeki fertlere, sonra arkadaşlarına, akrabalarına ve en üst halkadada devlete bile güven duymak, kendini sevilir, korunur ve mutlu hissetmek ister. Tabii bunların devlet ile ilgili olanlarında gelişmesini tamamlayamamış ülkeler sorun yaşarken aile fertlerine, akrabalara ve hatta arkadaşlara güven konusunda pek bir problem olmaz. Gelişmiş olan ülkelerde ise, devlet oturmuş, hukuk bağımsız ve devletin unsurları güzel işlerken bu sefer de yaşayan insanlar aile fertlerine güvensizlik, akraba ve arkadaşlarına güvensizlik yaşarlar. Bizim gibi gelişmesini bir türlü tamamlayamamış ülkelerde ise devlet malûm durumdayken, aile kavramı ve arkadaşlık ilişkilerindeki güven hâlâ kısmen de olsa korunabilmektedir.

Peki eğer mutluluk için “güven” bu denli önemliyse neden bunu mükemmel bir şekilde sağlayamıyoruz? Neden devlete güvenemiyoruz mesela, neden diğer insanlara güvenemiyoruz veya bazı durumlarda en yakın akrabalarımıza bile güvenmekte sıkıntı yaşıyoruz ? Acaba, teknoloji bizi biribirimizden uzaklaştırırken herşeyin bilinir olması ve bilginin kolayca elde edilebilir olması, insani davranışlarda izolasyon ve sosyal ilişkilerde problemler mi yaratıyor? Üzerinde düşünmek ve ülke mutluluğu için adımlar atmak lazım diye düşünüyorum.

Geçenlerde yaşlı bir amcayı arabama aldım. Yardım edeyim gideceği yere götüreyim diye, malûm havalar soğuktu. Bana “Polatlı’da yaşadığını” ve “oraya dönmek istediğini” söyleyince “amca ben seni garajlara bırakayım” dedim. “Tamam” dedi. Yolda bana tüm hayat hikayesini anlattı. Varınca da bana “Evladım benim hiç param yok. Otobüs için bana biraz para verir misin?” diye sorunca tereddütsüz hemen yetebilecek bir para verdim ve bir insana yardımcı olmanın mutluluğu ile günüme devam ettim. Aradan 2 hafta filan geçti. Dün arabamla tekrar aynı yoldan işe gelirken birde ne göreyim! Aynı amca, aynı yerde ve yine üşüyormuş gibi! yapıyor. Yanına yanaştım, gülümsedim ama bişey söylemedim. Herhalde beni hatırlayamamış olacak ki, arabaya bindi, selamlaştık, yolalmaya başlayınca bana yine aynı hikayeyi anlatmaya başladı, iyi mi 🙂 Ben dinlerken gülümsüyordum ama adam acıklı bişey anlatırken benim gülümsemem de biraz tuhaf oluyordu. Tüm hikayeyi bildiğim için kendime engel olamıyordum ama! Sonunda amcaya açıkladım durumu. Adamın yüzü bile kızarmadı. Söylediği şuydu. “N’apayım oğlum bende bu işi yapıyorum” şeklinde bir itirafta bulundu en son ve “sen beni yol kenarında indir” dedi. Neyse ki bu sefer ek bir para istemedi. O kadar da yüzsüz değilmiş diye bir nebze sevindim ama sonra da kızdım bu olanlara! Kendime de, adamın bu duruma düşmesine de. Hatta, Belediye’ye bile kızdım!

Ankara’da “size bir şey söyleyebilir miyim?” diye yanaşan dilencilerden artık gına geldiği için dilenciliğin bu yeni versiyonu da haliyle sinirlendirmişti beni. Zaten mendil satma bahanesi ile dilencilik yapanlar sayesinde arabanızda kendinizi kötü hissediyorsunuz. Para verseniz bir türlü, vermezseniz bir türlü. Yanınızda başkaları varsa ve arabanız da biraz yeniyse hele adamlar işi iyice azıtıp sizi adeta onların yanında rezil etmeye çalışıyorlar ve iyice yapışıyorlar. Bir eğlence mekânından çıkarken mesela hemen atlayıp sizin eğlendiğiniz o günü kötü bir anıya çevirmek için adeta rezillik çıkarabiliyorlar. Adama “hayır” dediğim için kendini yere atan ve sanki ona vurmuşum gibi yerde debeleneni bile biliyorum ben. Bide üstelik o gün yanımda 3 arkadaşım vardı, adam o kadar güzel rol yapıyordu ki arkadaşlarım bile ona inandılar, asıl ona yanıyorum ben! Siz yatın kalkın şu Tunalı’da veya metroda müzik çalıp para toplayan versiyonlarına dua edin. En azından onlar insanı müzikle mutlu ediyorlar ve pasifler. Aktif dilenciler en kötü versiyonu. O versiyon güveninizi kötüye kullanıyor ve farkında olmadan aslında güvensiz bir toplum için tohumlar ekiyorlar.. her gün yılmadan.

Hele şimdi bir de Suriyeli dilenciler türedi biliyorsunuz. Kesin rastlamışsınızdır. Bunlar genellikle çoluk çocuk çalışıyorlar. Çocuklar biraz Türkçe konuştuğu için onları kullanarak para topluyorlar. Yada Türkçe bilen birine “Açız” veya benzeri bir pankart yazdırıp size onu gösteriyorlar. Ama söyleyeyim Suriyeliler Türk versiyonlarına göre çok daha etik davranıyor. En azından “hayır” denince, laftan anlayıp bir sonraki kurbana yöneliyorlar. Türk dilenciler çok yaratıcılar ve rol yapma, kıyafet değiştirme, duygu sömürüsü konusunda üstlerine yok. Son keşfettikleri numara mesela soğuk havalarda “lüx semtlerin çöplüklerine çocuklarıyla gidip sanki çöpten yiyecek topluyormuş gibi yapmak” ve diğer versiyon ise “tüm aile olarak kaldırımda ateş yakarak sanki kalacak yerleri yokmuş orada kaldırımda yatacaklarmış” hissiyatı ile duygu sömürüsü yapmak. Bunlar 2016-2017 model! Yeni çıktı. Çeşitler her geçen gün gelişiyor. Bu konuda çok yaratıcılar şimdi bak, haklarını teslim etmek lazım.

Geçenlerde Bolu’daydım. Şaşırdım! Keza burada dilencilik yok. Biraz soruşturunca, Belediye dilenciliğe karşı her tarafa afişler yapıştırmış ve whatsapp hattı oluşturmuş. Dilenciyi görünce resmini çekip bize atın. Biz çaresine bakarız diyorlar. Çok güzel bir uygulama olmuş bence. Burada en yoğun caddede bile örneğin bir Tunalı’da yapamadığımız gibi rahat rahat yürüyebildik. Bir kişi bile “size birşey söyleyebilir miyim?” demedi. Zaten bir insan bir insana neden bu soruyu sorar ki? Ne söyleyeceksen söyle direkt! Benim tahminim değişik yaklaşma çeşitlerini deniyorlar ve bu cevabı “evet” olan sorulardan biri.

Hemen burda arkadaşımın başına gelen bir olayı anlatayım. İnsanların dilenciler ve bol ağlamalı/ dövünmeli haberler yüzünden ne duruma düştüklerini daha iyi anlayın. Arkadaşım Ankara’dan İstanbul’a giderken benzini bitmiş yolda kalmış. 1 saat otostop yapmış kimse durmamış. “Gelen geçiyor, gelen geçiyor” diyor. Aslında istanbul’a da neredeyse girmek üzereyken olmuş bu olay üstelik. Yani öyle dağ bayır filan değil. Neyse ordan buradan atlayıp otobandan çıkmış, bir benzinci bulmaya çalışırken. Yolda 3 değişik kişiye “Pardon, bişey sorabilir miyim?” benzeri bir söz ile yaklaştım” diyor. Bu kişilerin birincisi elini kaldırdı ve bişey söylemedi. Sonraki adam arabadaymış. Arabaya yanaştım sorayım diye ama arabadaki adam pencereyi bile açmamış. Sonuncusu ise bir kadınmış ve ona yanaştığında ise “Pardon bakar mısınız?” benzeri bir sorusuna cevap “bakamam” olmuş. Durum bu yani ! Artık insanlar o kadar bu tip sömürülere maruz kalmış ki insanın insana olan güveni bu seviyeye gerilemiş ne yazık ki! Neyse Allahtan, 4. sorduğu kişi cevaplamış ve yolu göstermiş de benzinciyi bulabilmiş. Konuşurken aksandan merak edip sorunca adamın Suriye’li olduğunu oralarda bir restoranda garsonluk yaptığını öğrenince ise iyice şaşırmış tabii! “Sağolsun Suriyeliler bizi dışlamıyorlar” dedi. Güldük beraber, ibretlik halimize.

İstanbul, Ankara gibi en büyük iki şehir arasında vuku bulan bu olay bence gerçekten de ibretlik. İnsanlar o hale gelmiş ki artık güven sıfıra yakın ve dilenciliği çözemezsek bu güvensizlik her geçen gün daha da kötüye gidecek gibi duruyor ve tabii mutsuz insanların sayısı da hızla artacaktır kaçınılmaz bir sonuç olarak. Zaten insanlar ekonomik sıkıntılar içindeler, birde üstüne bu faktör eklenince sadece daha da az mutlu oluyoruz, daha az güvende hissediyoruz, insanlara kötü önyargılarımız artıyor.

Bolu, Eskişehir, İzmir dilenciliği çözme yönünde bir adım atmışlar bunu şehre gidince hissediyor ve insanların yüzündeki mutluluk artışını da gözlemleyebiliyorsunuz ama diğer illerin durumu acıklı.

Yani nedir abi ! Koca Türkiye Cumhuriyeti olarak biz bu dilencilere bakamıyor muyuz? Suriyelilere bakıyoruz da, Türk ihtiyaç sahiplerine neden bakamıyoruz? Öncelikle Ankara Büyükşehir olmak üzere tüm belediyelerden
• Türkiye çapında bir seferberlik ile gerçekten yardıma muhtaç olanlara yardım ellerini uzatmalarını.
• Kurban kesmek için Afrika’ya filan giden aşırı müslüman işadamlarının bu yardımlarını Türkiye’de paraları buharlaştırmayacak bir fona bağışlamalarını
• Diğer işadamlarının “dilencilik ile mücadele” adı altında bir fon yaratarak dilenciliği 2017 yılında bitirmelerini,
• dilenciliği bir meslek haline getiren dolandırıcıların da cezalandırmalarını
istiyoruz blogAnkara olarak. Bu kadar NET.

Ankara’da yol/kaldırım kalitesi ve kontrolü

Bir arkadaşım inşaat mühendisi ve müteahhitlik yapıyordu Ankara’da. “du” ekini kullandım keza yakın zaman önce iflas etti ve bir dolu davalar içinde boğuşuyor ne yazık ki! Geçen gün sohbet ederken konu şu Ankara’da bir türlü tam olarak yapılamayan kaldırımlara geldi. Yapılamayan diyorum keza örnekleri çok. Hatta en yakın örneği Tunalı, Bestekâr ve Tunus caddelerinde yapılan kaldırımlar. Bu kaldırımlar daha yeni yapılmasına rağmen ve hatta bazıları henüz bitmiş olmasına rağmen dikkatli bakarsanız buradaki işçilikle ilgili bir dolu hatayı hemen görebiliyorsunuz. Ben biraz bakındım ve ilk bakışta benim tespit edebildiğim problemler şunlar oldu:

  1. Kaldırım taşları sabit değil ve oynuyorlar.
  2. Kaldırım taşlarının arasına derz niteliğinde olması gereken kum atılmamış ve bu alanlara sigara izmaritleri ve diğer çöpler girmiş. Bu da berbat bir görüntü oluşturuyor.
  3. Bazı noktalarda kaldırım taşları çıkarılmış ve kaldırım yanında öyle duruyor. Kaldırım bu noktalarında da delikler üzeri bir materyalle örtülü bir şekilde bırakılmış.

Ve tabii daha kaldırımların tümü bitmeden hemen üzerine delik açmalar başladı bile. Bunları yapanlar, kâh apartman görevlileri, kâh yeni inşaat sahipleri hatta bazen belediyenin bizzat kendisi bile olabilyor. Benim tahminim yapılması gereken bir alanı unutuyorlar, atlıyorlar veya sonradan birşey eklemek istiyorlar, düzeltmek için de hiç çekinmeden yeni kaldırımı deliyorlar. Tabii sonra da kırılmış taşları buraya doğru dürüst yerleştirmediklerinden oradaki çirkinlik tam kapatılamıyor ve bu delik genişleye genişleye sonunda kaldırımın yol ile birleşiminden ayrılıyor ve yine tamirat gerektiriyor.

Arkadaşımla bu gibi inşaatsal olayları konuşurken öğrendiğim bazı bilgiler ise gerçekten içler acısıydı. Kendisi birkaç yıl önce Gençlik Parkı civarında bir kaldırım ihalesi almış ve bunu tamamlamış. Söylediğine göre normalde kaldırımın altından geçen ve içinden de elektrik vb. kablolar geçen plastik boruları döşerlerken bu boruların üzerine 0.3 mm inceliğinde kum yastık yapılması gerekiyormuş. Çoğu müteahhit bunu koymuyormuş ve bu nedenle de ağır herhangi bir şeyin kaldırıma çıkması durumunda bu boru çatlıyor ve içe çöküyormuş sonrasında ise buradan tellerin yürütülmesi imkânsız hâle gelince de mecburen burası delinip düzeltilip yeniden onarılıyormuş. Ama burada işi yapan şirket hiçbir yerde bu kumu kullanmadıysa yarın öbürgün diğer bir noktadan da benzer bir kırılma olunca bu olay tekrarlaya tekrarlaya tüm kaldırımlar delik deşik hale geliyormuş. Söylediğine göre bu kumun üstüne de ayrıca 10 cm kalınlığında beton da atılması gerekiyormuş. “Ben 6-7 cm beton attım bir kere” diyor öyle yapınca kontrol edenler diğer müteahhitlere “o yapıyorsa siz de yapacaksınız” deyince bu sefer bu müteahhitler toplanıp arkadaşın ofisini basmışlar ve “sen eski köye yeni adet mi çıkarıyorsun” şeklinde çıkışmışlar. Hâlbuki olması gereken bu ve bu iki unsur da kaldırım taşının altında kaldığından bunun kontrolü zor ve bazen hakkıyla yapılmıyor olma ihtimâli yüksek. Tabii bu kontol zaafı da kaldırımların tekrar tekrar delinmesi ve onarılmasının yolunu açıyor.

Arkadaşımın içi rahat “geçenlerde oradan geçiyordum ve durup kaldırımlara baktım” diyor, “üzerinden 5 sene geçmiş ve hâlâ ilk günkü gibiler ve kendimle gurur duydum” dediğindeki mutlu yüz ifadesi beni de mutlu etti gerçekten. Çünkü düzgün iş yapmıştı, içi rahattı ve gururlanmakta hakkıydı tabii. Ülkemizde hâlâ dürüstük cezalandırılıdığı için de şu anda iflas durumunda. Bu da çok düşünürdürücü tabii.

Yurtdışında da bir çok kaldırımlarda yürümüşüzdür. Bir düşünün hiçbir kaldırım çalışması, kaldırımlarda delik veya oynayan taşlar gördünüz mü? Bizim asfaltlar ve kaldırımlarımız her yıl yeniden yapılır, ana yollarımızda bile her yıl düzenli en az bir ya da iki “yol çalışması” mutlaka vardır. Bu yaşa geldim bir kez bile Türkiye içi yolculuğumda, yol çalışması olmayan 150-200 km gittiğimi hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Daha yeni Eskişehir, Konya, Afyon yaptım. En az 7-8 yol çalışması vardı. Yani 1-2 filan değil mübâlağasız 7-8. Daha fazla bile olabilir ama eksik değil.

Daha geçen yıl, İspanya’da 1000 kilometrenin üzerinde yol gittim. İlaç olsun diye bir tane bile yol çalışmasına rastlamadım. Bırakın yol çalışmasını yollarında bir yama bile yoktu. Kaldırımları da keza öyle. Hepsi süper temiz, bakımlı, oynayan taş yok, yama yok.

Sormak istediğim şu. Hani biz “Türk Malı” süper işler yapıyorduk? Nerede? Neden Başkent Ankara’da bile bir tane hiç oynamayan taşı olan, derzlerinin arasında çöp olmayan, sakatlar için eklenen tırtıklarının boyası çıkmamış, taşları yamanmamış kaldırımımız yok. Yeni yapılan asfaltlarımızda bile neden 1-2 ay içinde çukurlar oluşuyor ve düzenli olarak yamanmak zorunda kalınıyor. Örnek olarak verdiğim İspanya’da neden hiç yol çalışması yok, neden bir kaldırım çalışması yok, neden kaldırımları senelerce önce yapılmış olmasına rağmen sanki yeni yapılmış gibi duruyor?

Bunların cevaplarını ben de tam bilmiyorum ama bir Ankaralı olarak merak ediyorum. Onların bu işi bizden daha iyi yaptıkları kesin. Biz habire ödüller alıyoruz işte Ankara şöyle, Ankara böyle filan diye ama icraatta “kalite” görülemiyor. Yani yapılan işin kalitesini takip etmiyoruz. Tam planlamadığımız için sonra yeniden kırıp yeniden yamıyoruz. Sonuçta da yarım ve yamalı bir iş çıkıyor ve bizde çaresiz bu yapı faciası kaldırımlarda yürümek, yamalı, tümsekli, çukurlu asfaltlarda araba kullanmak zorunda kalıyoruz.

Bu kadar ödül alan Başkent’imizin önce asfalt ve kaldırım olayını çözmesi lazım. Bunların en az bi 10 yıl hiç bozulmadan kalmasını Ankaralıya garanti etmesi lazım. Eğer çok acil bir durumda açılması gerekiyorsa da bu yamama işleminin orjinaline uygun ve aynı kalitede yapılmasına, biçimsiz/şekilsiz bir yama gibi değil de en azından bir dikdörten şekilde yapılmasına özen göstermesi lazım.

2016’ya gireceğiz ama Ankara’da örnek gösterilebilecek kalitede asfalt ve şöyle süper yapılmış kaliteli bir kaldırım hâlâ ve ne yazık ki yok. Yeni yapılan kaldırımlar daha bitmeden delik deşik, yolların bunlarla buluştuğu kenarlar çukur vaziyette ve bu döngüde dönüp duruyoruz Başkent olarak !

Ankara’nın bu plansızlık ve kalitesizliği artık bırakması, yeni bir asfaltlama yöntemi, türü ve hatta sıfırdan yeni kaldırım malzemesi/taşları, yeni işçilik türleri/aletleri/kalite kontrol rutini icat etmesi ve tüm Türkiye’ye hatta dünyaya örnek olması, süper olmaz mıydı? Bunu yapamaz mıyız, ya da yapmak istemez miyiz bilemiyorum ama Başkent’te yaşıyoruz ve buna uygun bir hareket süper olacaktır.

Teknoloji çağında hâlâ doğru dürüst bir asfalt yapamıyorsak, sağlam, dayanıklı ve güzel görünen bir kaldırım taşı üretemiyorsak veya hadi yaptık diyelim bunları düzgün bir şekilde döşeyemiyorsak, bunlardaki hataları görüp bunların düzeltilmesini iş bitmeden sağlayamıyorsak bizim belediyecilikte daha çoook fırın ekmek yememiz lazım değil midir?

Merhum Cumhurbaşkanımız Demirel’in dediği gibi şapkayı önümüze koyup düşünmemizin zamanı gelmemiş midir?

Çankaya’da yaşıyorsan, pamuk eller cebe!

Birkaç gün önce adıma gelen cezayı muhtardan almak üzere muhtarlığıa uğramıştım. Tesadüf bu ya orada bu tebligatları yapan postacı gelmiş muhtar ile muhabbet hâlinde çay içiyordu. Muhtar “abi buyur sen de bi çayımızı iç” şeklinde teklifte bulununca oturdum, birkaç dakika sohbet ettik. Postacı şu an Çankaya bölgesine bakıyormuş ama daha önce Keçiören ve Demetevler bölgelerinde de çalışmış. Konu cezalardan açılınca, sordum acaba “diğer çalıştığı ilçelerde bu çeşit ceza yoğunluğu da varmı?” diye. Cevap tereddütsüz ve hemen geldi. “Hayır abi” şeklinde. Anlaşılan o ki orada tek tük olan cezalar Çankaya’ya gırla geliyormuş. Sonra sırf bu yıl içinde bana gelen cezaları bi düşündüm bu yıl en az 4-5 ceza ödemiştim. Arkadaşlarım da keza öyle. Hatta bazıları benden daha fazla bile ödemişti ! Muhtar bu arada lafa girdi ve şunu söyledi. “Abi malûm burası Çankaya, zengin kesim, o nedenle bence” dedi, “fakire ceza yazmak yerine zengine yazıyorlar. Bak dikkat et Ankara’da bulunan çoğu kamera Çankaya’da, o yüzden” diye de ekledi. Bir de üzerine postacı lafa girdi, o da Keçiören’de oturuyormuş, “Abi aslında bizde de bazı ana yollarda kameralar var ama oradaki kameralardan ceza hiç gelmiyo yani onları kontrol etmiyorlar. Özellikle zengin olan semtlerdekileri kontrol edip sadece bunlara yolluyorlar” şeklinde bir saptamada bulundu. Şaşakaldım doğrusu!

Muhtarın saptaması da postacının tespiti de biraz düşününce doğru gibi geldi aslında. Diğer ilçelerde bu yoğunlukta kamera görmemiştim ben de.

O zaman bu demekti ki : “Çankaya’da oturuyorsan cezaları da ödeyeceksin” … açık ve net!

Daha önce yine blogda paylaşmıştım Ankara’da bir de malûm “başıboş köpek” mevzusu vardı. Çankaya’da ise bu konu ayyuka çıkmış durumda ve son zamanlarda oldukça arttılar hatta sürüleşmeye bile başladılar. Geçenlerde gözümün önünde birine saldırdılar, taksi durağındaki 6-7 kişi zor kurtardı çocuğu! Eskiden ve belki hâlâ bile vardır şöyle bir görüş vardı : “Büyükşehir oy aldığı yerlerdeki köpekleri topluyor, oy almadıkları mahallelere götürüp serbest bırakıyor” diye. Mâlum Çankaya da fazla oy alamadıkları yerlerden biri ve bu nedenle mi köpek sayısında artış vardı acaba?

Bunlar yetmezmiş gibi bir de yeni vergi artışlarını duymuştuk 2015 başlarında, zaten tüm medyada konu etraflıca işlenmişti. “Zengin kesimleri olarak bilinen noktalara daha fahişt yüzde artışı ile çok daha fazla vergi mentalitesi”. Bu da demek ki Çankaya’da yaşıyorsanız verginiz de oldukça kabarıktı artık. Evinizin tipinin de pek önemi yok üstelik! Sırf bu ilçede ikâmet ediyor olmanız bile sizin bareminizi oldukça yükseltiyordu artık bu yeni düzenleme ile !

Peki ödenen bu fahişt vergilere karşın burada diğer ilçelere yapılandan daha fazla iş mi yapılıyordu? Tabii ki hayır! Burada yaşadığım için rahatlıkla söyleyebilirim. Doğru dürüst elle tutulabilecek hiçbir geliştirme yok. Trafik felç, sokak lambaları %30 en fazla %40 yanıyor, yollar dar ve bakımsız, bayındırlık işleri zayıf. Tüm bunlar azmış gibi sokaklarında köpekler kol gezsin, çirkinlik diz boyu, metro yok, alt geçit yok!

İşin özü, Çankaya’da yaşıyorsan vay haline!

En yüksek vergileri sen öde, karanlıkta otur, mecbur arabanı kullan (keza metro vb. yok), binbir tane ışıkta trafikte bekle(keza altgeçit yok)… Bi de üstüne düzenli olarak belediye tarafından parayla dövül ! (keza mobese çok)

Süpermiş gerçekten.

Çöp meselesi ve çözüm önerileri

Aslında Türkiye’nin genelinde bir çöp problemi var. İnsanlarımız çöplerini plastik torba ile çıkarmaya başlayalı henüz bi 10-15 yıl filan olmuştur. Bazı şehirlerde/kasabalarda çöp poşeti kullanımı hâlâ yok. Tabii durum böyle olunca da tüm çöpün suyu ve diğer unsurlar sokaklara akıyo, çöpler aşırı kokuyor, biraz kalınca da yapışıyor ve temizlenmesi de bir o kadar zor oluyor.
Çöp olayı aslında gelişmişlikle ilgili bir durum. Çocuklarımıza çöpleri sokağa atmamalarını okullarda ve evde öğretiyoruz. Peki o zaman sokaklarımız neden hâlâ çöp dolu ?

Bunun en önemli nedenlerinden biri kağıt toplayıcılar veya çöp karıştırıcılar. Bu sektöre Suriyeli’lerin girişiyle tabii daha da canlandı ve çöplerin yanlarında park etmiş, dağılmasına ramak kalmış bir kamyonet ile çöpleri karıştıranları artık hergün daha sıklıkla görmeye başladık. Sadece karışırsalar iyi bir de çöpleri oraya buraya saçıyorlar akebinde de saçılan parçaları sokak köpekleri gelip daha da saçıyor. Tabii bunları toplamaya gelen belediyeler de böylesine saçılmış çöplerin hepsini doğal olarak toplayamıyorlar ve kirlilik sürüyor.(Aşağıda bu çöp toplayıcılardan bir tanesini çektim arabadan, adam bana bağırıyordu “niye çekiyosun” diye o sırada 🙂 Durup açıklayamadım tabii)

Ankara çöp kağıt toplayıcıları
Diğer bir neden de çöp konteynır dizaynları. Bunları büyük çöpler sığsın diye üstten kapaklı yapıyorlar ama bu kapağı açan bir daha kapatmıyor. Çöpler konteynır içinde bile hep açıkta hatta bi de kapıcıların bazıları üşenip özellikle biraz ağır poşetleri konteynırların yanına garnitür olarak bırakıyorlar ki bu çok daha feci bi görüntü. Yani konteynır boş ama hemen yanında poşet poşet çöp yığılı ! Hele bi de yağmur yağması durumunda iş daha da vahim bi hâl alıyor keza bu sefer çöpler bir güzel yıkanıyor ve tüm bu pis sular yollara akıyor sonra da araç tekerlekleri ile şehrin her tarafına dağılıyor.

Gelişmiş ülkelerdeki çöp konteynırlarını daha önce İspanya gezim akebinde paylaşmıştım. Buna benzer yapıda bir konteynırı Çankaya Belediyesi yapmış ve Çankaya’da bazı sokaklarda görebilirsiniz. Öncelikle onları tebrik ediyorum. Gerçi metal yerine bunu plastikten yapsalarmış daha iyi olurmuş ancak herhalde bir bildikleri vardır ve bu metaller diğerleri gibi çabucak paslanıp görüntü kirliliği haline gelmezler diye ümid ediyorum. Yeni çöp konteynırlarının bence en önemli özelliği “üstten açılmıyor” oluşu. Böylece yağmur ve kar açık bırakılan konteynırının içinde birikemeyecek hem de kapak “bas/aç” sistemi ile olduğundan içerideki kötü koku ortalığa yayılmayacak diye düşünüyorum. Bu yeni konteynırların görünümü de çok güzel aşağıda bir tanesini fotografladım. Onun altında da 8 Ekim 2014’te blogumuzda yayımladığım yazıdaki İspanya’da çektiğim konteynır’ın resmini ve şu anda Çankaya’da yeni kullanılmaya başlayan konteynırı yanyana görebilirsiniz.

ankara-2015-cop-konteynirlari

ankara-cankaya-cop-konteynir-2015-2016

Çöp toplayıcılar bu yeni duruma nasıl ayak uyduracaklar göreceğiz. Ama ilk işleri kapağı kırmak olacaktır diye tahmin ediyorum. Sonrasında ise buradan sarkarak filan bir şekilde çöpleri dışarı çıkarmaya çalışacaklardır ama böyle bile olacaksa eskiye nazaran bence çok daha iyi bir durumdayız. (Ek olarak bazı noktalara ihtiyaca göre birden fazla konteynır yanyana da olsa bırakılmalı,  kapasite yetmediğinden  konteynırın yanında çöp tepeleri görmek hiçte hoş bi görüntü olmaz malûm, “kapasiteye göre konteynır yerleştirme” olayına belediyelerin özellikle dikkat etmesi gerekir.)

Aslında en iyisi bu çöp olayının şehir genelinde denetlenmesi ama bunun hakkındaki mevzuat nasıl işliyor onu bilemiyorum. Aslında her apartman keni konteynırına sahip çıksa en azından sitelerin önündeki güvenlikler bu tip çöp toplayıcılarına vb. müdâhale etse, bu bile bi nebze fayda sağlar diye düşünüyorum. Tabii kapıcılar da eğitilerek, çöpleri konteynırların içine tam olarak atmaları ve kapağı da kapamaları yönünde bilgilendirilmeli. Hatta kapıcı eğer apartmanın önündeki konteynırın kapasitesinden fazla çöp geliyorsa veya konteynır arızalıysa vb. durumlarda belediyeye telefon ederek ek konteynır veya olanın tamir edilmesini isteyebilmeli. Tüm bunlara uymayan apartmanlara ise belediye bir ceza kesilebilir mesela. Bu da caydırıcı olacaktır.

Çağdaş bir yaşam için çöpün düzgün yönetilmesi çok önemli. İnsan trafiğinin yoğun olduğu caddelerimizde özellikle, adım başı çöp kutuları olmalı, işyerleri kaldırımları, ağaç diplerini çöp yığma yeri olarak kullanmamaları yönünde uyarılmalı. Herkes çöpünü düzgün bi şekilde yok etmeli ve hatta çöp öğütücüleri, çöp sıkıştırıcıları teşvik edilmeli.

2016 yılına yaklaştığımız bu günlerde, daha çağdaş bir Ankara için şu çöp olayını çözelim artık. Biz Türkiye’nin Başkent’inde” çöp ve pislik” konulu yazılar yazmak istemiyoruz ! Buna mahâl verilmesin lütfen, Ankaramız temiz, sağlıklı ve güzel olsun.

7.cadde Havuz sefası

Ağustos sıcaklarından bunalınca Bahçelievler 7.cadde girişinde bulunan yunuslu havuza üstelik tamamen çıplak (bkz soldaki çocuk sanırım 13-14 yaşlarında) giren, bir anlamda Ankaralı diyebileceğimiz Suriyelileri artık kanıksadık. Tabii serinledikten sonra da dilenciliğe devam ediyorlar. Üzülüyorum durumlarına ancak zabıta bu tip durumlarda tam görevini yapmıyor veya yapamıyor. Ankara’nın en güzide yerlerinden birinde ve neredeyse şehrin göbeğindeki bu görüntü ise gerçekten tirajıkomik.
Ankara suriyeliler dilenciler

Tabela, kiraz ve yalova kaymakamı

Bugün Eskişehir yolundan Ümitköy istikametine doğru yol alırken boş reklam tabelaları dikkatimi çekti. Bu boş tabelaların çoğu köprü üstündeydi ve bazıları şeridin iki tarafını da kaplıyorlardı. Bu köprü üstü versiyonu reklamlar Ankara’da en son icat edilmişti, “fazla müşteri bulamayınca bu şekilde atıl kalmıştır herhalde” şeklinde düşünürken bir sonrakinde bir ilan vardı ve yine bir boş tabela daha ve sonra bir boş daha görünce resmini çekme ihtiyacı hissettim.Ankara köprü üstü boş tabelaları

Sonrasında tabelalara daha dikkatli bakmaya başladım ve bu sefer orta refüjde şu dikdörtgen tabelaların da bazılarının boş olduğunun farkına vardım. Yani bu kronik bir durumdu ve sadece köprü tabelalarına has bir durum değildi. Bu tabelanın en azından tahtası görünmüyordu ama gri çirkin bir boya ile kapatılmıştı. Bu da soğuk ve çirkin görünüyordu.

Orta refüj reklam panosu tabelası

Yurtdışında da bu tip tabelalar vardır ancak hiç boş bırakılmaz. Ha tabii orta refüjlerde yoktur keza birilerinin arada bir bile olsa, reklamları değiştirmek için akan trafiğin ortasına girmesindeki tehlikeyi görüp bu tip bir olaya baştan izin vermezler. Güzide başkentimiz Ankara’da ise maşallah refüjde kiraz ağaçları bile var! Hatta geçenlerde geçerken gördüm, bir adam orta refüjdeki ağaçlardan birine merdiven dayamış bir elinde poşet, kirazları topluyordu! Bu demektir ki vatandaş normalde bizim tekil olarak bile geçmeye korktuğumuz otobandan kiraz uğruna elinde merdivenle geçmiş! Tabii çiçek ekimi, budama, çim biçme vb. işler için sol şeridin kapatılması olaylarını artık kanıksadık. Düşünün bir kere hangi gelişmiş ülkede sol şerit düzenli olarak bayındırlık işleri için kapatılır acaba? Bu ülkeler sizce ağaç/yeşillik sevmiyor olabilirler mi?  Cevabı basit. İnsanın ve araçların güvenliği refüje ağaç ekip şirin görünmekten çok daha değerli de o yüzden.

Tabela olayına geri dönecek olursak bu kirliliği panoları kiralayan şirket ile çözmek lazım. Panoların kira anlaşması yapılırken bir ek madde ile bu nevi çirkin görüntüler kolayca engellenebilir kanaatindeyim. Sözleşme şartlarına uymayan şirketlerin de anlaşması fesh edilir, olur biter.

Yolum uzun ve kafamda bu nevi şeyler uçuşurken kırmızı ışıkta durdum, soluma dönünce bu sefer ne göreyim, bir yön tabelası ve bu da boş! Şaşırdım! Aşağıda işaretledim.. Burada da belediye herhalde tabelayı dikmiş ancak yönleri yazmayı unutmuş. Karşı şeritten arabadan çekebildiğim için resim pek net çıkmadı ama olay açık zaten.

Ankara boş yön tabelası

Trafik açılıp biraz daha ilerleyince bu sefer bir belediye otobüsü tabelası ilişti gözüme ve o da neredeyse boştu diyebilirim. Sadece bir köşesinde “EGO” yazıyordu. Yani bu tabelanın tüm amacı şöföre ve yolcuya “burada dur” demekti. O kadar! Peki  o zaman tabela şeklinde bir levhaya ne gerek vardı ki ? Bir çubuk dikilip çubuğun üstüne EGO yazılabilir ve pekâla aynı işlevi görürdü. Çocukluğum Ankara’da geçtiği için  hep düşünmüşümdür, neden “EGO” diye? Şimdi buradan sorayım bari, belki biri söyle gerçekten “neden EGO?”. Bir otobüs durağında bu ibareye ne gerek var? Yani neticede orası nedir? “otobüs durağı”. O zaman tabelada da bu yazmalı ve belki de bir otobüs ikonu konulmalı Türkçe bilmeyenler için mesela. Bu asfaltlara renkli kedi portresi çizmekten daha faydalı bir hareket olmaz mı, sizce de? Tabelanın boş olması da normal değil aslında, burada olması gereken ve yazılmayan birşeyler var kesin. Mesela güzergâhlar veya belki otobüs saatleri. Bilemiyorum ama tabela neticede gereksiz boş! Bu tabelanın fotografı da aşağıda. Eminim birçok kez bu tabelayı görmüş ancak ne yazdığına(yazmadığına!) bile bakmamışızdır. Buyrun şimdi bakın.

Ankara ego otobüs durağı tabelası 2015

Neticesinde bakarsak, aslında  bizim mentalitemizde bir problem var. Tabelaları düşünmeden yapıyoruz veya bir başka gelişmiş olduğunu düşündüğümüz ülkeden kopyalıyoruz ama onu da tam kopyalayamıyoruz. Tabii “tasına göre tarağı” misali, reklam şirketleri de belediyelerin bile bu nevi davranışlarda bulunabildiği Ankara’da normal olanını yapıyorlar! Ne uğraşacaklar boşuna! Zaten yaz ayı, işler kesat, kim takar yalova kaymakamını !!!

Uçan Ankara

Ankara havası otoban kenarıAnkara’nın bildiğiniz üzere bir “taşra” imajı vardır. Müzikleri ile dalga geçilir, aksanı her zaman komik bulunur ve hatta ilçe isimleri bile komiktir. (Keçiören, Balgat, Çukurambar, Dikmen, ÇinÇin Bağları, Aşağı/Yukarı Eğlence, Şose, Dutluk, Kasalar, Hıdırlıktepe, Or-an, Dodurga, Şaşmaz, Karapürçek, Telsizler, Saime Kadın, Hacı kadın, Bağlum, Ayaş, Kayaş, Karakusunlar, İskitler, Piyangotepe, Pursaklar ve benim de yaşadığım, Aşağı/Yukarı Ayrancı vb.) O kadar ki şehire yabancı olanlar ismi duyduktan sonra buralara giderken iki kere düşünür. Belediye logosu camidir mesela sonraları ise kanun zoruyla komik bir kedi haline getirilmiştir, bir ağırlığı/ciddiyeti yoktur! Havaalanına bile doğru dürüst uçak inmez. Buradan dişe dokunur bir yere gitmek isterseniz, hep İstanbul üzerinden aktarma yaparsınız, tüm diğer taşra şehirleri gibi yani! Denizi yoktur, sosyal hayat deseniz “türkü bar” seviyesindedir, tarihi özellikleri de yine çoğu ilimize göre geridedir keza sonradan kurulmuş bir şehirdir burası.

Geçenlerde Kızılay’da tam göbekten geçerken gördüğüm eski demir toplayıcaları (aşağıdaki resimlerde), şimdilerde aralarında bolca Suriyeli’lerin katıldığı çocuk dilencileri (yine aşağıda), kendini trafikte bir araç sanan kağıt toplayıcaları ve özellikle Çankaya’da bolca bulacağınız çöpleri parçalayarak oraya buraya saçan sokak köpekleri ile Ankara çağdaşlaşmaya belediye boyutunda bile direnen bir şehirdir!

Ama biz yine de severiz Ankara’mızı. Atatürk Orman Çiftliği’nde Kaçak Saray’dan kalan kısımlarını, meraklı, insancıl, yardımsever, arabalarını yolun ortasında durdurup oynayabilen insanlarını ve etrafı “kazı alanı” durumda olan Atakule’miz bile bizim için çok değerlidir.

Ata’mızın seçtiği şehirdir burası. Sırf bu yüzden bile gelişmeye, geliştirilmeye değer bir yerdir.

Kesin, Ankara da bir gün hakettiği noktaya gelecek ancak hızımız biraz yavaş gibi geliyor bana dostlar! Siz ne dersiniz? En popüler caddemiz olan Tunalı Hilmi Caddesi’nin kaldırımları bile daha ancak yapılmaya karar verilebildi ki biz bunu en az bi 2 yıldır yazıyorduk. Kısmet bu yaza imiş. Ve tabii bakalım bu kez yeni yapılan kaldırımlar kaç yıl dayanacak! Ben hadi iyimser olayım, en fazla 2 yıl vereyim bir sonraki kazı çalışması için! Keza 3-4 yıl kadar evvel yine bir yenileme çalışması yapılmıştı ve tabii akebinde 2 ay geçti tekrar kazdılar ve yamadılar. Sonra bir daha, bir daha… ardı arkası gelmedi. Kaldırımlar bile bilmem kaç kez kaldırılıp kazılıp yerine üstün körü bir şekilde diziliverdi. Bu kadar sıklıkla asfalt/kaldırım kazan belediyelerin bir örneği daha dünyada yoktur, ama bizde var. “Şu yerin altına ne yapıyorsanız bir kez doğru dürüst yapın da bozulmasın” diyeceğiz ama “kime?” onu bilmiyoruz!

Hani C.başkanı , Başkanlık sistemine geçirirsek “Türkiye’yi uçuracağız” diyordu ya, bence Türkiye’nin Başkent’i Ankara’yı önce bi uçurmak lazım. Belediye Başkanlarımız biribiriyle atışmak yerine şu “uçurma” işine konsantre olurlarsa, Ankara’da da sonunda süper birşeyler olacaktır ve zaten olmalıdır da! Ama tabii kültürümüzde bir “Hacivat-Karagöz” gerçeği de var. Neticede bi o söylüyor, bi bu söylüyor arada bir dövüşüyorlar ve tabii komedi gırla gidiyor!

“Tüm bu keşmekeşten sıkıldım, güzel bir Ankara deneyimini hemen yaşamak istiyorum” diyorsanız da onun kolayını Ankara’lı bulmuş zaten!! Hemen frene basın! Olduğunuz yerde arabanızı sağa çekin, koyun bir Ankara havası, kökleyin sesi veeee kim tutar siziiiii ….Haydeeee… Hop..Hop… 🙂

Suriyetli dilenci çocuklar ankara

kızılay demir toplayıcıları

kızılay demir toplayıcıları

Eğik ağaç sorunsalı

Daha önce blogumuzda da çeşitli kereler bahsetmiştik, Ankara’da ve hatta belki ülke genelinde eğik ağaç problemimiz var. Siz de mutlaka görmüşsünüzdür bunları. Ben daha bugün bir dolu örnek gördüm Konya yolunda, üstelik orta refüje dikilmişlerdi. Size gördüğüm ağaçlardan ufak bir grubun resmini çektim aşağıda.

Ankara eğik refüj ağaçları

Buna benzer daha niceleri vardır Türkiye çapında, buna eminim. Problem aslında ağacı dikerken başlıyor. Fidan haline getirilen ağacı buraya 3. sınıf dünya ülkelerinde kullanılan çelik çomaklarla bir düzenek yapılarak ağacın rüzgârda sallanması ve eğilmesi engellenmeye çalışılıyor ancak bu yapılar öyle uyduruk ki ağacın gücü arttıkça bunlar cılız kaldıklarından bir süre sonra ya kırılıyorlar ya da yerlerinden çıkıyorlar. Ayrıca bunları neden tahtadan yapıyoruz onu da anlamış değilim sanki çok ağaç zengini bir ülkeyiz de bunlarla ne yapacağımızı bilmiyormuşuz gibi bir durum! Bunların yurtdışında nasıl olduğunu kendim gözlemlemiş biri olarak anlatayım. Buradaki ağaçlar öncelikle refüje dikilmiyor keza bu tehlikeli bir durum. Oradaki ağaçlardan birinden büyükçe bir dal kırılıp düşerse hatta bir ağaç komple yola devrilirse olabilecekleri hiç düşündünüz mü? Düşünmesi bile ürkütücü. Kaldı ki bunlar devamlı bakım isteyen organizmalar, belirli bir yaşa gelinceye kadar düzenli sulanması, toprağının havalandırılması hatta gübrelenmesi lazım. Bunun için de iki yönden de refüj sola geldiği için, sol şeritin bayındırlık işleriyle uğraştığınız kısmını kapatmanız lazım ki bu da ayrıca tehlikeli keza sol şerit araçların en hızlı gittiği şerit. Siz ne kadar bir adamın eline bayrak verirseniz verin, sırf yeşil görüneceğiz diye bu şeriti kapatmak mantıklı mı? Bence refüje ağaç dikme olayına son vermeliyiz. Dünya’da gelişmiş ülkelerde çok tarihi değilse bu çeşit bir uygulamayı zaten görmezsiniz. Buna zaten gerek te yok kanımca, eğer dikeceksek önce koca koca binalardan ve AVM’lerden boşa kalan yerlere ağaç dikelim ve oraları yeşil hale getirelim, çok daha hayırlı bir iş yapmış oluruz.

Şimdi diğer dikilen ağaçlara geleyim ve kendi gördüklerimi anlatayım. Yurtdışında bu ağaçlara aynı bizdeki gibi dikdörten bir alan açıyorlar, kaldırıma veya artık nereye dikilecekse ancak daha sonra buna güzel desenli bir demir aksesuarla suyun girebileceği delikleri olan bir koruma yapıyorlar. Ağaçların sağa sola devrilmesini de silindirik, estetik yapılı bir parmaklık ile gerçekleştiriyorlar. Bu şekilde hem gereksiz ağaç ısrafı olmuyor, hem de demir çok daha dayanaklı olduğundan rüzgâra karşı daha sağlam duruyor ve uzun dayanıyor. Diğer bir güzel tarafı da bu yapıları menteşeli veya iki parça yapıyorlar ve ağaç yeterli büyüklüğe erişince başka bir ağaçta yine kullanabiliyorsunuz.

Örnek olsun diye aşağıda bulduğum bazı görselleri paylaşıyorum. Umarım sırf “biz yeşili seven bir ülkeyiz” imajı vermek namına insanların gözüne sokmak amaçlı orta refüjlere ağaç dikimi ve hatta diğer süs bitkileri dikimi işi bırakılır. Diğer yeni dikilen ağaçlarımız da aşağıdaki gibi çağdaş bir şekilde dikilir de şu Ankara’nın taşra imajından bu açıdan bakıldığında kurtulmuş oluruz. Aşağıda hem “grate” ismi verilen mazgalların çeşitli örneklerini, hem de “support” ismi verilen parmaklıların örneklerini bulabilirsiniz. Bu mazgallar da eğer bir gün yapılırsa buraya bir belediye reklamı koymayın keza gına geldi artık! Bırakın bunlar da boş, doğal ve sade kalsınlar, ne olur ki?

Ağaç altı mazgal örnekleri

Ağaç dekorasyon

LED

Geçenlerde bir tünelden geçerken tünelin aşırı parlak olduğunu farkedince şaşırdım keza Ankara’da genelde bu tünel ışıklarının bazıları ya yanmaz, ya toztan görünmez veya aralıklı olarak yakılır. Bu tünel ise oldukça parlak ve tüm ışıkları yanar vaziyetteydi. Dikkatli bakınca pikselleri görebiliyorsunuz ve bunların led projektör lambalar olduğunun da farkına varıyorsunuz. Oldukça parlak ve güzeller aslında. Özellikle de böyle karanlık tünellerin iyi aydınlatılması önemli ve bu değişiklik hem sağlayacağı ekonomi hem de güvenlik açısından bence olumlu bir iyileştirme olmuş. Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür ediyoruz. Aşağıda resimledim sizin için.
ankara tünelleri led aydınlatmalı
Dün akşam Eskişehir yolundan şehire doğru dönerken yolun karanlığını farkedince bu seferde yol aydınlatma ışıklarını yol boyunca inceledim ve bu ışıkların neredeyse yarısının yanmadığını gördüm. “Peki bu ışıklar led yapılamaz mı ?” diye düşündüm haliyle! Keza böyle yüksekte olan ışıkları her seferinde değiştirmek te zor olsa gerek ve bu bile belediye üzerinde büyük bir yük. Halbuki led ışıkların ömürleri şu anda kullanılan ışıklara oranla 4-5 kat daha uzun ve bu da bakım maliyeti bir o kadar düşük demek. Bu direklerin de led ışıklara geçişi her anlamda daha mantıklı olmaz mı? Hatta ülke olarak şu eski akkor lambaları tıpkı Avrupa Topluluğunun seneler önce yaptığı gibi kökten yasaklasak ve ülke olarak led ışığa ivedilikle geçmeye karar versek süper bir transformasyon olur.

Led ampüller artık her yapı markette, hatta büyükşehirlerin çoğunda köşebaşı elektrikçinizde bile rahatlıkla bulunabiliyor. Üstelik fiyatları da öyle korkutucu değil ! 3 aydan daha kısa sürede kendini amorti etirecektir zaten hiç merak etmeyin! Bence artık hem belediyelerin, hem de ülke olarak bizim bu farkındalığı kazanıp led ışıklandırmaya geçmemiz şart. Bu ürünleri ülkemizde üretenler de artık vardır diye umuyorum keza fiyatlarını izliyorum ve her geçen gün ucuzluyorlar. Ya birileri bolca Çin’den ithal ediyor  ya da Türk firmaları bu işe girmiş olmalılar. Keza bu ampüller için öyle devasa bir teknoloji hamlesi de gerekmiyor. Led ampüller öyle tasarruflu ki, şimdi kullandığınız ve tasarruflu sandığınız şu spiral ampüller bile solda sıfır kalacaktır. Bir diğer güzel özelliği de, led ampüllerin ışıklarının yakıldığı anda tam olarak ortaya çıkması yani tüm ışığı almak için  floresan bazlı ampüller gibi dakikalarca beklemeniz gerekmiyor. Renk seçenekleri ve hatta kendi kendine renk değiştireni bile var. O konuda da sorun yok yani.

Ülkemiz ne yazık ki enerji fakiri. Kendi enerji kaynaklarımızla ne sanayimizi ekonomik olarak yürütebiliyor ne de şehirlerimizi aydınlatabiliyoruz ve bu yüzden de elektriğimiz çok pahalı. Eğer led ışıklandırma sistemleri ülkemizde yaygınlaşır, özellikle elektriği çok çeken fabrikalar, büyük firmalar ve hatta belediyeler bu aydınlatma türüne geçiş yaparlarsa en azından yurtdışına elektrik bağımlılığımızı bir nebze hafifletmiş oluruz. Bu geçişle emin olun evinizin elektrik bütçesini de hafifletmiş olacaksınız. Kendimden örnek vereyim, benim faturamda 1 ayda 19 TL  farketti. Tam 12 lamba değiştirdim ve değiştirdiğim lambalar da şu spiral, tasarruflu olanlardı. Eğer sizin evinizde veya işyerinizde hâlâ akkor lamba varsa, sizin 12 lambadaki aylık tasarrufunuz benden daha fazla olacaktır! Deneyin görün. Led ampüllerin de tanesini 9.95 TL, artık öyle pahalı da değiller. Ben geçenlerde bir marketten almıştım, benimkileri. Hesap ortada! Neredeyse iki ampül için ödediğim para 1 ay içinde yaptığım elektrik tasarrufu ile bedavaya geldi bile.

Tüm belediyelerimizin, fabrikalarımızın, hastanelerimizin ve yoğun aydınlatma gerektiren her noktanın 100% led ampüllere geçtiği bir Ankara hem daha aydınlık, hem de çok daha tasarruflu bir Başkent olacaktır diye düşünüyorum. Madem Belediye Başkanlarımız bunun farkına vardılar artık ve geçişi başlattılar bile, eminim diğer kamu ve özel kuruluşları da bu tip değişimleri kendilerine entegre edeceklerdir. Bunu ne kadar hızlı yaparsak o kadar çabuk tasarruf etmeye başlarız ve dış enerjiye bağımlılığımızı da azaltırız tabii.

Tavsiyem, LED’e geçiş için şu anda halen kullanmakta olan çağdışı ampüllerinizin tükenmesini beklememeniz yönünde. Keza düşünürseniz beklediğiniz her gün elektrik şirketini kazandırmaya devam ediyorsunuz. Hele o ampülü ısraf ederim diye hiç düşünmeyin, gönül rahatlığı ile eski ampülünüzü ömür boyu bir daha görmemek üzere tarihin derinliklerine doğru çöpe atın gitsin. Akkor ampülün her gün yanması sizin bütçenize çok daha büyük zarar, buna emin olun.

Haydi Ankara, daha yeşil bir şehir, daha aydınlık bir Başkent için bugünden tezi yok, LED’e geçişi başlatalım.

Eskişehir yolu Armada dar boğazı ferahladı

Daha önce 17 Nisan 2014 tarihli http://www.blogankara.com/eskisehir-yolu-armada-darbogazina-kolay-cozum/ yazımızda bahsettiğimiz kolay çözüm nihayet gerçekleşti ve armada dar boğazı biraz olsun rahatladı. Süper oldu ve gereksiz beklemeler en azından kendilerine ayrılan yerde gerkçekleşiyor.Büyükşehir’e konuya gösterdiği hassasiyetten dolayı teşekkür ederiz.

eskişehir yolu armada köprüsü trafik