Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Ankara’nın değeri, İstanbul’a gidince anlaşılır

istanbul trafikBirkaç hafta önce “Galatasaray-Atletico Madrid” maçı için İstanbul’a gitmiştik arkadaşlarla.. Planladık, hesapladık ve takribi olarak 5 saat gibi sürer hadi 2 saatte Köprü trafiğine verelim diye düşündük ve maç saatinden yaklaşık 7-8 saat evvel Ankara’dan yola çıktık. İlk trafiğe varıncaya kadar 4 saat civarı tuttu yol, yani beklediğimizden erken varmıştık! Boğaz köprüsü zaten feci ama Türk Telekom Arena malum Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçtikten hemen sonra daha az trafik olur diye düşünmüştük ama gördük ki oradaki kıvam da aynı düzeydeydi. Trafik felçti ve bu “durk-kalk” mesaisi 2 saati biraz aşmıştı. Ancak meğer daha kötüsünü göreceğimiz varmış. Tam “oley stada vardık!!”  diye sevinirken bir de ne görelim stadın önünden dönen ve karşıya kıvrılan köprü de komple felç vaziyetteydi. Polisler bile artık vazgeçmiş, çekirdek çintiyorlardı o derece yani! Stadın park yeri olayı o kadar acemice yönetiliyordu ki stadın önünden U dönüşü yapmak için top topu 500 m bile olmayan yolu 1 saat beklemek zorunda kaldık. İnsanlar artık delirip yollara filan parketmeye başladılar keza maç başlayacaktı artık, oyuncular anons ediliyordu, duyuyorduk! Dönüşü binbir güçlükle yaptık ama bu sefer “maç başlayacak” paniği ve tabii yine tabelaların saçma lokasyonlarının yardımıyla yanlış sapaktan giriverdik ve bu hata ile bayağı bi uzağa dönemeden gitmek durumunda kaldık, iyi mi? Bir kere daha aynı trafiği çekmemek namına arabayı oralarda bi park yerine koyalım diye düşündük ama normal paralı park yeri bile bulmak bi eziyetti. Neyse binbir güçlükle hallettik. Hemen yanında bi taksi durağı vardı ondan başlayarak 10-15 taksiye ilk öncesindekine “binip-reddelilip-indikten” sonra sorarak devam ettik ama hiçbiri bizi almaya razı olmadı. Tam ümidi kesiyorduk ki zaten trafikte olan ve o anda yolcu indirdiğinden o tarafa giden bir kahraman taksici bizi almayı kabüllendi. (Seni seviyoruz kahraman taksici). Stada tekrar vardığımızda ise maç başlamıştı artık.

TTArena her zamanki gibi muhteşemdi orada problem yoktu ve malum maç sonucu, 2 tane yedik! Ama maçın sonucundan çok arabamızın olduğu yere dönüş için taksiyi nereden bulacağımızın stresi bi tık fazlaydı. Stad çıkışı da ayrı bir güruhtu insanlar üstüste ve değişik akrobasi hareketleri deneniyordu kalabalıktan biran önce çıkmak için. Neyse başardık ama tabii taksi bulmak imkansız gibiydi. Yine de mahalle aralarına girerek bu seferinde mübalağasız 20 taksiciye sorduk ama yine kimse bizi beğenemedi. Hepsi “karşıya gidecekseniz alalım” kıvamındaydılar. “Ankara’dan geldik, arabamıza gidicez, ne karşısı” diyorduk ama adamlar çoğunlukla havaya veya yere bakıyorlardı. Çaresiz yürümeye başladık 1 km filan sonra tamamen şansa tonton bi taksici bulduk ta bizi arabamızın olduğu yere götürebildi. Ama gecenin bi yarısı bile performansı sağlam olan İstanbul trafiği korkusu ile diğer tarafa dönmemek için bizi yolun karşısına bıraktı ve “metro istasyonuna inin oradan karşıya geçebilirsiniz” diye de ekledi, bizi indirirken. Arabaya sonunda kavuşacağımızın verdiği çoşku ile metro istasyonunun altını üstüne getirdik ancak karşıya geçen bi tünel veya yol yok yoktu. Gece gece bulup sorduğumuz metro insanları bile bilmiyorlardı böyle bir yolu keza! Ne bir tabela ne de bir ibare!! Mecbur tekrar çıktık aynı caddeye. N’apalım korkunçta gelse çaresiz bin bir akrobasi hareketi ile ezilme risklerinin hepsini deneyimleyerek karşıya geçmeyi 15 dakikalık sınav sonucunda kazasız belasız başarabildik. Sevindirik olduk resmen! İnsan buna bile sevinebiliyormuş bu arada İstanbul’da, bunu da anlamış olduk.

Ama eziyet bitmemişti. Arabayı sonunda aldığımızda saat 12:30-1:00 civarıydı. Biz dönüş trafiği artık bu saatte rahattır diye düşünüyorduk ama yanılmışız. Dönüş bile hemen hemen aynı uzunlukta sürdü. Bi de biliyorsunuz İzmit-İstanbul arası yolu da çok dar, bir dolu viyadük ve tünel var, burası da o gün formundaydı ve gayet yoğundu. Ankara’ya sabaha karşı vardığımızda ise toprağı öpecek kıvamdaydık hepimiz.

İstanbul, İstanbul diyorlar da insanlar burada nasıl yaşamayı beceriyorlar merak etmiyor değilim! Ya da bu eziyeti neden hergün yeniden ve yeniden yaşamayı seçiyorlar acaba? İnsanlık yerlerde, güruh ve kalabalık, pahalılık hâd safhada,trafik desen zaten korkunç söylemeye bile lüzum yok, park yeri bulmazsın, taksicilerde bile bi hava, caddeden karşıya geçmen mucize. Hatta maç sonu GS Store’dan bi 4 yıldızlı forma alalım dedik orada çalışanlar bile ürkütücü derecede saygısızdılar. Öyle bi kıvama geliyorsunuz ki “saygısızlığa alışıyorsunuz” neredeyse! Ankara’da benzer bir durum olsa orayı yıkacak olan bi arkadaşımız vardı bizimle, o bile sus pus vaziyetteydi, oradan pay biçin. Ahmet Kaya’nın meşhur şarkı sözü geldi aklıma tam da o anda. “Şu İstanbul bozar adamı”.

Demem o dur ki, Ankara’nın kıymetini bilelelim dostlar. Varsın denizi olmasın. İnsanının candanlığı, yardımseverliği, ucuzluğu ve heryere kolaylıkla gidilebilme özgürlüğü ile Ankara adeta cennet. Tabii şehir hayatı istemiyorsanız orası başka. O zaman da bence fazla gelişmemiş yerleri tercih etmek en mantıklısı olur. İstanbul gelişmiş mi diye sordum kendime dönüş yolunda ama böyle bir gelişmişlik olmaz ki! 100 katlı bina yapmakla gelişmişlik artmıyor. Gelişmiş yerlerde insanlar  mütevazi doğaya, hayvana ve insana saygılı olurlar. Burası ise tam tersi istikamette ilerlemiş bu anlamda bence! Bi Suudi Arabistan tadı ve kıvamı vardı yani.. artık siz tehâyül edin.

Uçan Ankara

Ankara havası otoban kenarıAnkara’nın bildiğiniz üzere bir “taşra” imajı vardır. Müzikleri ile dalga geçilir, aksanı her zaman komik bulunur ve hatta ilçe isimleri bile komiktir. (Keçiören, Balgat, Çukurambar, Dikmen, ÇinÇin Bağları, Aşağı/Yukarı Eğlence, Şose, Dutluk, Kasalar, Hıdırlıktepe, Or-an, Dodurga, Şaşmaz, Karapürçek, Telsizler, Saime Kadın, Hacı kadın, Bağlum, Ayaş, Kayaş, Karakusunlar, İskitler, Piyangotepe, Pursaklar ve benim de yaşadığım, Aşağı/Yukarı Ayrancı vb.) O kadar ki şehire yabancı olanlar ismi duyduktan sonra buralara giderken iki kere düşünür. Belediye logosu camidir mesela sonraları ise kanun zoruyla komik bir kedi haline getirilmiştir, bir ağırlığı/ciddiyeti yoktur! Havaalanına bile doğru dürüst uçak inmez. Buradan dişe dokunur bir yere gitmek isterseniz, hep İstanbul üzerinden aktarma yaparsınız, tüm diğer taşra şehirleri gibi yani! Denizi yoktur, sosyal hayat deseniz “türkü bar” seviyesindedir, tarihi özellikleri de yine çoğu ilimize göre geridedir keza sonradan kurulmuş bir şehirdir burası.

Geçenlerde Kızılay’da tam göbekten geçerken gördüğüm eski demir toplayıcaları (aşağıdaki resimlerde), şimdilerde aralarında bolca Suriyeli’lerin katıldığı çocuk dilencileri (yine aşağıda), kendini trafikte bir araç sanan kağıt toplayıcaları ve özellikle Çankaya’da bolca bulacağınız çöpleri parçalayarak oraya buraya saçan sokak köpekleri ile Ankara çağdaşlaşmaya belediye boyutunda bile direnen bir şehirdir!

Ama biz yine de severiz Ankara’mızı. Atatürk Orman Çiftliği’nde Kaçak Saray’dan kalan kısımlarını, meraklı, insancıl, yardımsever, arabalarını yolun ortasında durdurup oynayabilen insanlarını ve etrafı “kazı alanı” durumda olan Atakule’miz bile bizim için çok değerlidir.

Ata’mızın seçtiği şehirdir burası. Sırf bu yüzden bile gelişmeye, geliştirilmeye değer bir yerdir.

Kesin, Ankara da bir gün hakettiği noktaya gelecek ancak hızımız biraz yavaş gibi geliyor bana dostlar! Siz ne dersiniz? En popüler caddemiz olan Tunalı Hilmi Caddesi’nin kaldırımları bile daha ancak yapılmaya karar verilebildi ki biz bunu en az bi 2 yıldır yazıyorduk. Kısmet bu yaza imiş. Ve tabii bakalım bu kez yeni yapılan kaldırımlar kaç yıl dayanacak! Ben hadi iyimser olayım, en fazla 2 yıl vereyim bir sonraki kazı çalışması için! Keza 3-4 yıl kadar evvel yine bir yenileme çalışması yapılmıştı ve tabii akebinde 2 ay geçti tekrar kazdılar ve yamadılar. Sonra bir daha, bir daha… ardı arkası gelmedi. Kaldırımlar bile bilmem kaç kez kaldırılıp kazılıp yerine üstün körü bir şekilde diziliverdi. Bu kadar sıklıkla asfalt/kaldırım kazan belediyelerin bir örneği daha dünyada yoktur, ama bizde var. “Şu yerin altına ne yapıyorsanız bir kez doğru dürüst yapın da bozulmasın” diyeceğiz ama “kime?” onu bilmiyoruz!

Hani C.başkanı , Başkanlık sistemine geçirirsek “Türkiye’yi uçuracağız” diyordu ya, bence Türkiye’nin Başkent’i Ankara’yı önce bi uçurmak lazım. Belediye Başkanlarımız biribiriyle atışmak yerine şu “uçurma” işine konsantre olurlarsa, Ankara’da da sonunda süper birşeyler olacaktır ve zaten olmalıdır da! Ama tabii kültürümüzde bir “Hacivat-Karagöz” gerçeği de var. Neticede bi o söylüyor, bi bu söylüyor arada bir dövüşüyorlar ve tabii komedi gırla gidiyor!

“Tüm bu keşmekeşten sıkıldım, güzel bir Ankara deneyimini hemen yaşamak istiyorum” diyorsanız da onun kolayını Ankara’lı bulmuş zaten!! Hemen frene basın! Olduğunuz yerde arabanızı sağa çekin, koyun bir Ankara havası, kökleyin sesi veeee kim tutar siziiiii ….Haydeeee… Hop..Hop… 🙂

Suriyetli dilenci çocuklar ankara

kızılay demir toplayıcıları

kızılay demir toplayıcıları

Türk MALI haaa, Türk Malı heyyy !

turkmali-logosu-amblemi-muhuruGeçenlerde halen askerliğine devam eden hafta sonunda izine çıktığında buluştuğum bir arkadaşım ile konuşuyordum. Tankçı birliğinde askerlik yaptığından haliyle konu tanklardan açıldı ve kışlalarında 1 adet Altay tankının bulunduğundan bahsetti ve tanka gerçekten hayran kaldığını da ekledi. Ancak 100% Türk diye tanıtılan bu tankın aslında motorunun Mercedes tarafından yapıldığını ve elektronik sisteminin ise Kore’liler tarafından tarafından yapıldığını öğrendim. Şok geçirdim resmen! Hani 100% Türk’tü ? Anlayamadım mı diye tekrar sorma ihtiyacı hissetim. “Yani sadece metalini mi biz yapmışız bunun?” dedim ancak gerçekten de benzeri bir durumdu. Hatta “bu tankın başına da 2 Koreli’yi diktiler ve tanka kimseyi yaklaştırmıyorlar” diye de ekledi. “Yuh yani” dedim. Kendimizin olan tankın başında neden Koreliler nöbet bekliyor o da değişik bir durum! Hem zaten motorunu ve elektronik sistemini yapmadığımız tank nasıl Türk oluyor ! Bir bilene sormak lazım.

Yine geçenlerde ve belki de hâlâ bir reklam dönüyor, görmüşsünüzdür. Vestel 100% Türk elektronik devi, %100 Türk üretimi TV’ler ve beyaz eşya vb. filan. Bu da şehir efsanesi. Tüm elektronik unsurlar tamamen yabancı menşeili biz sadece montajını yapıyoruz o kadar. Yani Vestel aslında Türk Malı filan değil, yani marka Türk de içindekiler değil !. Gerçekliğini kontrol etmek için geçenlerde ülkemizden tek tek giden “Best Buy”, “ElektroWorld”, “Saturn” ve en son giden “Darty” den Türk firması Bimeks’e devredilen lokasyonda, Kentpark alışveriş merkezinde, markası Vestel olan 3 TV’yi bizzat inceledim. Bu televizyonların hiçbirinin arkasında Türk Malı yazmıyordu. Çünkü yazamazlar aslında düşünürseniz. Sadece montaj yazsalar karizmaları bozulabilir heralde diye arkasını tamamen boş bırakmışlar. Tirajıkomik yani.

Tam da bu sırada şu ünlü dizinin klişe şarkısı aklımdan geçiverdi. “Türk Malı haaa, Türk Malı heeyyy…” . Bu yazıyı yazmaya o an karar verdiğim için başlığa da cuk oturdu.

Amerika ilk Ay’a gittiğinde yıl 1969’du. Aradan tam 46 yıl geçmiş neredeyse yarım asır olmuş. İlk içten patlamalı motoru 1850 yılında yapmışlar bunun üzerinden de 165 yıl geçmiş. Şimdiki televizyon dahil bir çok elektronik eşyada kullanılan ilk mikro işlemciler ise 1968 yılında icat edilmiş bunun üzerinden de 45 yıl geçmiş.

Politikacılar şov için arada bir böyle absürt vaatler hep verdiler. En son vaat 2023’te “100% Türk Malı Uydu” idi. (Bu arada onu da 1957 yılında Ruslar göndermişler, malûm Sputnik uydusu. Bizim ise hedefimiz 2023 için şu anda, yani eğer yapabilirsek bunu 65 yıl sonra yapabilmiş olacağız). Altay tankları ile arada bir özellikle de bir ülke ile çıkmaza girdiğimizde hemen bir şov düzenleniyor buna da şahit oluyoruz. Ordumuz çok güçlü, yok bizde şu var bu var vb. gibi haberleri de sıkça görüyoruz. Savaşan şahinler de bir aralar bu amaçla kullanıldı ama bunların elektronik sistemlerini kimi vurup kimi vurmayacağına Amerika’nın karar verdiği anlaşıldı keza bu elektronik sistemleri direkt Amerika’dan almıştık.

Bu kadar genç nüfusumuz var. İnsanlarımızın akıllı olanlarını hep yurtdışına kaybediyoruz. Son örnek işte Türkiye’nin Einstein’ı diye manşet yapılan Oktay Sinanoğlu. Amerika’da öldü. Adam neden Amerika’ya gitti? Ya da neden dönmedi? Bunu sorgulayan yok. Bu gibi süper insanlarımızı genellikle Amerika olmak üzere birçok ülkeye hep kaptırdık ve kaptırmaya da devam ediyoruz.

Bunda aslında millet olarak suçumuz var. Ben yurtdışındayken mesela, çok yakın bir doktor arkadaşım felç durumlarında ilk yarım saatte müdahale ile felcin hiç bir zarar vermemesini sağlayan bir yöntem geliştirmişti, konuşuyorduk. Bana söylediği şeyleri hâlâ unutmuyorum. “Abi ünlü Türk gazetelerine defalarca bu haberi ilk siz yapın diye email attım dönmediler bile” dedi. Sonraları Amerika’lı gazeteciler haberi verdikten sonra bi zahmet verdiler demişti. Çok üzülmüştüm. Birşeyler icat edenlerimizi de hep bu tip nedenlerle küstürüyoruz be kardeşim! Misal bu arkadaşım hâlâ yurtdışında! Halbuki sohbetlerimizde defalarca Türkiye’ye dönmek istediğini söylemişti ama ona kim sahip çıkacak belli değil. Keza döerse şayet ona bir laboratuvar ve bir ödenek tahsis edilmesi gerekir ancak bu konuda kim için ne yapılmış ki, onun için yapsınlar diye düşünüyor insan! Tabii neticede arkadaşımı hâlâ orada ve Amerika’lılara para kazandırmaya devam ediyor! Yakında arkadaşımın ekibinin yaptığı Amerikan Malı bir ilaç daha bize fahişt fiyatlarla kakalanır ve bizde de alternatifi olmadığından paşa paşa bunu öderiz. Olacağı ve hep olduğu bu, ne yazıktır ki !

Amerika yeşil kart bahanesi ile her yıl binlerce kalifiye kişiyi alıyor. Filimlerinde bunu işliyor, piyango ile de bunu körüklüyor. Dünya’da kime sorarsanız mutlaka Amerika’ya gitmeyi istiyor. Neden mi. Çünkü bu propaganda bize filimler, diziler ve diğer tüm unsurlarla çocukluğumuzdan beri hep yapılıyor. Aslında gerçek olmasa bile biz de buna inanıyoruz ne yazık ki! Kanada’da benzer bir uygulama içinde. Almanya’yı biliyorsunuzdur zaten. Bazı icatlar bazen Türkler tarafından yapılıyor ama bunun parasını yine yabancılar yiyor ve arkasında da o ülkenin malı olduğu yazıyor, “Türk Malı” değil. Almanya’da 100% Türkler tarafından yapılmış da olsa herhangi bir ürünün arkasında bakın “Made in Germany” yazısını görürsünüz. Aslında bu şu demek “sizin insanlarınıza bu ürünü icat ettirdik, sonra ürettirdik, şimdi de size sizin yaptığınızı bizim malımızmış gibi satıp büyük kârlar yapıyor ve sizi fakirleştiriyoruz”.

Çok geri kalmışız. Teknoloji alanından tutun da toplumsal konulara kadar. Hatta demokrasimiz veya hukukumuz bile çok yavaş ilerliyor. Tüm bunları, yani hep konuştuğumuz “muasır medeniyet seviyesini” yakalamak içinse tek çözüm var, innovasyon yani “yaratıcılık”.  Tamamen “Türk Malı” olan unsurlar, icatlar… Bu tip icatlar başlayabilirse, sonrasında oluşan toplumsal özgüvenimiz ile  bunların devamı ve sürekliliği sağlanacaktır ancak! Geçenlerde bir ödül töreninde “Arçelik en çok patent başvurusu yapmış ve bunun için Cumhurbaşkanı’ndan ödül almış” diye okudum. Merak ediyorum Arçelik ürünleri gerçekten 100% Türk’mü diye. TV’leri değildir orası kesin. Çamaşır makinası desem motor yapamıyoruz ki o da kesin Çin malı. Neyin patenti için başvuru yapmışlar acaba ? Elektronik birşey değildir, ona emin olabilirsiniz.

İnşaat işinde iyiyiz diye biliyoruz değil mi? Hatta habire reklamı yapılır işte şu ülkede binaları biz yapıyoruz, alışveriş merkezleri, havaalanları vb. biz yapıyoruz diye. Doğrudur, amelelik bölümünde sorun yok ama iş teknolojiye gelince çuvallıyoruz. Örneğin büyük köprülerin hiçbirini biz yapmadık. Yapamıyoruz! Metrolar da keza öyle. Hah asfaltları biz yapıyoruz ama her gün de düzenli olarak yamalayıp duruyoruz. Kaldırımları da biz yapıyoruz ama Ankara’da kaldırımların durumu ortada! Ankara’nın en ünlü caddesi olan Tunalı Hilmi Caddesi’nde bir yürüyün anlarsınız ne demek istediğimi. Yani bu övündüğümüz inşaat olayı da öyle Dünya çapında filan değil, belki Arap ülkeler çapında filan.

Bence Türk Milleti olarak tek iyi yaptığımız şey “işin kolayını bulmak”. Polis haftasında bir komiser ile sohbet ediyordum ve adamın paylaştığına göre polise en çok sorulan soru neymiş biliyor musunuz? “Abi bu işin bir kolayı yok mu?”. Bakın bu konuda çok iyiyiz işte. Herşeyin kolayını buluruz hatta diğerlerini de raydan çıkarırız. Bu da bir çeşit innovasyon aslında bu konuda yaratıcılığımız tartışılmaz. Eskiden jetonları buz kalıbından yapan adamlar bilirim ben. Hatta benim bir arkadaşım eski ankesörlü telefonlara parayı misina ile bağlayıp atardı ve bu sayede 1 lira ile yurtdışı dahil istediği yerle rahat rahat konuşurdu. Bu tip durumlardaki yaratıcılıkta gerçekten sınır tanımıyoruz.

Gençlerimizi bu kültürden çıkarmalı ve yeni bir kültür oluşturmalıyız. Dürüstlük, çalışkanlık, işe sarılma, yabancı dil, kalite öğretilmeli… Tee çocuk yaştan itibaren bunu yapmalıyız. Şu anda yetişkin olanlar… sizi de yeniden programlamalıyız. Belki bu şekilde 2023’te değilse bile 2123’te belki kendi uçağımızı 100% üretiriz. Yoksa laf oyunları ile (“100% Türk yapımı” = Türkiye’de monte edildi. “%100 yerli” = Bunun bir anlamı yok aslında ama sanki Türk Malı’ymış hissi veriyor o nedenle çok kullanılıyor.) vakit kaybetmeyip, gerçekten bir Türk otomobil motoru ve hatta uçak motoru üretebilecek kapasiteye gelebiliriz. Tabii 2123’e kadar ışınlanma bulunmuş olmazsa 🙂

Yeni güzel bir yıl olsun, 2015

2015 yılının mutlu huzurlu ve harika bir yıl olmasını diliyoruz. Bu yıl ülkemiz hukuk, özgürlük ve ekonomik açıdan hiç olmadığı kadar iyi duruma gelsin. Budur isteğimiz.

happy new year, mutlu yıllar

Polis Devleti olmak ya da olmamamak

amerikan-polisi

Sn. Arınç’ın “Polis’in yetkilerini yeterli görmüyoruz” ve “Polislerin davranışları Avrupa ve özellikle de Almanya ile uyumlu hale getirilecek, bununla ilgili çalışmalar yapıyoruz” demeci ve doğudaki olayları örnek göstererek “Amerika’da böyle bir olay olsa kafanıza kurşunu yersiniz” gibi sözlerini okuduktan sonra üstüne bugün de Başbakan Davutoğlu’nun buna benzer bir konuşma yapması beni ülkem adına endişelendirdi. 15 senemi Amerika’da geçirdiğim için biliyorum, Amerika’da gerçekten de Sn. Arınç’ın söylediği gibi, polise sadece ters bir bakış bile atsanız adam sizi gözünü kırpmadan vurabilir ve hiç bir şekilde de ceza almaz. Polis’in hakimiyeti oldukça yüksektir, hukuk onları kayıtsız şartsız korur ve polis her zaman haklıdır.

Şöyle bir kaç örnek vereyim; Amerika’dayken çok yakın bir arkadaşımın başına gelen olaydır ve 100% gerçektir. Gidenler bilirler, orada siz trafikteyken ufak bir şüphe bile çekeseniz ya da sadece tipiniz bozuksa, polis dilediği zaman ışıklarını yakarak sizi kovalar ve durdurur, tabii arabadan inmeden beklersiniz, adam özellikle yavaş adımlarla ve ışığı gözünüze vurarak gelir ve akebinde de eğer ingilizceyi de iyi konuşamıyorsanız  hakaretlerle ve bağırarak sizi bir güzel haşlar. Sonra yetmiyormuş gibi  kapıdan çıkarıp arabaya yapıştırır, üzerinizi arar vb. gıcıklıkların tümünü  özenle ve üşenmeden yapar. Bu Amerika için rutin bir durumdur. Hele Allah göstermesin arabadan filan çıkarsanız, her an ölebilirsiniz. Benim arkadaşım olayı da tam da bu noktada başlıyor. ABD’ye gelişinin 2. günüymüş. Araba kiralamış ve Türkiye’deymiş gibi sürdüğü için polis bunu gecenin bir yarısında şehrin ortasında durdurmuş. Bu da kapıyı vurararak çıkıp bir türlü gelmeyen adama doğru yürümeye başlamış. Polis bizimkinin ona doğru geldiğini görünce hemen ışığı ona doğru çevirmiş ve bu da adama “ne ışık vuruyorsunuz ya” gibilerinden bir hareket yapmış. Çocuğa ateş etmişler kurşun yüzünü sıyırmış! Şu anda kulağının bir parçası ve kafatasının bir bölümü yok ve yüzünün yarısı da çarpık durumda.

Bir diğer gerçek olay örneğinde de sonrasında mahkemesine gittiğim ve bizzat orada dinlediğim olay da da durum şöyle gelişmiş. Bir Türk barda İspanyol bir arkadaşı ile bilardo oynuyor ve o sırada  bara üniformalı bir polis geliyor ve barmen ile birşeyler konuşmaya başlıyor. Tam da o sırada bilardo masasından bir top fırlayarak polisin olduğu yöne doğru gidiyor. Bizim Türk vatandaş ta tabii arkası sıra topu almaya. Aksilik bu ya, bilardo topu tam da polisin yanındaki taburenin altına doğru yuvarlanıyor ve bizim vatandaş da doğal olarak taburenin altına doğru topu almak için eğiliyor. Çocuk sonrasını hatırlamıyor! Hep beraber hastanede ziyaretine gittik. Polis çocuğu hastanelik etmiş, kapısında da yine bir polis bekliyordu, iyileştikten sonra mahkemeye çıkarılacak diye! Zar zor içeri girebildik. Polisin mahkemeye verdiği ifade şu “benim silahımı almaya çalıştı, o nedenle dövdüm”. Çocuğa olay şahidi olsun diye oradaki barmeni ve oyun oynadığı çocuğu çağıralım diye yardımcı olmaya çalıştık ama ne barmen ne de o gün bilardo oynadığı ispanyol arkadaşı şahitlik etmek istemediler. Keza onlar bile polisin karşısında olmaktan korktular. Çocuk hastanelik olduğu yetmezmiş gibi 1 sene hapis yattı, sonrasında ise Türkiye’ye geri yollandı.

Amerika ve polisini örnek almaya çalıştığımız diğer Hristiyan toplumlarda acıma yoktur. Kendi anneleri babaları dahil kimseyi tanımazlar ve insafsızdırlar. Gerçi aileler de çocuklarını tanımaz, orası da ayrı ama… Acımasızlık ve güvensizlik diz boyu olduğundan herkes gölgesinden bile korkar, polisten de tabii.. Ve oradaki insan da acımasız olmayı ve kimseyi takmamayı öğrenir. Bu adeta bir kültür halindedir. Aile değerleri yoktur. Çocuğunuz bile Amerika’da iseniz artık Amerika’nın malıdır. Keni çocuğunuza fiske vursanız hapse girebilirsiniz.

Bizim hükümetimiz gayet dini bütün insanlardan oluşuyor bunların başında da Sn. Davutoğlu ve Sn. Arınç var. Bunlar gidip Hristiyan olan ülkelerden polislere ders aldırmayı, onlara o ülkelerde olduğu gibi yetkiler vermeye, o değerleri aşılamaya çalışıyorlar. Bu sizce de garip bir durum değil mi ?
Bence olay Polis’e yetki vermek değil, hukuku düzgün yürütmekten geçer. Eğer zırt pırt af çıkmazsa, cezalar hakkıyla çekilirse ve hukuk suçlu ile suçsuzu net olarak ayırdedebilirse bu fazlasıyla caydırıcı olacaktır zaten. Yoksa buradan bakınca, “hukuka söz geçiremeyen hükümet elimizde söz geçirebildiğimiz güçlere yetkiler verelim gıkını çıkarını anında halletsinler” gibi bir tutum içindeymiş gibi anlaşılıyor ki bu çok yanlış bir tutum.

Müslüman affedicidir. Peygamberimiz kendini vuran adamı, kendine kötü davranan insanları bile affetmiştir. Müslümanlık birliktelik, insaf, Allah’tan korkmak demektir. Bunu eminim hükümet yetkilileri bizden iyi biliyordur. Sn. Arınç’ın örneğine dayanarak söylüyorum “kurşunu kafasına sıkarak” sadece o polisi bir katil yaparsınız ve Amerika’da neredeyse her polis birer katildir, hatta bazıları seri katildir bana göre.

Orada yaşarken inanın ne zaman bir polis görsem irkilirdim. Amerika’da hiç kimse polisleri sevmez, sever gibi yapar. Eminim bu Avrupa’da da böyledir. Başta da ezilen toplumlar ve azınlıklar. Amerika için bu toplum zencilerdir keza polis en çok onları öldürmektedir. Adamlar polisler için “F… the police” ve benzeri şarkılar ile öfkelerini ancak bu şekilde dışavurabiliyorlar.. Üzülüyorum hallerine gerçekten çok eziyet çekiyorlar. Allah’tan orada herkese küfür etmek serbest te oradan yırtıyorlar.
Amerikan askerlerinin de durumu ortada en yakın örnek Irak savaşı. Bunların savaş esirlerine yaptıkları rezaletleri ve işkence görüntülerini tüm dünya gördü. Değeri ve insafı olmayan toplumdan çıkan paralı askerler işte. Gayet normal yani!

Bu tip korkulan, insafsız ve dini/ahlaki değersiz insanların ortalıkta Türkiye’de gezdiğini düşünün polis diye! Böyle bir ortamda kim mutlu olabilir?

Peki Amerikalılar mutlu mu? Hayır. Kesinlikle değiller. Bunu 15 yıllık tecrübeme dayanarak söylüyorum. Aile değerleri yok. Sokaklarda polis korkusundan araba süremiyorsun, park edemiyorsun, evinde televizyonun sesini açamıyorsun hatta balık bile avlayamıyorsun. Herkes mutlu gibi görünüyor ama arka planda herkes depresyonda. Bir de “özgürlükler ülkesi!” diyorlar. Hepsi hikaye. Oradaki tek özgürlük, özgürce Obama’ya veya polise vb. küfür edebilmek. Başka bir özgürlük yok.

“Paraya tapan, acımasız, değerlerinden yoksun, doğru dürüst bir dini bile olmayan yer” diye sözlükte “Amerika” kelimesi karşısına yazabilirsiniz, hiç problem olmaz!

Siz Amerikan filimlerine bakmayın, onlar tamamen kurgu ve ilginç tarafı orada yaşayanlara bile bu filimlerle Amerikan rüyasını inandırmayı başarabilen tek millet Amerika’dır. Üstelik bu filimleri diğer ülkelere yollayarak onlara da “Amerika çok güçlü, çok çağdaş ve herkesi yener” imajını pompalıyorlar ve çoğu ülke de bunu yiyiyor, ne yazık ki! Bu arada “Amerikan Rüyası” da ölmeden mortgage belasından kurtularak bir ev sahibi olabilmek. Rüya’ya bak! Eğer öyle ise bizim ülkemiz rüyalar ülkesi olsa gerek 🙂

Kolluk kuvvetlerine daha fazla yetki ve selahiyet vermek toplumda korku, intikam duygusu, nefret ve huzursuzluğu artırı sadece. Bunu Amerika tolere edebilir, keza değerleri olmayan bir toplum ama Türk insanı bunu tolere edemez. Polis haftası filan da yalan olur tabii… Çiçek veren polis yerine kurşun atan polis imajı o haftada pek sevimli kaçmayacaktır keza. Atatürk yönümüzü batıya çevirelim ama değerlerimizi koruyalım derken tam da bunu demek istemiştir. Değerlerimiz, insaf duygumuz, ailemiz ve özgürlüklerimizi sonuna kadar savunmalı o konularda kesinlikle özgün kalmalıyız. Bu konularda zaten onlar bize benzesinler, biz onların değerlerinde polisler yetiştirmeyelim! Hukukumuz hakkaniyetli, dürüst ve kaliteli olsun, başka hiç bir şeye gerek yok.

BlogAnkara’yı Twitter’dan Takip Edebilirsiniz

Şampiyonlar Ligindeki Tek Temsilcimiz Galatasaray’a Başarılar Dileriz

d4dpk

Neden Google’a mahkûmuz?

arama-motorlari-turkiye-turkish-search

Geçenlerde ülkemizin arama motoru tercihleri ile ilgili bir rapor elime geçti ve bu bilgilere göre Dünya çapında neredeyse en fazla Google arama motoru kullanım yüzdesi bizde. Rakamlar doğruysa, %100’e yakın bir oranda Google’ı arama motoru olarak kullanıyoruz ülke çapında. Diğer ülkelerde bu oranlar %70-%80 veya daha az çıkarken bizim bu Google hayranlığımız nedendir, bunun bir araştırılması lazım bence. Bildiğiniz ve her gün gördüğünüz gibi Google arama sonuçlarında hem sağ kolonda hem üstte, hem de altta reklam alarak ve bunları da normal arama sonuçlarına benzeterek aslında bize öncelikli olarak Google’a para veren kişileri gösteren bir arama motoru. Yani siz burada yeni açılmış olan bir şirketi sanki eskiymiş gibi en üstte görebiliyor ve Google’da olduğu için ona güvenip burası ile iş yapıyorsunuz! Üst alanda “Reklam” diye bir ibare çıkıyor ama çoğu insanımız bunu görmüyor bile keza tüm işlerine gelmeyecek hususlar özellikle açık renklerle ve gözden kaçabilecek noktalara yazılmış durumda. Google belki eskiden iyiydi ancak reklamların oranını her yıl artırarak kârlılığı da arttırmak istedikçe (keza buna mecbur) yıllar geçtikçe bu reklamlar da zıvanadan çıkmaya başladı. Şirketin hissedarları ancak kârlılık büyüdüğü zaman para kazanacakları için Google’ın da daha fazla reklam bazlı olması ileriki yıllar için de kaçınılmazdır, bunun da altını çizmeliyiz.

Türkiye pazarına bir kaç yıldır girmeye gayret eden Rus bazlı arama motoru “Yandex” ise arama hacmi fazla olmadığından reklam talebi de alamıyor ve reklamları da neredeyse yok gibi bir şey, ayrıca bence sonuçları da gayet sağlıklı. Ben son 1 yıldır bu arama motorunu kullanıyorum ve gayet memnunum. Arama motoru seçenekleri arasında Bing veya Yahoo bile düşünülebilir aslında. Yine Amerika kaynaklı bu iki arama motoru da doğru sonuçlar veriyor ve bunlar da yine Google kadar reklamla kirletilmemiş durumda. Biz Google’a para yatırdıkça ne yazık ki bir Türk arama motoru’muz olmadığı için Amerika’ya para kazandırmaya devam ediyoruz. Çin,japonya veya Rusya’nın bile kendi arama motorları varken ve üstelik bunlar kendi ülkelerinde Google’dan daha fazla arama hacmine sahip olabilmişken, ne yazıktır ki bu kadar Türk girişimci insan ve genç nüfusun bulunduğu ülkemiz hâlâ bunu gerçekleştiremiyor. Buna bence devlet gücünün eklenmesi gerekir keza bu olay için geç kalındığından büyük arama motorları çok yol katettiler ve pazar ellerinde. Bu bence bir uydu yapmaktan daha önemlidir. Devletin bir Türk web tarayıcı projesini 100% desteklemesi, reklam yapması hatta bazı yerlerde zorunlu kılması ile  ileriki nesiller için çok daha güvenli ve bize özgü arama sonuçlarını çıkaran bir arama motoru oluşturulabilir.

İlk aşama olarak ta Google’ın kurduğu monopol durum giderilmeli ve seviyeleri tüm Dünya ile aynı düzeye yanı %70-80’lere veya daha az düzeylere getirilmelidir tabii. Benim Yandex tercihimin de en büyük sebebi bu aslında, Rus asıllı olmasına rağmen en azından Türkiye’ye özgü unsurlar içeriyorlar ve bir şekilde Türk olmaya çalışıyorlar. Google ise Türkçe domainlere bile bir öncelik tanımıyor. Ülkemizde hâlâ insanlar “.com” veya “.net” gibi Amerikan domainleri kullanıyor  keza bunlar aramalarda öncelikli olarak yer buluyor. En büyük Amerika! olduğu için tabii Amerikan domainleri de hep önde geliyor. Türkçe karakter içeren domainler çıkalı yıllar olmasına rağmen hiç arama sonuçlarında bunları görebildiniz mi? Onu bırakın gmail’de bile Türkçe karekter ile bir email alamıyorsunuz Mecuburen, “tıp”, “tip”..”kıl” “kil”.. oluyor. Başbakanlığın sitesi bile “Basbakanlik” diye yazılıyor artık ondan pay biçin. Peki madem “Gmail” ve Google bu kadar Pazar payına sahip neden ülkemize özgü birşeyler yapmıyor? Neden örneğin, çağrı@gmail.com adresi yerine cagri@gmail.com adresi almak durumunda ve ingilizce karekterleri kullanmak zorundayız? Çinliler, Japonlar, Ruslar keni özel karekterleri ile email alabilrken neden biz yapamıyoruz? Dünya’nın en zengin şirketlerden biri olan ve bu kadar değer verdiğimiz “Yüce!” Google, neden bu kadar sadık olan bir topluma böyle bir güzellik yapmıyor? Aslınca Cevap basit. Çünkü “Buna gerek yok!”.. Zaten 100%’e yakın bir kullanım payına sahiplerken neden bunun için ek çaba ve para harcasınlar ki?

Ülkemizde de bir arama motoru’nun artık oluşturulması, Türkçe’ye özgü olan harflerimizle alınan domainlerin ve emaillerin çalışması ve bunların ön planda olduğu arama sonuçlarının öncelikli olmasının zamanı sizce de gelmedi mi? Neden hâlâ internette de Amerikan buyruğu altındayız ki? Üstelik bu insanlar Türk insanına gereken değeri ve önceliği göstermezken neden hâlâ bunları tercih ediyoruz gerçekten anlamak zor. Düşünün ki, Amerika karşıtı bir durum olsa ve bu haklı bir şey olsa bile Google eğer bu tip yazıları ön plana çıkarmaz ve Amerika sempatizanı yazarları arama sonuçlarında ön plana çıkarırsa o zaman sizce biz tarafsız bir araştırma yaparak, kendi kararımızı verilebilir miyiz? Ya da Amerikan ürünleri  ve malları daima önde çıkarsa Türk malı olan ürünlerin satılma şansı sizce ne kadardır? Bence artık uyanmalı, Google’ın monopolüne bir son vermeli, arama motoru tercihimizi Google haricinde başka birine ayarlayarak bunu hemen hayata geçirmeliyiz. Aksi takdirde “Yüce! Google Ne derse O” durumundayız.

Not: Yazımızda Google’ı eleştirdik diye bu sayfanın arama sonuçlarında çıkmama ihtimâli de var ama yine de arama motorlarının Tayyip’i, Google’ı eleştirmek bağımsız düşünceye olan saygımızdan dolayı, görevimiz diye düşünüyorum.

Kınıyoruz.

Çocukları bile bile öldüren gözüdönmüş, iğrenç İsrail terörünü lanetle kınıyoruz.
İnsanlığını parayla satan, sessiz kalan tüm ülkelerin ve İsrail’in Allah hem cezasını hem de belasını verecektir.
Lütfen bu Ramazan ayında Filistin’de ölen çocuklara ve ailelerine dua edelim. Diliyoruz ki, Allah onları korusun ve yeni ölümler engellensin.
gazze-israil-katliami-ramazan-2014

Parayı bulunca çalışmaya ne gerek var dostum.

Müzik te aslında her performans dalı gibi biraz nankör bir branş. Biraz bırakınca hemen unutuluveriyorsun. Geçenlerde Duman grubunun ilk albümünü dinliyordum. Düşünün ilk albüm ve hala güzeldi. Kendi kendime düşündüm acaba yeni birşey çıkardılar mı son 10 yıldır diye ama aklıma dişe dokunur bir şarkı bile gelmedi. Duman bir Ankara grubuydu, ünlü olma aşamalarında Serkan isminde bir menajerleri vardı, çok severdim, iyi çocuktu. Sonra Mor ve Ötesi  geldi aklıma, bunlar da yine Ankara’dan çıkmışlardı  ve onlar da yine bir iki hit şarkı yaptılar ve sonra  yok oldular yine. Onları da en son 5-10 sene evvel filan dinlemiştim.

Bir de Barış Manço ve grubu Kurtalan Express vardı mesela, adamlar ölene kadar müzik yaptı, hatta bununla kalmayarak tüm Dünya’yı dolaştılar ve Türkiye’yi Dünya’ya tanıttılar. Acaba problem şimdiki gruplarda mı, yoksa Barış Manço zamında telif hakları vb. olaylar fazla işlemiyordu, bu nedenle müzikten şimdi olduğu kadar fazla para kazanılmıyor ve o yüzden devamlı çalışılıyor muydu acaba? Sonra da MFÖ’yü düşündüm onların şarkıları ile büyüdük neredeyse, onlar da her daim çalıştılar, taa yaşlanana kadar. Hatta son Özkan Uğur reklamlardan sinema filimlerine kadar oynadı. En son lösemi olduğunu duydum… Mazhar Alanson da zira öyle o da yaşlanmasına rağmen geçenlerde yine Ankara’daydı.Anlayacağınız ölene kadar sanat!

Şunu söylemeliyim ki yeni gruplar zaten pek nadir geliyor ve son 10 yılda çıkanlar da son günlerin popüler deyimiyle “tırt” çıktılar. Kendini devamlı yenileyen ve sürekli birşeyler üreten sanatçıların ellerinden öpüyoruz. Onlar aslında heykeli dikilesi insanlar çünkü para parametresi olsun olmasın devamlı üretiyor ve devamlı kendilerini yeniliyorlar. Bunu yapabilen, ülkesine bir ATM olarak bakmayan insanları seviyorum anlayacağınız. Bunlar gerçek sanatçılar ve biz onlarla diğerlerini ayırmalıyız, keza parayı bulunca üretimi durduran mentaliteye kesinlikle karşıyım abi ! Bence bir sanatçıda hedef “sanat” ve “toplumsal mutluluk” olmalı, “para” ve “kişisel saadet” değil !