Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

muTEBER olmak lazım hayatta !

akbaba av avukat murat teber“İnsan’ın avukatlara işi düşmesin!” derler ya, aynen böyle bir durum yurtdışında uzun yıllar okumuş ve hatta orada master+doktora yapmış arkadaşımın başına gelmiş ve bu deyimi haklı çıkartmış adeta! Bunu etraflıca dinleyince paylaşmak istedim, hazır kafamda tazeyken keza okuyucularımızı uyararak, bu tip olaylar karşısında onların da mağdur olmamasını sağlamak boynumuzun borcu.

“Anadolu Sigorta” isminde bir sigorta şirketi var ülkemizde, çoğunuz ismini şu veya bu şekilde duymuştur. Bu şirket ile tali olarak (bir başka acente üzerinden) çalışan arkadaşımın Ankara’daki şirketi Sigorta Express nispeten yeni bir şirket olduğundan ve haliyle yeni müşteri ve “A acenteliği” alabileceği şirket arayışındayken, Anadolu Sigorta’dan bir temsilci ziyaretlerine gelmiş bir gün. Bu temsilci ile toplantıları sırasında acentelik alabilmeleri için Anadolu Sigorta portföylerinin geliştirilmesi ve yüksek üretim vb. isteklerde bulununca kısa süre sonra işe aldığı stajiyer çocuğa konuyla ilgili bir alan adı almasını ve buraya bir site ile Anadolu Sigorta için müşteri sağlanabilecek bir site yapılması direktifi vermiş. Çocuk, Anadolu Sigorta’nın her nedendir bilinmez, o tarihe kadar almayı düşünemedikleri “.gen.tr” uzantılı web sitesini “anadolusigorta.gen.tr” olarak tescil ettirmiş. Bildiğiniz veya şimdi bilgilendireceğim üzere “.gen.tr” alan adları “com.tr” gibi evrak vb. gerektirmediğinden her dileyen Türk vatandaşı tarafından alınabiliyor. Bu durumda da problemsiz olarak tescil gerçekleşmiş.

Akabinde tek sayfadan oluşan ancak efektif bir site oluşturulmuş ancak bu stajiyer bir hata yaparak kimseye sormadan, tahminen Anadolu Sigorta’nın A acentesi olduklarını düşünerek olsa gerek, Anadolu Sigorta’nın logosunu da arkadaşımın sigorta şirketinin yanında kullanmış. Tabii çocuk ancak Anadolu Sigorta’dan biri onu arayınca bu hatasının farkına varmış ve hemen düzelmiş ancak avda bekleyen Anadolu Sigorta avukatı aramadan önce noter kanalı ile bu sitede kullanılan logoyu tespit ettirmiş ve hemen basmış davayı sessiz sedasız! Arkadaşım Anadolu Sigorta ile durumu halletmiş olduğunu düşünürken 6-7 ay sonra birde bakmış ki hakkında nurtopu gibi bir ceza davası var.

İşin asıl tirajıkomik olanı “.gen.tr” alan adlarını herkese dağıtan ODTÜ(Nic.tr) tek bir ihtar ile anında alan adını iptal edip Anadolu Sigorta’ya verivermiş. Buradan uyarmış olalım,  “gen.tr” alan adı tek itirazda, ilk olarak siz tescil ettirmiş olsanız dahi sizden sorgusuz sualsiz alınabiliyor arkadaşlar! Lütfen alırken bu alan adının hiçbir zaman sizin olmadığını ve olmayacağını bilin ve ona göre alın.

“Yahu madem durum bu, neden başta bu alan adını satıyorsunuz?” diye çıkışsa da, Nic.tr’de bulunanlar konuyla ilgili cevap bile vermeden korku belası alan adını tıpış tıpış teslim etmişler Anadolu Sigorta’ya iyi mi!! . Normalde dünya çapında satılan ve geçerli olan “.com” alan adı kişinin nesi olursa olsun (buradan terör faaliyeleri filan gibi insanlık zararına birşey yapmıyorsa) önce bunu tescil ettirenden hiçbir şekilde alınamaz. Dünya çapında bunu regüle eden, ICANN isimli kuruluş buna müsade etmez, bizim ODTÜ’ye bağlı çalışan Nic.tr gibi en ufak bir durumda tırsmaz ve ilk tescil edenin haklarını sonuna kadar korur. Bu alan adı sadece dilenirse istenilene bir ücret karşılığı satılabilir, o kadar! Alan adları dünya çapında sanal değerler olarak bilinirler ve hisse senedi gibi alınır satılırlar. Birinin hisse senedine siz el koyup başka birine bilâ bedel veremezsiniz değil mi, mantıken! Ne yazık ki, Türkiye’de bu oluyormuş bunu da öğrenmiş olduk.

Tüm bunlar da yetmiyormuş gibi arkadaşımı arayan Murat Teber isimli avukat pişkin pişkin ve aslında kısaca “ya 5000 TL verirsiniz ya da mahkemelerde sürünürsünüz, sonrasında da siciliniz lekelenir” şeklinde tehdit edince arkadaşım “vereyim de, bu neyin masrafı?” diye sormuş haliyle!! Bunun üzerine daha da gaza gelen avukat “Size hesap vermek zorunda değilim ya verirsiniz ya da …. ” şeklinde bir karşılık alınca şok olmuş. “Adamdaki özgüvene bak!” diye de belirtti ben de paylaşayım istedim… Gerçekten de doğru ama! Adam resmen “Logoyu tek uyarımızda kaldırman ve Anadolu Sigorta’nın şikayetinden vazgeçmesi bile beni bağlamaz, ben seni sobeledim karşılığı 5000 TL” diyor ve bunun hesabı filan da yok! “Vereceksin !” diyor, bir nevi dayılanarak adeta! 🙂  Ha unutmadan! bir de adam öyle hızlı konuşuyormuş ki bunları söylerken konuşmasını anlamaya imkân yokmuş resmen. Acaba bununla uğraşan zavallı hakimler ne yapıyordur, onu  merak ettim ben asıl 🙂 Mahkeme bitmiyordur bi türlü 🙂 Allah onlara sabır versin!  Bu avukat anlatılana göre bu defektinin farkında olduğundan yanında bir başka avukat çalıştırıyormuş ve bu kadıncağız aracılığı ile iletişimi sağlamaya çalışıyormuş ! Arkadaş açıklama isteyince ve malum konu  “duygusal !” olunca telefona sarılmış ve direkt “parayı ver yoksa @!?*..” tehdidini  savurmuş.

Arkadaşımın öngörüsü bu tip avukatların  insanların ufak bir hatasını kollayarak  bundan maddi çıkar sağlamak için hukuk yoluyla bir nevi “legal gasp” yaptıkları yönünde. Anadolu Sigorta aslında bu davadan vazgeçilmesi yönünde bir görüş bildirmesine rağmen adam 3 kuruşluk masrafının binlerce katını bu şekilde kazanmayı kendine reva görebilmiş.

Bu tip avukatlar da türemeye başladı artık ülkemizde öyle görünüyor ki… Özellikle büyük şehirlerimizde! İşin ilginci arkadaşımın hukuk doktorası var, babası eski baro başkanı o da avukat kökenli ve tüm ailede birçok hukukçu var yani tamamen hukukla yoğrulmuş bir aile ona rağmen bu duruma düşebilmiş. İnanılır gibi değil, gerçekten!

Doğru dürüst Türkçe konuşamayan, etik davranıştan uzak, akbaba avukatlar devri hiç gelmesin lütfen. Budur temennimiz !

Nic.tr’nin kendini dünya standartlarında çalışan, alan adı sahibini öncelikle koruyan, ICANN kıvamına getirmesi ve  hukuk sistemimizin de ufak insan hatalarına dair davalara itibar etmeyip bu nevi avukatlara prim vermemeleri gerekir diye düşünüyoruz. Allahtan ülkemizde çok nezih, saygılı, hakkaniyetli, ne dediği anlaşılır ve güvenilir kişi ve kuruluşlar var da bu tip bozuklukları net olarak görebiliyoruz. Umarız bu tip olaylar ve kişiler hep azınlıkta kalmaya devam ederler.

Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak

Ankara hüzünBu tip yazıları yazmayı gerçekten sevmiyorum. Malum patlama sonrası Ankara’da herkes hüzünlü ve derin bir elem etrafı kaplamış durumda bunu rahatlıkla hissediyorsunuz O kadar ki, bir markete girdim normalde gayet güleryüzlü olan kasiyerlerin bile yüzü düşmüştü. Trafik bile bugün bir rahattı Ankara’da! İnsanlar korna  çalmıyor, sakinlemiş, içlerine dönmüşlerdi adeta! Başkentimizin son ruh durumu gerçekten de hiç iç açıcı değil ve aşikar bir tramva durumunun tüm belirtilerine sahip ! .

“Terörü lanetliyoruz !” demekten bile bıktık artık artık değil mi? Şu an yegane isteğimiz artık bu tip olayların hiçbir şehrimizde yaşanmaması.. O kadar.

Çankaya’da yaşıyorsan, pamuk eller cebe!

Birkaç gün önce adıma gelen cezayı muhtardan almak üzere muhtarlığıa uğramıştım. Tesadüf bu ya orada bu tebligatları yapan postacı gelmiş muhtar ile muhabbet hâlinde çay içiyordu. Muhtar “abi buyur sen de bi çayımızı iç” şeklinde teklifte bulununca oturdum, birkaç dakika sohbet ettik. Postacı şu an Çankaya bölgesine bakıyormuş ama daha önce Keçiören ve Demetevler bölgelerinde de çalışmış. Konu cezalardan açılınca, sordum acaba “diğer çalıştığı ilçelerde bu çeşit ceza yoğunluğu da varmı?” diye. Cevap tereddütsüz ve hemen geldi. “Hayır abi” şeklinde. Anlaşılan o ki orada tek tük olan cezalar Çankaya’ya gırla geliyormuş. Sonra sırf bu yıl içinde bana gelen cezaları bi düşündüm bu yıl en az 4-5 ceza ödemiştim. Arkadaşlarım da keza öyle. Hatta bazıları benden daha fazla bile ödemişti ! Muhtar bu arada lafa girdi ve şunu söyledi. “Abi malûm burası Çankaya, zengin kesim, o nedenle bence” dedi, “fakire ceza yazmak yerine zengine yazıyorlar. Bak dikkat et Ankara’da bulunan çoğu kamera Çankaya’da, o yüzden” diye de ekledi. Bir de üzerine postacı lafa girdi, o da Keçiören’de oturuyormuş, “Abi aslında bizde de bazı ana yollarda kameralar var ama oradaki kameralardan ceza hiç gelmiyo yani onları kontrol etmiyorlar. Özellikle zengin olan semtlerdekileri kontrol edip sadece bunlara yolluyorlar” şeklinde bir saptamada bulundu. Şaşakaldım doğrusu!

Muhtarın saptaması da postacının tespiti de biraz düşününce doğru gibi geldi aslında. Diğer ilçelerde bu yoğunlukta kamera görmemiştim ben de.

O zaman bu demekti ki : “Çankaya’da oturuyorsan cezaları da ödeyeceksin” … açık ve net!

Daha önce yine blogda paylaşmıştım Ankara’da bir de malûm “başıboş köpek” mevzusu vardı. Çankaya’da ise bu konu ayyuka çıkmış durumda ve son zamanlarda oldukça arttılar hatta sürüleşmeye bile başladılar. Geçenlerde gözümün önünde birine saldırdılar, taksi durağındaki 6-7 kişi zor kurtardı çocuğu! Eskiden ve belki hâlâ bile vardır şöyle bir görüş vardı : “Büyükşehir oy aldığı yerlerdeki köpekleri topluyor, oy almadıkları mahallelere götürüp serbest bırakıyor” diye. Mâlum Çankaya da fazla oy alamadıkları yerlerden biri ve bu nedenle mi köpek sayısında artış vardı acaba?

Bunlar yetmezmiş gibi bir de yeni vergi artışlarını duymuştuk 2015 başlarında, zaten tüm medyada konu etraflıca işlenmişti. “Zengin kesimleri olarak bilinen noktalara daha fahişt yüzde artışı ile çok daha fazla vergi mentalitesi”. Bu da demek ki Çankaya’da yaşıyorsanız verginiz de oldukça kabarıktı artık. Evinizin tipinin de pek önemi yok üstelik! Sırf bu ilçede ikâmet ediyor olmanız bile sizin bareminizi oldukça yükseltiyordu artık bu yeni düzenleme ile !

Peki ödenen bu fahişt vergilere karşın burada diğer ilçelere yapılandan daha fazla iş mi yapılıyordu? Tabii ki hayır! Burada yaşadığım için rahatlıkla söyleyebilirim. Doğru dürüst elle tutulabilecek hiçbir geliştirme yok. Trafik felç, sokak lambaları %30 en fazla %40 yanıyor, yollar dar ve bakımsız, bayındırlık işleri zayıf. Tüm bunlar azmış gibi sokaklarında köpekler kol gezsin, çirkinlik diz boyu, metro yok, alt geçit yok!

İşin özü, Çankaya’da yaşıyorsan vay haline!

En yüksek vergileri sen öde, karanlıkta otur, mecbur arabanı kullan (keza metro vb. yok), binbir tane ışıkta trafikte bekle(keza altgeçit yok)… Bi de üstüne düzenli olarak belediye tarafından parayla dövül ! (keza mobese çok)

Süpermiş gerçekten.

Neden Başkent’te 10’dan sonra hayat yok ?

Saat 12Panora Alışveriş Merkezi’nde bir restoranda iftar sonrası oturuyorduk. Cumartesi akşamıydı ve hoş bir sohbete dalmıştık. Tam da sohbetimizin başlarında sayılabilecek bir anda garson beliriverdi ve bize “abi kasa kapanıyor, ödemeyi almalıyız” benzerinden birşeyler söyledi. Konuşmamızın tam da ortasına limon sıkılmasının verdiği rahatsızlıkla etrafa bakınırken mağazaların kepenklerinin de yavaş yavaş kapandığını görünce mecburen hesabı ödeyip, ortamı terk etmek zorunda kaldık. Bu çok rahatsız ediciydi ve arkadaşımla da bu konuda ancak arabamda konuşabildik ve gerçekten çıkan sonuç saçmaydı!

Cumartesi akşamı yani ertesinde birçok kişinin çalışmadığı bir günün gecesi neden kapanma saati mesela 12:00 değildi de 10:00’du? Acaba bunu mağazalar mı istemiyordu yoksa müşteriler mi? Ya da bu bir çeşit kanundu da biz mi bilmiyorduk? Mağazaların bunu tam tersine isteyeceğini düşünüyorum keza onlar için bu daha fazla kazanç demek. Müşteriler içinse kendimden örnekleyecek olursak, benim oyum kesinlikle 12:00 olurdu. Ertesi gün erken kalmak durumunda değildim ve zaten 8:30’da açtığım iftar sonrasında 9:30’da yemeğim ancak bitmişti ki çay+muhabbet filan derken AVM kapanıvermişti.

Yurtdışındaki örneklere bakacak olursak daha erken kapanan da var, daha geç te. Ancak sahur geleneğinin olduğu İslam ülkelerine bakarsak bu saatlerin Ramazan’da özellikle çok daha esnediğini sair aylarda ise yine bizim ülkemize göre daha uzun olduğunu görebiliriz. Bence bu konuda sözde çağdaş ülkeler baz alınmış ancak bizim kültürümüz gözardı edilmiş. Bizim insanlarımız Batı ülkeleri gibi izole bir kültürden gelmiyorlar. Bizdeki arkadaşlıklar, dostluklar, akrabalık, aile kavramı vb. unsurlar onlara oranla çok daha kuvvetli ve bu bağların sağlıklı bir şekilde aktarılması için de bu toplulukların muhabbetinin zaman sınırlamasının ortak mekânlardan da kaldırılması önemli bence. Yoksa zaten ben arkadaşımın evinde ya da o benim evde muhabbet edilebilirdi ancak insan bari Cumartesi günü bir değişiklik olsun diye düşünüyor ama ne fayda, kendinizi kapıdışında buluveriyorsunuz!

Bu saat olayını bence çözmeliyiz. Sadece Alışveriş Merkezleri için değil diğer mağazalar da bence gerekli izinleri alıp isterlerse sabaha kadar açık kalabilmeli. Hiç olmazsa bu Cuma ve Cumartesi akşamları için ivedilikle yapılmalı diye düşünüyorum, hatta Ramazan ayına özel saatler bile düzenlenebilir. Alışveriş Merkezleri’nde bu daha kolay zira bunlar genellikle izole yerler ve konutlara rahatsızlık verme ihtimâlleri daha düşük. Ama eminim bu tip gürültü kirliliği yapmayan işletmeler için yeni bir düzenleme yapılabilir ve fazla çalışmayı göze alarak açık kalmak isteyen işyeri sahiplerine sosyal/kültürel ortama ters düşmeyecek şekilde diledikleri kadar zaman verilerek bir nevi ticari özerklik sağlanabilir. Mekân izole bir ortamda veya işyerlerinin yoğun olduğu bir caddede ise mesela, varsın 24 saat açık olsunlar zaten. Ne olur ki?

Yurtdışında Doğu/Batı birçok ülkede/şehirde yıllarca yaşamış biri olarak hemen söyleyeyim buralarda 24 saat açık birçok yer vardır. Gece yarısı saat 3:00’te market alışverişi bile yaptığım vakidir. Ülkemizde nüfusun yoğun olduğu yerlerde ve tabii Başkent’imiz Ankara’da ticaratte zaman kısıtının gevşetilmesi ve hatta yeniden düzenlenmesi süper olmaz mı sizce de? Bence Ankaralı’ya verilecek en güzel hediyelerden biri bu olabilir. Daha fazla özgürlük ve her daim canlı bir Ankara !  Bence bu “alışveriş festivali” vb. hareketlerle ticareti suni ve geçici canlandırma çabalarından çok daha mantıklı olur ve Ankara’yı da daha az moloz bir Başkent yapar, orası kesin!

Sene 2015, genel seçimler ve gaza gelip delirenler

Malûm seçimler yarın. Partiler de son düzlükte iyice delirdiler! Bangır bangır seçim otobüsleri, orada burada broşür dağıtan görevliler ve parti liderlerinin son turları ile tüm bu keşmekeş bugün finâl yapacak ve sonunda milletçe huzura ereceğiz inşallah. Bu yazımda aslında değinmek istediğim konu “afiş kirliliği” idi ancak birkaç gün önce gördüğüm tehlikeli versiyonlarından sonra bunların daha ivedi olduğuna karar verdim.

Bahsettiğim afişler çoğunlukla köprü üzerine tabela altına, bazen büyük bir ağaç üzerine bazen de karşılıklı iki apartman dairesi arasına gerdilerek asılıyorlar. Partilerin seçim öncesi propaganda yapmaları alışık olduğumuz bir durum ancak afişleri tüketmek uğruna tehlikleli bir zıvanada bunu yapmak, işi değişik bir boyuta çıkarıyor. 3 gün önce bir Saadet Partisi afişini ve dün bir AKP afişini halihazırda var olan tabelaların üzerinden yola tehlikeli bir şekilde sarkık ve üstelik parçalanmış olarak resimledim. Aşağıda paylaşıyorum.

seçim afişleri 2015

Bu afişler en az 4-5 gündür burada duruyorlardır diye düşünüyorum, aksi takdirde bu kadar çabuklukla parçalanmış olmaları neredeyse imkânsız ve zaten parçalanmamış olan benzer durumda olan örnekleri de var. Bugün bile giderseniz onlardan birkaçını kendiniz görebilirsiniz ve belki de görmüşsünüzdür zaten. Parçalanmış olmaları bir dolu aracın bunlara defalarca çarpmış olması demek oluyor keza bunlar öyle durduğu yerde rüzgâr ile filan bu kadar çabuklukla bu duruma gelemezler. Kıt düşünce ile “buna çarpınca birşey olmaz, nasıl olsa bez” diye düşünülmüş ancak bunların bazıları brandadan yapılı ve daha sağlamlar. Zaten resimdeki parçalananlar da bunlar. Bunlardan biri Konya yolunda diğeri de Eskişehir yolundaydı.

Düşünün ki hızlı bir şekilde bu istikâmetlerden birinde ailenizle yol alıyorsunuz ve aniden bu nevi sarkan bir afiş önünüze çıkıveriyor, haliyle aniden frene basıyorsunuz, arkadan da biri gelip size çarpıyor. Ya da diyelim yavaş gidiyorsunuz ve tam geçerken bu afişlerden biri arabanızın bir yerine kısılı kalıyor, parçalanıyor veya direkt düşüp camınızın bir bölümünü kaplıyor ve siz 5-6 saniyeliğine de olsa önünüzü göremediğiniz için gidip bir bariyere veya başka bir araca çarpıyorsunuz!

İşte size 15 puanlık uzman sorusu. Bu gibi bir durumda sizce suçlu kim olabilir?

A) Çarpan siz olduğunuz için, siz mi?
B) Bunu asan kıt düşünceli görevli mi?
C) Bunu astıran parti veya partiler mi?
D) Afişleri görüp sökmeyen Belediye mi?

Aslına bakarsanız suçlunun kim olduğunun burada hiçbir önemi yok! Asıl önemli olan bu olay sonrasında oluşabilecek yaralanmalar, araç zararları ve hatta can kaybı! Zaten tüm bu ihtimâllere  niye mahâl verelim ki? Ankara’da nereye kafamızı çevirsek bir bayrak, bir afiş veya bir seçim otobüs görüyoruz veya görmüyorsak ta çığırtkanlarını duyuyoruz. Bunları gözümüzün içine sokarak sizce kafamızın içine de sokacaklarını mı düşünüyorlardır, anlamış değilim! Ben arabamla bunlardan birine sürtünerek geçerken en iyi ihtimâlle arabama bir zarar gelirse, sizce buna sebep olan, insanların canını ve malını tehlikeye atan partiye mi oy veririm, yoksa “Allah korusun bu parti iktidara filan gelirse bize ne yapar acaba!” diye mi düşünürüm?

Buna benzemeyen çok daha çağdaş seçimlerin en azından Başkent Ankara’da yaşanıyor olması gerekir bence. Burası bir köy değil ki en çok afişi olan veya en yükek telden bağıran partiye oy verelim! Ankara’da yaşayan insanların zekâsına da bir nevi hakaret bu afiş savaşları aslında! Yurtdışında hiçbir gelişmiş ülkede de zaten bunu görmezsiniz. Gereksiz israf, gereksiz ses ve görüntü kirliliği! Verilen seçim bütçesini biryerlere harcamak çabasında olan partilerin aşırı bayrak basımı sonucu bunları artık birşey yapamayınca işin çivisini çıkarmaları ile ilintili bir ruh hâli bence. Halbuki bu harcanmayan kısmı devlet bütçesine geri iade edilse ne olur ki? Bütçenin kökünü kazıma aç gözlülüğüne ne gerek var?

İnşallah bir sonraki seçimlerde buna benzer çağdışı görüntülere maruz kalmayız ve umarım kazanamayan partilerin belediye başkanları, yine kıt düşünüp, diğer partileri cezanalandırırcasına seçim sonrasında kendi partisinin afişlerini toplayıp diğerlerini “işte bunlar böyle ortamı kirletiyor, afişlerini bile toplatmıyorlar” izlenimi vermek amacıyla, bunları öylece bırakmazlar. Buradan partilere ve başkanlara sesleniyoruz seçim yasakları başlar başlamaz lütfen Ankara’mızı bu tip afişlerden  temizlemeye başlayalım, duvarlardaki yapıştırmaları tamamen kazıyalım ve yazıların üzerlerini boyayalım. Tüm şehirlerimizin yetkili mercileri de bu hassasiyeti gösterir diye umuyorum. Toplanan onca afiş te birşekilde geri dönüşüm yapılıyordur mutlaka keza atılması durumunu düşünmek bile ürkütücü!

Türkiye’mize huzurlu, barış içinde, adil ve kedisiz! bir seçim diliyorum.

Türk MALI haaa, Türk Malı heyyy !

turkmali-logosu-amblemi-muhuruGeçenlerde halen askerliğine devam eden hafta sonunda izine çıktığında buluştuğum bir arkadaşım ile konuşuyordum. Tankçı birliğinde askerlik yaptığından haliyle konu tanklardan açıldı ve kışlalarında 1 adet Altay tankının bulunduğundan bahsetti ve tanka gerçekten hayran kaldığını da ekledi. Ancak 100% Türk diye tanıtılan bu tankın aslında motorunun Mercedes tarafından yapıldığını ve elektronik sisteminin ise Kore’liler tarafından tarafından yapıldığını öğrendim. Şok geçirdim resmen! Hani 100% Türk’tü ? Anlayamadım mı diye tekrar sorma ihtiyacı hissetim. “Yani sadece metalini mi biz yapmışız bunun?” dedim ancak gerçekten de benzeri bir durumdu. Hatta “bu tankın başına da 2 Koreli’yi diktiler ve tanka kimseyi yaklaştırmıyorlar” diye de ekledi. “Yuh yani” dedim. Kendimizin olan tankın başında neden Koreliler nöbet bekliyor o da değişik bir durum! Hem zaten motorunu ve elektronik sistemini yapmadığımız tank nasıl Türk oluyor ! Bir bilene sormak lazım.

Yine geçenlerde ve belki de hâlâ bir reklam dönüyor, görmüşsünüzdür. Vestel 100% Türk elektronik devi, %100 Türk üretimi TV’ler ve beyaz eşya vb. filan. Bu da şehir efsanesi. Tüm elektronik unsurlar tamamen yabancı menşeili biz sadece montajını yapıyoruz o kadar. Yani Vestel aslında Türk Malı filan değil, yani marka Türk de içindekiler değil !. Gerçekliğini kontrol etmek için geçenlerde ülkemizden tek tek giden “Best Buy”, “ElektroWorld”, “Saturn” ve en son giden “Darty” den Türk firması Bimeks’e devredilen lokasyonda, Kentpark alışveriş merkezinde, markası Vestel olan 3 TV’yi bizzat inceledim. Bu televizyonların hiçbirinin arkasında Türk Malı yazmıyordu. Çünkü yazamazlar aslında düşünürseniz. Sadece montaj yazsalar karizmaları bozulabilir heralde diye arkasını tamamen boş bırakmışlar. Tirajıkomik yani.

Tam da bu sırada şu ünlü dizinin klişe şarkısı aklımdan geçiverdi. “Türk Malı haaa, Türk Malı heeyyy…” . Bu yazıyı yazmaya o an karar verdiğim için başlığa da cuk oturdu.

Amerika ilk Ay’a gittiğinde yıl 1969’du. Aradan tam 46 yıl geçmiş neredeyse yarım asır olmuş. İlk içten patlamalı motoru 1850 yılında yapmışlar bunun üzerinden de 165 yıl geçmiş. Şimdiki televizyon dahil bir çok elektronik eşyada kullanılan ilk mikro işlemciler ise 1968 yılında icat edilmiş bunun üzerinden de 45 yıl geçmiş.

Politikacılar şov için arada bir böyle absürt vaatler hep verdiler. En son vaat 2023’te “100% Türk Malı Uydu” idi. (Bu arada onu da 1957 yılında Ruslar göndermişler, malûm Sputnik uydusu. Bizim ise hedefimiz 2023 için şu anda, yani eğer yapabilirsek bunu 65 yıl sonra yapabilmiş olacağız). Altay tankları ile arada bir özellikle de bir ülke ile çıkmaza girdiğimizde hemen bir şov düzenleniyor buna da şahit oluyoruz. Ordumuz çok güçlü, yok bizde şu var bu var vb. gibi haberleri de sıkça görüyoruz. Savaşan şahinler de bir aralar bu amaçla kullanıldı ama bunların elektronik sistemlerini kimi vurup kimi vurmayacağına Amerika’nın karar verdiği anlaşıldı keza bu elektronik sistemleri direkt Amerika’dan almıştık.

Bu kadar genç nüfusumuz var. İnsanlarımızın akıllı olanlarını hep yurtdışına kaybediyoruz. Son örnek işte Türkiye’nin Einstein’ı diye manşet yapılan Oktay Sinanoğlu. Amerika’da öldü. Adam neden Amerika’ya gitti? Ya da neden dönmedi? Bunu sorgulayan yok. Bu gibi süper insanlarımızı genellikle Amerika olmak üzere birçok ülkeye hep kaptırdık ve kaptırmaya da devam ediyoruz.

Bunda aslında millet olarak suçumuz var. Ben yurtdışındayken mesela, çok yakın bir doktor arkadaşım felç durumlarında ilk yarım saatte müdahale ile felcin hiç bir zarar vermemesini sağlayan bir yöntem geliştirmişti, konuşuyorduk. Bana söylediği şeyleri hâlâ unutmuyorum. “Abi ünlü Türk gazetelerine defalarca bu haberi ilk siz yapın diye email attım dönmediler bile” dedi. Sonraları Amerika’lı gazeteciler haberi verdikten sonra bi zahmet verdiler demişti. Çok üzülmüştüm. Birşeyler icat edenlerimizi de hep bu tip nedenlerle küstürüyoruz be kardeşim! Misal bu arkadaşım hâlâ yurtdışında! Halbuki sohbetlerimizde defalarca Türkiye’ye dönmek istediğini söylemişti ama ona kim sahip çıkacak belli değil. Keza döerse şayet ona bir laboratuvar ve bir ödenek tahsis edilmesi gerekir ancak bu konuda kim için ne yapılmış ki, onun için yapsınlar diye düşünüyor insan! Tabii neticede arkadaşımı hâlâ orada ve Amerika’lılara para kazandırmaya devam ediyor! Yakında arkadaşımın ekibinin yaptığı Amerikan Malı bir ilaç daha bize fahişt fiyatlarla kakalanır ve bizde de alternatifi olmadığından paşa paşa bunu öderiz. Olacağı ve hep olduğu bu, ne yazıktır ki !

Amerika yeşil kart bahanesi ile her yıl binlerce kalifiye kişiyi alıyor. Filimlerinde bunu işliyor, piyango ile de bunu körüklüyor. Dünya’da kime sorarsanız mutlaka Amerika’ya gitmeyi istiyor. Neden mi. Çünkü bu propaganda bize filimler, diziler ve diğer tüm unsurlarla çocukluğumuzdan beri hep yapılıyor. Aslında gerçek olmasa bile biz de buna inanıyoruz ne yazık ki! Kanada’da benzer bir uygulama içinde. Almanya’yı biliyorsunuzdur zaten. Bazı icatlar bazen Türkler tarafından yapılıyor ama bunun parasını yine yabancılar yiyor ve arkasında da o ülkenin malı olduğu yazıyor, “Türk Malı” değil. Almanya’da 100% Türkler tarafından yapılmış da olsa herhangi bir ürünün arkasında bakın “Made in Germany” yazısını görürsünüz. Aslında bu şu demek “sizin insanlarınıza bu ürünü icat ettirdik, sonra ürettirdik, şimdi de size sizin yaptığınızı bizim malımızmış gibi satıp büyük kârlar yapıyor ve sizi fakirleştiriyoruz”.

Çok geri kalmışız. Teknoloji alanından tutun da toplumsal konulara kadar. Hatta demokrasimiz veya hukukumuz bile çok yavaş ilerliyor. Tüm bunları, yani hep konuştuğumuz “muasır medeniyet seviyesini” yakalamak içinse tek çözüm var, innovasyon yani “yaratıcılık”.  Tamamen “Türk Malı” olan unsurlar, icatlar… Bu tip icatlar başlayabilirse, sonrasında oluşan toplumsal özgüvenimiz ile  bunların devamı ve sürekliliği sağlanacaktır ancak! Geçenlerde bir ödül töreninde “Arçelik en çok patent başvurusu yapmış ve bunun için Cumhurbaşkanı’ndan ödül almış” diye okudum. Merak ediyorum Arçelik ürünleri gerçekten 100% Türk’mü diye. TV’leri değildir orası kesin. Çamaşır makinası desem motor yapamıyoruz ki o da kesin Çin malı. Neyin patenti için başvuru yapmışlar acaba ? Elektronik birşey değildir, ona emin olabilirsiniz.

İnşaat işinde iyiyiz diye biliyoruz değil mi? Hatta habire reklamı yapılır işte şu ülkede binaları biz yapıyoruz, alışveriş merkezleri, havaalanları vb. biz yapıyoruz diye. Doğrudur, amelelik bölümünde sorun yok ama iş teknolojiye gelince çuvallıyoruz. Örneğin büyük köprülerin hiçbirini biz yapmadık. Yapamıyoruz! Metrolar da keza öyle. Hah asfaltları biz yapıyoruz ama her gün de düzenli olarak yamalayıp duruyoruz. Kaldırımları da biz yapıyoruz ama Ankara’da kaldırımların durumu ortada! Ankara’nın en ünlü caddesi olan Tunalı Hilmi Caddesi’nde bir yürüyün anlarsınız ne demek istediğimi. Yani bu övündüğümüz inşaat olayı da öyle Dünya çapında filan değil, belki Arap ülkeler çapında filan.

Bence Türk Milleti olarak tek iyi yaptığımız şey “işin kolayını bulmak”. Polis haftasında bir komiser ile sohbet ediyordum ve adamın paylaştığına göre polise en çok sorulan soru neymiş biliyor musunuz? “Abi bu işin bir kolayı yok mu?”. Bakın bu konuda çok iyiyiz işte. Herşeyin kolayını buluruz hatta diğerlerini de raydan çıkarırız. Bu da bir çeşit innovasyon aslında bu konuda yaratıcılığımız tartışılmaz. Eskiden jetonları buz kalıbından yapan adamlar bilirim ben. Hatta benim bir arkadaşım eski ankesörlü telefonlara parayı misina ile bağlayıp atardı ve bu sayede 1 lira ile yurtdışı dahil istediği yerle rahat rahat konuşurdu. Bu tip durumlardaki yaratıcılıkta gerçekten sınır tanımıyoruz.

Gençlerimizi bu kültürden çıkarmalı ve yeni bir kültür oluşturmalıyız. Dürüstlük, çalışkanlık, işe sarılma, yabancı dil, kalite öğretilmeli… Tee çocuk yaştan itibaren bunu yapmalıyız. Şu anda yetişkin olanlar… sizi de yeniden programlamalıyız. Belki bu şekilde 2023’te değilse bile 2123’te belki kendi uçağımızı 100% üretiriz. Yoksa laf oyunları ile (“100% Türk yapımı” = Türkiye’de monte edildi. “%100 yerli” = Bunun bir anlamı yok aslında ama sanki Türk Malı’ymış hissi veriyor o nedenle çok kullanılıyor.) vakit kaybetmeyip, gerçekten bir Türk otomobil motoru ve hatta uçak motoru üretebilecek kapasiteye gelebiliriz. Tabii 2123’e kadar ışınlanma bulunmuş olmazsa 🙂

Bir kadın cinayeti daha, Özgecan Aslan yaş 19

Özgecan Aslan, Mersin Tarsus minübüsçü cinayetiÖzgecan Aslan, insanlarımızı derinden üzen bu kadın cinayeti ile siyasetçiler aracılığı ile kutuplaşmışlığın verdiği gerilim yetmezmiş gibi bu sefer bir başka açıdan derinden sarsıldık.

Aslında bu kızımıza pek kadın da denmez keza sadece 19 yaşında üniversite öğrencisi bir ana kuzusu idi… Cani bir minibüsçü tarafından tecavüze yeltenildi, dövüldü, öldürüldü, parçalandı ve sonra ise yakılmaya çalışıldı.

Bu nasıl bir caniliktir, tasavvur etmek çok güç gerçekten.
Burada bence suçluların en büyüğü bu kişinin anne ve babası. Demek ki bu caniye doğruyu, yanlışı ve herşeyden öte Allah’tan korkmayı öğretememişler. Bir de yetmiyormuş gibi sonrasında yardım bile etmiş babası olacak o insan müsvettesi! Böyle babalık, yerin dibine batsın!

Ülkece çok üzüldük.

Gençlerimizdeki bu açlığın bir nedeni de aslında daha önceki yazılarda belirttiğimiz ve Ankara’da da olduğu gibi bazı belediyelerin ilk icraat olarak genelevleri kapatmaları. En azından bu tip yerler bu açlığı bir şekilde gidermenin yerleriydi. Çağdaş ülkelerde bu tip açlıklar daha az ve bu tip cinayetleri nadiren görüyoruz keza burada kontrollü olarak bu tür oluşumlara izin veriliyor ve verilmesi de lazım. Özellikle de bizim gibi erkek egemen toplumlarda bunlar bir nevi “dejarj merkezleri” olabilir. Güzel, nezih, temiz olduktan sonra ve sağlık kontrolleri yapıldıktan sonra neden olmasın. Sırf bu nedenle sadece 1 kadınımız bile tecavüzden kurtulsa buna değmezmi, sizce?

Muhafazakâr toplumlar usülen buna karşı çıkarlar ama en çok fuhuş bu tip toplumlarda vardır aslında. Örneğin şu anda Ankara’da fuhuş artık her yerde. Güvensiz, kontrolsüz, hastalıklı fuhuş çoğu illerde de artık sokaklarımızda. Bunların reklamlarını kaldırımlarda, saat 12’den sonra ise cismen her gün görebilirsiniz.

Özellikle erkeklere sex eğitimi mutlaka verilmeli. Yanlışlar, doğrular çekinilmeden, üstü kapatılmadan ayan beyan izah edilmeli. Bu evlenen çiftlere de sonrasında lazım keza aile içi tecavüzler de ülkemizde çok yaşanan ve hiç bahsedilmeyen konulardan biri. Çoğu kadınımız her gün kocası tarafından tecavüze uğruyor ancak bunu dile getiremiyor. Böyle mutsuz kadınların olduğu bir toplumda yaşıyoruz ne yazık ki!

Eğitim Şart.

Evrilmemiz, çağdaşlaşmamız, eğitimimizi de acilen belirli düzeye getirmemiz gerekiyor. Yoksa daha çok kadınımız ölür, öldürülür veya işkence gördüğü bir evliliğin içinde bulunmak zorunda bırakılır.

BlogAnkara olarak, Özgecan Aslan’a Allah’tan rahmet diliyoruz. Namusu uğruna canını vermiş bir toplum şehidi olarak onu cennete uğurluyoruz. Bu cani ve ona yardım/yataklık edenlerin de ibret verici bir ceza almalarını yürekten diliyoruz. Takdir yargınındır.

Gülen Gözlü Çocuk

ali-ismail-korkmazAli İsmail Korkmaz.

Koşarken önünü kesenler tarafından yakalanıp, gerekirse kelepçelenip, ekip arabasına konulmak yerine, sövüldü, dövüldü ve öldürüldü. Üstelik olay sırasında çekilen kamera kayıtları canlı canlı tüm Türkiye genelinde izlenmişken (hatta kolluk güçlerinin “kamera kayıtlarını silin” şeklinde bir ses kaydı bile varken) mahkemenin kararına göre failler sadece 4-5 yıl yatıp çıkacaklar, hepsi bu! Yargının takdiridir, saygı duyuyoruz ancak milletin vicdanı buna razı gelmedi ve dün gece Ankara’da ve yurdun genelinde olaylar çıktı. İnsanlar bu karara itiraz ettiler, TOMA’lar eşliğinde, gaz bombalarının yarattığı sisin ambiansı ile serbest koşu yaptılar gece boyunca, özellikle de Ankara ve İstanbul’da! “Paralelin işidir! İnlerine girince onlar da inlerden çıkıp sokaklara dökülmüş olsalar gerek!” kıvamında yayınlar yaptı bazı kanallar bu sabah. Ya da paralel olmayan medya “bunların çoğu muhalefet partilerinin adamlarıdır, parayla eylem yaptırılıyordur” şeklinde beyanlar bile yayınladılar.

Benim en çok takıldığım ise annesinin “keşke oğlum vurularak öldürülseydi” sözü oldu. Gözlerim yaşardı resmen. Keza sadece 19 yaşında olan oğlunun abileri yaşında bir grup tarafından bir nevi linç edilerek, acı çekerek öldüğünü bilmek, vurularak ölmesinden çok daha elim bir olaydı.

Ne diyelim. “Paralel! Türk Milleti” adına üzgünüz. Gülen gözlü çocuğun adaleti bu dünyada olmazsa elbet öbür dünyada tecelli edecektir. Bunu yapanların vicdanları ise 4-5 yıl yatıp çıktıktan sonra bile hep kara kalacaktır.

Vodafone Müşteri Hizmetleri telefonu sesli menüsünde kaybolmak

vodafone müşteri hizmetleri logosu“Cep telefonumu kaybettim hükümsüzdür” (hatırlııyormusunuz bilmem eskiden kimlik vb. resmi bir şeyi kaybedince gazeteye buna benzer bir ilan vermeniz gerekiyordu). Cep telefonumu kaybettim ve tabii telefonu kaybedince hattım da onunla birlikte kayboldu. Daha önce başına gelmiş olan arkadaşlarıma danışınca savcılığa bildirmem gerektiğinden bahsettiler. Bunun üzerine ben de savcılığa başvurmak üzere araştırma yapmaya başladım. Öğrendiğim kadarıyla bu bildirimden önce “IMEI numarası” adı verilen her telefona özgü bir numara varmış, bunu bilmem ve bildirmem gerekiyormuş. Bu numara bende bir yerde yazılı olmadığından, onlarda vardır düşüncesi ile, Vodafone müşteri hizmetlerini aradım. Mübalağasız 15 dakika boyunca sesli cevap menüsü içinde debelendikten sonra vazgeçip telefonu kapatmak zorunda kaldım keza menüde benzeri bir seçenek olmadığı gibi, menüde bir oraya bir buraya gidiyorsunuz ve hiçbir menüde de “müşteri temsilcisi” seçeneği yok. Bu olay sabah oldu, telefonla aldığım ek bir bilgiye göre bir de son faturam gerekiyormuş ve bu da yine bende olmadığı için yine çaresiz Vodafone’u aramak durumunda kaldım. (Bu arada “542” olan numaraları “05425420000” olarak değişmiş). Biliyor musunuz, bilmiyorum ama menüde gezerken harcadığınız her dakikanın faturasını da siz ödüyorsunuz, yani ne kadar çok gezerseniz o kadar fazla parayı Vodafone sizden tahsil ediyor. “Belki de o nedenle karmaşık yapmışlardır” diye düşünmekten de kendimi alamadım. Sinirimi sakinleştirip bir kez daha Vodafone’u bu sefer son faturamı email veya posta yoluyla almak için aradım. Telefonun sesli menüsünde kaybolurken ve defalarca duyduğum “eksik ya da hatalı bir giriş yaptınız” sesinden resmen gına geldi. Bu sefer zaman tuttum tam 17 dk sürdü bu eziyet. En son çare olarak bir kez daha aradığımda bu sefer ingilizce kısmını tuşladım keza ingilizce problemim yok ve belki buradan daha hızlı işimi hallederim diye düşündüm ki haklı çıktım. Bu bölümden, hemen bir temsilci çıkıyor ve 1 dakika içinde tüm işlemlerim bitmişti !

Yahu bu Türk insanına ne eziyettir? Telefonunu kaybetmiş biri olarak zaten moralim bozukken Vodafone’un da bana yardımcı olacağı yerde telefon menüsünde boğması nasıl bir düşüncenin eseridir acaba? Bu serzenişimi ingilizce olarak ta orada yarım yamalak ingilizce konuşan bayana söyledim ama ben bu konuda bir değişim olacağını zannetmiyorum keza insanlar menüde gezdikçe Vodafone para kazanıyor ve bıkıp bir daha aramayanlar sayesinde de bir yandan bedava para kazanırken müşteri temsilcileri üzerindeki işyükünü de hafifletmiş oluyorlar.

Bu nedenle buradan Vodafone kullanan okuyucularımızı uyarmak istiyorum. Öncelikle Vodafone’da şifre diye bir şey varmış onu mesajla almanız gerekiyor. Benim durumumda telefonum olmadığı için bu şifreyi de alamadım haliyle. (Normalde “şifre” yazıp bir yere mesaj atıyorsunuz, cebinize geliyor) Sonrasında ise eğer işleminiz sesli menüde yapabileceğiniz bir işlem değilse ve tabii orta karar bir ingilizce biliyorsanız direkt “94” tuşlayarak ingilizce bölümüne girin. Buradaki VIP hizmetten siz de yararlanın, sorunlarınız, Türkçe menüde de olması gerektiği gibi, hemen çözülsün.

Ne yazık ki, kendi ülkemizde, Vodafone isimli yabancı şirket, “sesli menüde dolaştırma” ve benzeri taktiklerle hem Türk insanının parasını çatır çatır alıp hem de oradan oraya sürükleyip eziyet ederken, yabancı insana saniyesinde VIP hizmeti veriyor. Bunu acı bir deneyimle öğrenmiş oldum ! Her gün reklamlarında övündüğü “21 milyonu aşan Vodafone’luları” tutmak istiyorsa, Vodafone’u buradan herkese eşit davranması için uyarıyorum. Hatta Türk insanına VIP hizmet verebilir keza burası Türkiye… ey Vodafone!! Tabii bu arada tüm GSM operatörlerimizi yurtdışı şirketlere satanlar da bundan pay çıkarır mı bilemem,.. ama onlar zaten ayrıcalıklıdır! Eminim sekreterleri aracılığı ile VIP hizmeti zaten alıyorlar ve bunu tınmıyorlardır bile.

Olan yine zavallı vatandaşa oluyor yani, işin özü bu!

Gumrukk.tv dolandırıcı firma uyarısı-GümrükTV

İnternet dolandırıcılığı her geçen gün artıyor arkadaşlar. Bunun için lütfen hangi internet sitesinden ürün aldığımıza lütfen dikkat edelim. Öncelikli kural, “eğer bir şey çok ucuzsa bir bit yeniği mutlaka vardır”. Hiç bir legal firmanın aynı ürünü çok ucuza (özellikle yarı fiyatından bile az) satmalarının imkânı yoktur. Ayrıca lütfen kredi kartı numaranızı bu tip firmalara hiçbir şekilde vermeyin. Eğer yapıyorlarsa kapıda ödeme seçeneğini seçin, en azından ürünü kontrol eder gerçekse ödeme yaparsınız. Tabii dolandırıcı olan firma size “biz o tür bir ödeme kabül edemiyoruz” diyecektir.

gumrukk.tv, gumruk.com, dolandırıcı firma

Gumrukk.tv (gümrük tv) alan adını kullanan ama sitede “Gumruk.com” şeklinde yazan bu firma tarafından dolandırılan çok yakın arkadaşımın başına gelenleri hem bundan sonra kimse kazıklanmasın hem de ibret olsun diye sizinle paylaşayım.

Arkadaşım Televizyon ararken bu firmayı bir şekilde internet üzerinden buluyor ve buraya öncelikle telefon ediyor tabii bu üstte verdikleri telefonu direkt bir mesaj merkezi havası verilmiş bir makina açııyor sonra sizi transfer edermiş gibi yapıp meşgule düşürüyor. Siz de tabii birkaç kez denemeden sonra vazgeçip başka bir iletişim kanalı ararken orada genellikle “mesaj bırakın sizi arayalım” şeklinde yazan bölgeye tıklıyorsunuz ve istediğiniz televizyonu ve sizi aramaları için telefonunuzu ve isminizi bırakıyorsunuz. Telefonunuzu eline geçiren dolandırıcılar size sanki gerçek bir firmadan arıyormuş gibi dönüş yapıyorlar ve siz “bu ürünler neden bu kadar ucuz?” diye sorunca da bunların gümrük fazlası olduğunu ve bunun için ucuza sattıklarını filan söylüyorlar. Siz tabii nasıl sipariş verebilirim diye sorunca oltaya düşüyor ya kredi kartı numaranızı telefonda veriyorsunuz, ya da formlarından sözde satın alır gibi yaparken buraya giriyorsunuz. İki türlüsünde de kredi kartınızın tüm bilgileri güvenli olmayan bağlantıdan direkt bu hırsızların eline düşüyor. Arkadaşım bunlara kredi kartı bilgilerini veriyor ve aslında fiyatının 3 katı fazla olması gereken televizyondan sipariş veriyor, üçte bir fiyatına! Anında kredi kartından televizyonun fiyatından çok daha fazlası üstelik te “KLIKSA” adı altında Sabancı’nın internet firmasının ismi kullanılarak çekiliyor. Tabii arkadaşım bu olaya uyanmadan önce telefonu kontrol etmek için onların size iletişim formuna yazdıktan sonra geri dönüş için kullandıkları 0 537 064 61 32 no’lu paravan telefondan arıyor ve onlar da açınca güvenilir insanlar bunlar zannediyorsunuz. Çünkü oltaya gelenlerin telefonunu kaydedip parayı çekmeden önce ne zaman ararsanız hemen açıyorlar ve güven telkin ediyorlar ama parayı çektikten sonra sizi telefondan engelliyorlar ve hiçbir zaman bu telefon açılmıyor artık. Paranız da tabii buhar oluyor.

Buradan uyarıyoruz lütfen internetten bulduğunuz her fiyata ve tabii her siteye güvenmeyin. Buna benzer bir siteyi herhangi bir dolandırıcı insan 200-300 TL’ye çok rahat yaptırılabilir.

Web sitesini incelediğimde adamların güven sağlasın diye kullandıkları taktikleri üstteki sitenin ekran görüntüsü üzerinde sizin için işaretledim.
• Sitedeki sosyal ağların hiç biri çalışmıyor keza bu hesaplar aslında zaten yok, yani çalışmaması normal ama burada inandırıcılık arttırılsın diye konulmuş.
• Telefon ise arayınca büyük bir firma imajı vermek için telesekretere bağlanmış ve 0850 ile başlıyor ama sonrasında her nasılsa meşgule düşüyor.
• Web sitesinden canlı destek varmış gibi görünüyor ama kimseyle konuşamıyorsunuz burası üzerinden.
• İnandırıcılık artırılsın diye “bayi girişi” var. Ama bayi filan yok tabii ortada. Siz bunu görünce “adamların bayileri bile var ben direkt alıyorum” şeklinde sevinesiniz diye yapılmış bu.
• İletişim formundaki adresleri ise “Hamza bey girişi no:2-4 Kapıkule Sınır Kapısı – E D İ R N E” şeklinde yazılmış, hesapta gümrük kapısı hissiyatı versin diye özellikle seçilmiş. Tabii böyle bir adres yok.
• Buradaki tüm ürünler dehşet ucuz, normal fiyatının üçte biri fiyatında ve tabii görünce inanamayıp hemen almak istiyorsunuz.
• Altta telefonla bilgi hattı yazıyor altında telefon yok.
• Güvenli alışveriş diyor, tamamen yalan.
• 24 saatte kargo diyor tabii kargo filan da yok aslında keza ürün yok ortada.

“Lütfen dikkat “Gumrukk.tv” paravan ismiyle sadece internet üzerinden çalışan
bu firma kesinlikle dolandırıcı bir firmadır