Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Dolandırıcı şirket uyarısı!!ARTI MOBIL ve ALTBANDTV Dikkat!

artimobil-altbandtvSevgili BlogAnkara okurları, tüm operatörlerde başınıza gelebilecek olan yeni bir dolandırıcılık yöntemi ile karşı karşıyayız bu sefer. İletişim firması adı altında, saygın cep telefonu operatörü firmalarının ismini kullanarak sizden para tırtıklayan firmalar bunlar. Üstelik bu firma birde işi sağlama alıp müşteri hizmetleri kurmuş 🙂 Arıyorsunuz.., bir tane adamı oraya dikmişler ve önüne bir yazı vermişler size o yazıyı tekrarlayıp duruyor, yavuz hırsız durumu yani ! Avea, Turkcell ve Vodafone şirketleri üzerinden bu Artı Mobil denilen firma birçok kişinin parasını haksız olarak gasp etmiş. İnternette “artı mobil şikayet veya altbandtv şikayet” vb. yazın ve arama yapın göreceksiniz yüzlerce şikayet var. Kaldı ki dolandırılmış ve yazamamış olan yüzlerce insanda kesin vardır, bunları hiç saymıyoruz bile. Eğer size bu nevi mesajlar geliyorsa ki bunlar size en azından SMS mesajı olarak bildirmek zorundalarmış veya faturanızda garip bir yükselme oluşursa mutlaka kullanmış olduğunuz operatörünüzün müşteri hizmetlerini arayın ve “benim hesabımdan tahsil edilen paralı bir üyeliğim var mı?” diye sorun ve eğer varsa da hemen iptal ettirin. İşin ilginç tarafı bu tip aboneliklere “ben bir daha üye olmayayım, bu tip talepleri geri çevirin” dediğinizde bu yapılamıyormuş, kendinizin tespit edip arayıp iptal ettirmeniz lazımmış bunu da unutmayın lütfen. ArtıMobil denilen firma bu açığı keşfetmiş, hemen paravan bir firma kurarak Vodafone, Turkcell ve Avea gibi ismi tanınmış olan operatörleri kullanarak (usüle uygunmuş gibi gösterip saçma sapan bir servise üye yaparak) insanları resmen ve fiilen dolandırmaya devam etmekteler.

Süreç genelde şöyle işliyor: ALTband.TV veya benzeri bir paravan isimden önce bilgilendirme adı altında mesaj geliyor, siz buna bir şekilde cevap yazarsanız veya artık akıllı telefonlarda bir şekilde yanlışlıkla basarak cevap vererek sms veya benzeri bir yöntemle veya bir link aracılığıyla dönüş yaparsanız, işlem tamam! Sizi otomatik üye yapıyorlar! Sonrasında ise dayıyorlar üyelik ücreti adı altında faturanızdan para tırtıklamaya! Bu paralar genelde ve başlarda ufak paralar olduğu için ve sizin de, çoğumuzun olduğu gibi, faturalarınız otomatik ödemede olduğu için, “herhalde fazla konuşmuşum” veya “interneti fazla kullanmışım” vb. gibi düşünerek önemsemediğiniz fiyat farklılıklarını her ay cebe indiriyorlar.

Sonra bakıyorlar siz ses çıkarmıyor veya üyelikten ayrılmıyorsunuz dozajı artırıp sizi başka şeylere de üye yapıyorlar ve bir arkadaşımın durumunda “112 TL ekstra” durumuna kadar gelmiş bu miktar. Sonuçta müşteri hizmetlerini arıyorsunuz, 15 dk telefon başında ağaç ettikten sonra çıkan müşteri temsilcisi sizi, “hatlarımız çok yoğun” bahanesi ile geçiştirip “biz bilemeyiz, isterseniz bu adamları siz arayın” demez mi!…. Tabii ki der ! 🙂

Verilen telefon 0 212 987 3099 Artı Mobil müşteri hizmetleri. Hadii sil baştan bu sefer de burayı arıyorsunuz sizi bir telesekreter karşılıyor gerçek bir firmaymış gibi düzenlenmiş ve birkaç aşamadan sonra gerçekten de sizi bir insana bağlıyorlar. Yani adamlar dolandırıcılığı bi adım daha ileriye götürüp alt yapısını da yapmışlar!! Neyse müşteri hizmetlerine cevap veren zavallı adamın önüne bir metin koymuşlar keza arayanların hepsi direkt ana avrat düz gittiğinden adam kaşarlanmış, bir yandan kahve içerken diğer yandan küfür yiyor ve önündeki mesajı okuyor ve siz ne derseniz deyin o papağan gibi bunu tekrarlıyor. Siz sinirden geberin isterseniz, problem yok, adamın ses tonunda hiç bir değişme görmüyorsunuz. Merak ettim ve kendim aradım aynı adam çıktı ve adama ne söylediysem gerçekten de hiç tınmadı. Eğer arada canınız bişeye sıkılır ve birine küfür etmek filan isterseniz burayı arayıp direkt girebilirsiniz. Küfür yerken tınmama konusunda bayağı tecrübeliler şimdi bak, haklarını teslim etmek lazım 🙂

Zavallı teknolojiye alışmakta debelenen ülkemin güzel insanları. Böyle kazıklana kazıklana bir şekilde gelişeceğiz heralde diye umud ediyorum. Artı mobil ve benzeri bu tip dolandırıcılık girişimlerine karşı da tabii sizi buradan uyarmak istedim. Lütfen bu tip hırsızlara teslim olmayalım bunları şikayet edelim ve özellikle de internet ortamında paylaşalım ki diğer insanlarımız da dolandırılmasın.

muTEBER olmak lazım hayatta !

akbaba av avukat murat teber“İnsan’ın avukatlara işi düşmesin!” derler ya, aynen böyle bir durum yurtdışında uzun yıllar okumuş ve hatta orada master+doktora yapmış arkadaşımın başına gelmiş ve bu deyimi haklı çıkartmış adeta! Bunu etraflıca dinleyince paylaşmak istedim, hazır kafamda tazeyken keza okuyucularımızı uyararak, bu tip olaylar karşısında onların da mağdur olmamasını sağlamak boynumuzun borcu.

“Anadolu Sigorta” isminde bir sigorta şirketi var ülkemizde, çoğunuz ismini şu veya bu şekilde duymuştur. Bu şirket ile tali olarak (bir başka acente üzerinden) çalışan arkadaşımın Ankara’daki şirketi Sigorta Express nispeten yeni bir şirket olduğundan ve haliyle yeni müşteri ve “A acenteliği” alabileceği şirket arayışındayken, Anadolu Sigorta’dan bir temsilci ziyaretlerine gelmiş bir gün. Bu temsilci ile toplantıları sırasında acentelik alabilmeleri için Anadolu Sigorta portföylerinin geliştirilmesi ve yüksek üretim vb. isteklerde bulununca kısa süre sonra işe aldığı stajiyer çocuğa konuyla ilgili bir alan adı almasını ve buraya bir site ile Anadolu Sigorta için müşteri sağlanabilecek bir site yapılması direktifi vermiş. Çocuk, Anadolu Sigorta’nın her nedendir bilinmez, o tarihe kadar almayı düşünemedikleri “.gen.tr” uzantılı web sitesini “anadolusigorta.gen.tr” olarak tescil ettirmiş. Bildiğiniz veya şimdi bilgilendireceğim üzere “.gen.tr” alan adları “com.tr” gibi evrak vb. gerektirmediğinden her dileyen Türk vatandaşı tarafından alınabiliyor. Bu durumda da problemsiz olarak tescil gerçekleşmiş.

Akabinde tek sayfadan oluşan ancak efektif bir site oluşturulmuş ancak bu stajiyer bir hata yaparak kimseye sormadan, tahminen Anadolu Sigorta’nın A acentesi olduklarını düşünerek olsa gerek, Anadolu Sigorta’nın logosunu da arkadaşımın sigorta şirketinin yanında kullanmış. Tabii çocuk ancak Anadolu Sigorta’dan biri onu arayınca bu hatasının farkına varmış ve hemen düzelmiş ancak avda bekleyen Anadolu Sigorta avukatı aramadan önce noter kanalı ile bu sitede kullanılan logoyu tespit ettirmiş ve hemen basmış davayı sessiz sedasız! Arkadaşım Anadolu Sigorta ile durumu halletmiş olduğunu düşünürken 6-7 ay sonra birde bakmış ki hakkında nurtopu gibi bir ceza davası var.

İşin asıl tirajıkomik olanı “.gen.tr” alan adlarını herkese dağıtan ODTÜ(Nic.tr) tek bir ihtar ile anında alan adını iptal edip Anadolu Sigorta’ya verivermiş. Buradan uyarmış olalım,  “gen.tr” alan adı tek itirazda, ilk olarak siz tescil ettirmiş olsanız dahi sizden sorgusuz sualsiz alınabiliyor arkadaşlar! Lütfen alırken bu alan adının hiçbir zaman sizin olmadığını ve olmayacağını bilin ve ona göre alın.

“Yahu madem durum bu, neden başta bu alan adını satıyorsunuz?” diye çıkışsa da, Nic.tr’de bulunanlar konuyla ilgili cevap bile vermeden korku belası alan adını tıpış tıpış teslim etmişler Anadolu Sigorta’ya iyi mi!! . Normalde dünya çapında satılan ve geçerli olan “.com” alan adı kişinin nesi olursa olsun (buradan terör faaliyeleri filan gibi insanlık zararına birşey yapmıyorsa) önce bunu tescil ettirenden hiçbir şekilde alınamaz. Dünya çapında bunu regüle eden, ICANN isimli kuruluş buna müsade etmez, bizim ODTÜ’ye bağlı çalışan Nic.tr gibi en ufak bir durumda tırsmaz ve ilk tescil edenin haklarını sonuna kadar korur. Bu alan adı sadece dilenirse istenilene bir ücret karşılığı satılabilir, o kadar! Alan adları dünya çapında sanal değerler olarak bilinirler ve hisse senedi gibi alınır satılırlar. Birinin hisse senedine siz el koyup başka birine bilâ bedel veremezsiniz değil mi, mantıken! Ne yazık ki, Türkiye’de bu oluyormuş bunu da öğrenmiş olduk.

Tüm bunlar da yetmiyormuş gibi arkadaşımı arayan Murat Teber isimli avukat pişkin pişkin ve aslında kısaca “ya 5000 TL verirsiniz ya da mahkemelerde sürünürsünüz, sonrasında da siciliniz lekelenir” şeklinde tehdit edince arkadaşım “vereyim de, bu neyin masrafı?” diye sormuş haliyle!! Bunun üzerine daha da gaza gelen avukat “Size hesap vermek zorunda değilim ya verirsiniz ya da …. ” şeklinde bir karşılık alınca şok olmuş. “Adamdaki özgüvene bak!” diye de belirtti ben de paylaşayım istedim… Gerçekten de doğru ama! Adam resmen “Logoyu tek uyarımızda kaldırman ve Anadolu Sigorta’nın şikayetinden vazgeçmesi bile beni bağlamaz, ben seni sobeledim karşılığı 5000 TL” diyor ve bunun hesabı filan da yok! “Vereceksin !” diyor, bir nevi dayılanarak adeta! 🙂  Ha unutmadan! bir de adam öyle hızlı konuşuyormuş ki bunları söylerken konuşmasını anlamaya imkân yokmuş resmen. Acaba bununla uğraşan zavallı hakimler ne yapıyordur, onu  merak ettim ben asıl 🙂 Mahkeme bitmiyordur bi türlü 🙂 Allah onlara sabır versin!  Bu avukat anlatılana göre bu defektinin farkında olduğundan yanında bir başka avukat çalıştırıyormuş ve bu kadıncağız aracılığı ile iletişimi sağlamaya çalışıyormuş ! Arkadaş açıklama isteyince ve malum konu  “duygusal !” olunca telefona sarılmış ve direkt “parayı ver yoksa @!?*..” tehdidini  savurmuş.

Arkadaşımın öngörüsü bu tip avukatların  insanların ufak bir hatasını kollayarak  bundan maddi çıkar sağlamak için hukuk yoluyla bir nevi “legal gasp” yaptıkları yönünde. Anadolu Sigorta aslında bu davadan vazgeçilmesi yönünde bir görüş bildirmesine rağmen adam 3 kuruşluk masrafının binlerce katını bu şekilde kazanmayı kendine reva görebilmiş.

Bu tip avukatlar da türemeye başladı artık ülkemizde öyle görünüyor ki… Özellikle büyük şehirlerimizde! İşin ilginci arkadaşımın hukuk doktorası var, babası eski baro başkanı o da avukat kökenli ve tüm ailede birçok hukukçu var yani tamamen hukukla yoğrulmuş bir aile ona rağmen bu duruma düşebilmiş. İnanılır gibi değil, gerçekten!

Doğru dürüst Türkçe konuşamayan, etik davranıştan uzak, akbaba avukatlar devri hiç gelmesin lütfen. Budur temennimiz !

Nic.tr’nin kendini dünya standartlarında çalışan, alan adı sahibini öncelikle koruyan, ICANN kıvamına getirmesi ve  hukuk sistemimizin de ufak insan hatalarına dair davalara itibar etmeyip bu nevi avukatlara prim vermemeleri gerekir diye düşünüyoruz. Allahtan ülkemizde çok nezih, saygılı, hakkaniyetli, ne dediği anlaşılır ve güvenilir kişi ve kuruluşlar var da bu tip bozuklukları net olarak görebiliyoruz. Umarız bu tip olaylar ve kişiler hep azınlıkta kalmaya devam ederler.

Çankaya’da yaşıyorsan, pamuk eller cebe!

Birkaç gün önce adıma gelen cezayı muhtardan almak üzere muhtarlığıa uğramıştım. Tesadüf bu ya orada bu tebligatları yapan postacı gelmiş muhtar ile muhabbet hâlinde çay içiyordu. Muhtar “abi buyur sen de bi çayımızı iç” şeklinde teklifte bulununca oturdum, birkaç dakika sohbet ettik. Postacı şu an Çankaya bölgesine bakıyormuş ama daha önce Keçiören ve Demetevler bölgelerinde de çalışmış. Konu cezalardan açılınca, sordum acaba “diğer çalıştığı ilçelerde bu çeşit ceza yoğunluğu da varmı?” diye. Cevap tereddütsüz ve hemen geldi. “Hayır abi” şeklinde. Anlaşılan o ki orada tek tük olan cezalar Çankaya’ya gırla geliyormuş. Sonra sırf bu yıl içinde bana gelen cezaları bi düşündüm bu yıl en az 4-5 ceza ödemiştim. Arkadaşlarım da keza öyle. Hatta bazıları benden daha fazla bile ödemişti ! Muhtar bu arada lafa girdi ve şunu söyledi. “Abi malûm burası Çankaya, zengin kesim, o nedenle bence” dedi, “fakire ceza yazmak yerine zengine yazıyorlar. Bak dikkat et Ankara’da bulunan çoğu kamera Çankaya’da, o yüzden” diye de ekledi. Bir de üzerine postacı lafa girdi, o da Keçiören’de oturuyormuş, “Abi aslında bizde de bazı ana yollarda kameralar var ama oradaki kameralardan ceza hiç gelmiyo yani onları kontrol etmiyorlar. Özellikle zengin olan semtlerdekileri kontrol edip sadece bunlara yolluyorlar” şeklinde bir saptamada bulundu. Şaşakaldım doğrusu!

Muhtarın saptaması da postacının tespiti de biraz düşününce doğru gibi geldi aslında. Diğer ilçelerde bu yoğunlukta kamera görmemiştim ben de.

O zaman bu demekti ki : “Çankaya’da oturuyorsan cezaları da ödeyeceksin” … açık ve net!

Daha önce yine blogda paylaşmıştım Ankara’da bir de malûm “başıboş köpek” mevzusu vardı. Çankaya’da ise bu konu ayyuka çıkmış durumda ve son zamanlarda oldukça arttılar hatta sürüleşmeye bile başladılar. Geçenlerde gözümün önünde birine saldırdılar, taksi durağındaki 6-7 kişi zor kurtardı çocuğu! Eskiden ve belki hâlâ bile vardır şöyle bir görüş vardı : “Büyükşehir oy aldığı yerlerdeki köpekleri topluyor, oy almadıkları mahallelere götürüp serbest bırakıyor” diye. Mâlum Çankaya da fazla oy alamadıkları yerlerden biri ve bu nedenle mi köpek sayısında artış vardı acaba?

Bunlar yetmezmiş gibi bir de yeni vergi artışlarını duymuştuk 2015 başlarında, zaten tüm medyada konu etraflıca işlenmişti. “Zengin kesimleri olarak bilinen noktalara daha fahişt yüzde artışı ile çok daha fazla vergi mentalitesi”. Bu da demek ki Çankaya’da yaşıyorsanız verginiz de oldukça kabarıktı artık. Evinizin tipinin de pek önemi yok üstelik! Sırf bu ilçede ikâmet ediyor olmanız bile sizin bareminizi oldukça yükseltiyordu artık bu yeni düzenleme ile !

Peki ödenen bu fahişt vergilere karşın burada diğer ilçelere yapılandan daha fazla iş mi yapılıyordu? Tabii ki hayır! Burada yaşadığım için rahatlıkla söyleyebilirim. Doğru dürüst elle tutulabilecek hiçbir geliştirme yok. Trafik felç, sokak lambaları %30 en fazla %40 yanıyor, yollar dar ve bakımsız, bayındırlık işleri zayıf. Tüm bunlar azmış gibi sokaklarında köpekler kol gezsin, çirkinlik diz boyu, metro yok, alt geçit yok!

İşin özü, Çankaya’da yaşıyorsan vay haline!

En yüksek vergileri sen öde, karanlıkta otur, mecbur arabanı kullan (keza metro vb. yok), binbir tane ışıkta trafikte bekle(keza altgeçit yok)… Bi de üstüne düzenli olarak belediye tarafından parayla dövül ! (keza mobese çok)

Süpermiş gerçekten.

“Kalekol” haberi tekvırıgas çıktı

Geçenlerde bir yemek sırasında Trabzonlu bir müteahit ile tanıştım. Kendisi Doğu’da “kalekol” adını verdiğimiz çoğunluğu sınırda olan karakolları yaptığını ve hatta daha yeni bir tanesini bitirdiğinden bahsedince konuyu biraz irdeledim. Biraz sohbet edince oradaki ortam düzenini biraz olsun anlayabilme fırsatım oldu. Söylediğine göre doğuda çoğu illerde arka plan PKK’nın elindeymiş (İnanamadım ama dinlemeye devam ettim). Bu çözüm süreci sırasında artık şehirlerde bürokrasinin içine bile girmişler. Tüm müteahitler veya orada iş yapan herkes onlara haraç vermek mecburiyetindeymiş, vermeyene iş yaptırtmıyorlarmış. Bu arkadaşta mecburen veriyormuş ve karakol inşası devam ediyormuş. Eğer yapan kişi doğulu ise onlara hiç yaptırtmıyorlarmış keza mantığa göre “doğulu, pkk gerillasının ölmesine yol açacak karakol yapımında bulunamazmış ve bu bir nevi hainlikmiş”. Ayrıca orada birkaç kez mahmkemelik olmuş bu arkadaş PKK’lılar mahkemelerde de hakim ve savcıları tehdit ederek tüm davalarımı çözdüler diyor. Yani bu duruma göre orada hukuk diye birşey de yok.
kalekol
Gelelim basında da bolca malzeme yapılan “KALEKOL” ismiyle sanki kale gibi sağlammış hissiyatı ile servis edilen karakollara. Bu karakollar extra bir özelliği olmayan betondan, çimentodan yapılan alelade yapılarmış ve biraz daha büyük olmaları dışında öyle basında yazıldığı gibi “yok şuna dayanır, yok buna dayanır” filan gibi bir özellikleri yokmuş. “Sadece kurşuna dayanır” diyor müteahit “o da çok fazla aynı noktadan atış almazsa”. “Diğer ağır silahlar filan deler geçer” diyor. Yani bu da aynı daha önce buradan yazdığımız Sözde “Türk yapımı” Altay tankları gibi bir masalmış. Bunu da anlamış olduk. Şu magazinde kullanılan “asparagas haber” olayının politik versiyonu bir nevi.. Atılım yapıyormuş gibi görünme amacıyla içi boş teknolojik gelişme haberi üretme işi, “tekıvırıgas” diyelim tirajıkomik olsun.

Peki dedim siz bu karakollara giderken gelirken birşey olmuyormu? Söylediği şu. “Para veriyoruz ve birkaç PKK’lı ismi veriyoruz” bizi bırakıyorlar. Yani yolların kontrolü, inşaatların kontrolü, şehirlerin kontrolü ve hatta hukukun kontrolü tamamen PKK’nın eline geçmiş bu çözüm süreci sonucunda. Tam çözülmüş yani.

Çok yazık. Şimdi de zavallı mehmetçik bunların yığdığı malzeme ve mühimmatla kendi topraklarımızı canı pahasına geri kazanmak için didinip duruyor. Bir dolu bomba bitki örtümüzü bozuyor, dağlardaki hayvanları öldürüyor ve kaybeden hep ülkemiz ve insanları oluyor. Üzülüyorum yiten canlara, yanlış politikalar uğruna feda edilen insanlarımıza !!!

Özgün kültürlü AVM’ler, görgülü nesiller

Cepa ve Kentpark AVM logolarıAnkaralılar bilirler, Eskişehir yolunda Cepa Alışveriş Merkezi ve Kentpark Alışveriş Merkezi vardır  ve bunlar yanyanadırlar. Bitişik ikiz konumda ama ayrı yönetimli AVM durumu Türkiye’de ve hatta belki de dünyada tek bile olabilir. En azından ben buna benzer bir örnek bilmiyorum. Başka yerlerde ihtiyaç varken aynı noktaya iki tane birden açılması durumu biraz tuhaftı ilk başlarından beri zaten.
Ankaralılar bilirler Cepa alışveriş merkezi 2007 yılında yapılmıştı ve açıldı sonrasında ise nasıl olduysa gerekli izinler çabucak alınarak 3 yıl sonrasında Kentpark AVM tam da bitişiğinde bitiverdi. Biz bile “yine mi AVM” diye şaşırmıştık keza Kentpark’ın bulunduğu alanın konut veya iş merkezi filan olacağı konuşuluyordu, o zamanlar.

Taa o günden beri aralarında bir rekabet oluşmuştu haliyle, bu kadar yakında da olunca bu zaten kaçınılmaz oluyor. Bu rekabetin son örneğini düzenledikleri etkinliklerde gördük. Önce geçen yıl Ramazan ayında Kentpark bir mehteran takımı etkinliği ve gösterisi düzenledi
Sonrasında da ise CEPA, 18 Mart Çanakkale Şehitleri Haftası’nda hemen cevabı yapıştırdı ve Atatürk ve silah arkadaşlarını anma etkinliği ve gösterisi ile cevap verdi.
Yani Osmanlıcı bir yapı ile Atatürkçü bir yapı atışması şeklinde gerçekleşti bunlar sanki ya da biz öyle algıladık! Arkasında politik bir güdü varmıydı bilemiyoruz ancak ikisi de kanımca çok eğlenceli olmuştu ve kurguları da süperdi. Böyle tatlı atışmalar ve rekabetler her zaman müşterilere fayda sağlar ve aşırıya kaçılmadıkça bunun devamlılığı da sağlanmış olur. Bu etkinliklerde bence öyle olmuş. İnsanlarımız eğlenmiş ve tarihimizle ilgili çocuklarımızın dimağlarında güzel anılar yaratmışlar beraberce.

AVM toplumu olduk malûm. Bu gibi etkinlikler kültürel unsurlarımızın altının çizilmesi, alışverişe endeksli bir AVM değil, toplumu eğiten, eğlendiren ve mutlu eden AVM’ler oluşması açısından da önemli bir adım bence. Bu merkezlerin Türkiye’ye ve hatta bulundukları şehirin gelenek/göreneklerine göre özgünleşmesi yönünde de olumlu katkı sağlar. Biribirine benzeyen AVM’ler değil de kendine özgü unsurlar barındıran, değişik renklerde, dokularda, kültürel özelliklerde ve etkinliklerde bulunan AVM’ler en büyük dileğimiz.

Tabela, kiraz ve yalova kaymakamı

Bugün Eskişehir yolundan Ümitköy istikametine doğru yol alırken boş reklam tabelaları dikkatimi çekti. Bu boş tabelaların çoğu köprü üstündeydi ve bazıları şeridin iki tarafını da kaplıyorlardı. Bu köprü üstü versiyonu reklamlar Ankara’da en son icat edilmişti, “fazla müşteri bulamayınca bu şekilde atıl kalmıştır herhalde” şeklinde düşünürken bir sonrakinde bir ilan vardı ve yine bir boş tabela daha ve sonra bir boş daha görünce resmini çekme ihtiyacı hissettim.Ankara köprü üstü boş tabelaları

Sonrasında tabelalara daha dikkatli bakmaya başladım ve bu sefer orta refüjde şu dikdörtgen tabelaların da bazılarının boş olduğunun farkına vardım. Yani bu kronik bir durumdu ve sadece köprü tabelalarına has bir durum değildi. Bu tabelanın en azından tahtası görünmüyordu ama gri çirkin bir boya ile kapatılmıştı. Bu da soğuk ve çirkin görünüyordu.

Orta refüj reklam panosu tabelası

Yurtdışında da bu tip tabelalar vardır ancak hiç boş bırakılmaz. Ha tabii orta refüjlerde yoktur keza birilerinin arada bir bile olsa, reklamları değiştirmek için akan trafiğin ortasına girmesindeki tehlikeyi görüp bu tip bir olaya baştan izin vermezler. Güzide başkentimiz Ankara’da ise maşallah refüjde kiraz ağaçları bile var! Hatta geçenlerde geçerken gördüm, bir adam orta refüjdeki ağaçlardan birine merdiven dayamış bir elinde poşet, kirazları topluyordu! Bu demektir ki vatandaş normalde bizim tekil olarak bile geçmeye korktuğumuz otobandan kiraz uğruna elinde merdivenle geçmiş! Tabii çiçek ekimi, budama, çim biçme vb. işler için sol şeridin kapatılması olaylarını artık kanıksadık. Düşünün bir kere hangi gelişmiş ülkede sol şerit düzenli olarak bayındırlık işleri için kapatılır acaba? Bu ülkeler sizce ağaç/yeşillik sevmiyor olabilirler mi?  Cevabı basit. İnsanın ve araçların güvenliği refüje ağaç ekip şirin görünmekten çok daha değerli de o yüzden.

Tabela olayına geri dönecek olursak bu kirliliği panoları kiralayan şirket ile çözmek lazım. Panoların kira anlaşması yapılırken bir ek madde ile bu nevi çirkin görüntüler kolayca engellenebilir kanaatindeyim. Sözleşme şartlarına uymayan şirketlerin de anlaşması fesh edilir, olur biter.

Yolum uzun ve kafamda bu nevi şeyler uçuşurken kırmızı ışıkta durdum, soluma dönünce bu sefer ne göreyim, bir yön tabelası ve bu da boş! Şaşırdım! Aşağıda işaretledim.. Burada da belediye herhalde tabelayı dikmiş ancak yönleri yazmayı unutmuş. Karşı şeritten arabadan çekebildiğim için resim pek net çıkmadı ama olay açık zaten.

Ankara boş yön tabelası

Trafik açılıp biraz daha ilerleyince bu sefer bir belediye otobüsü tabelası ilişti gözüme ve o da neredeyse boştu diyebilirim. Sadece bir köşesinde “EGO” yazıyordu. Yani bu tabelanın tüm amacı şöföre ve yolcuya “burada dur” demekti. O kadar! Peki  o zaman tabela şeklinde bir levhaya ne gerek vardı ki ? Bir çubuk dikilip çubuğun üstüne EGO yazılabilir ve pekâla aynı işlevi görürdü. Çocukluğum Ankara’da geçtiği için  hep düşünmüşümdür, neden “EGO” diye? Şimdi buradan sorayım bari, belki biri söyle gerçekten “neden EGO?”. Bir otobüs durağında bu ibareye ne gerek var? Yani neticede orası nedir? “otobüs durağı”. O zaman tabelada da bu yazmalı ve belki de bir otobüs ikonu konulmalı Türkçe bilmeyenler için mesela. Bu asfaltlara renkli kedi portresi çizmekten daha faydalı bir hareket olmaz mı, sizce de? Tabelanın boş olması da normal değil aslında, burada olması gereken ve yazılmayan birşeyler var kesin. Mesela güzergâhlar veya belki otobüs saatleri. Bilemiyorum ama tabela neticede gereksiz boş! Bu tabelanın fotografı da aşağıda. Eminim birçok kez bu tabelayı görmüş ancak ne yazdığına(yazmadığına!) bile bakmamışızdır. Buyrun şimdi bakın.

Ankara ego otobüs durağı tabelası 2015

Neticesinde bakarsak, aslında  bizim mentalitemizde bir problem var. Tabelaları düşünmeden yapıyoruz veya bir başka gelişmiş olduğunu düşündüğümüz ülkeden kopyalıyoruz ama onu da tam kopyalayamıyoruz. Tabii “tasına göre tarağı” misali, reklam şirketleri de belediyelerin bile bu nevi davranışlarda bulunabildiği Ankara’da normal olanını yapıyorlar! Ne uğraşacaklar boşuna! Zaten yaz ayı, işler kesat, kim takar yalova kaymakamını !!!

Uçan Ankara

Ankara havası otoban kenarıAnkara’nın bildiğiniz üzere bir “taşra” imajı vardır. Müzikleri ile dalga geçilir, aksanı her zaman komik bulunur ve hatta ilçe isimleri bile komiktir. (Keçiören, Balgat, Çukurambar, Dikmen, ÇinÇin Bağları, Aşağı/Yukarı Eğlence, Şose, Dutluk, Kasalar, Hıdırlıktepe, Or-an, Dodurga, Şaşmaz, Karapürçek, Telsizler, Saime Kadın, Hacı kadın, Bağlum, Ayaş, Kayaş, Karakusunlar, İskitler, Piyangotepe, Pursaklar ve benim de yaşadığım, Aşağı/Yukarı Ayrancı vb.) O kadar ki şehire yabancı olanlar ismi duyduktan sonra buralara giderken iki kere düşünür. Belediye logosu camidir mesela sonraları ise kanun zoruyla komik bir kedi haline getirilmiştir, bir ağırlığı/ciddiyeti yoktur! Havaalanına bile doğru dürüst uçak inmez. Buradan dişe dokunur bir yere gitmek isterseniz, hep İstanbul üzerinden aktarma yaparsınız, tüm diğer taşra şehirleri gibi yani! Denizi yoktur, sosyal hayat deseniz “türkü bar” seviyesindedir, tarihi özellikleri de yine çoğu ilimize göre geridedir keza sonradan kurulmuş bir şehirdir burası.

Geçenlerde Kızılay’da tam göbekten geçerken gördüğüm eski demir toplayıcaları (aşağıdaki resimlerde), şimdilerde aralarında bolca Suriyeli’lerin katıldığı çocuk dilencileri (yine aşağıda), kendini trafikte bir araç sanan kağıt toplayıcaları ve özellikle Çankaya’da bolca bulacağınız çöpleri parçalayarak oraya buraya saçan sokak köpekleri ile Ankara çağdaşlaşmaya belediye boyutunda bile direnen bir şehirdir!

Ama biz yine de severiz Ankara’mızı. Atatürk Orman Çiftliği’nde Kaçak Saray’dan kalan kısımlarını, meraklı, insancıl, yardımsever, arabalarını yolun ortasında durdurup oynayabilen insanlarını ve etrafı “kazı alanı” durumda olan Atakule’miz bile bizim için çok değerlidir.

Ata’mızın seçtiği şehirdir burası. Sırf bu yüzden bile gelişmeye, geliştirilmeye değer bir yerdir.

Kesin, Ankara da bir gün hakettiği noktaya gelecek ancak hızımız biraz yavaş gibi geliyor bana dostlar! Siz ne dersiniz? En popüler caddemiz olan Tunalı Hilmi Caddesi’nin kaldırımları bile daha ancak yapılmaya karar verilebildi ki biz bunu en az bi 2 yıldır yazıyorduk. Kısmet bu yaza imiş. Ve tabii bakalım bu kez yeni yapılan kaldırımlar kaç yıl dayanacak! Ben hadi iyimser olayım, en fazla 2 yıl vereyim bir sonraki kazı çalışması için! Keza 3-4 yıl kadar evvel yine bir yenileme çalışması yapılmıştı ve tabii akebinde 2 ay geçti tekrar kazdılar ve yamadılar. Sonra bir daha, bir daha… ardı arkası gelmedi. Kaldırımlar bile bilmem kaç kez kaldırılıp kazılıp yerine üstün körü bir şekilde diziliverdi. Bu kadar sıklıkla asfalt/kaldırım kazan belediyelerin bir örneği daha dünyada yoktur, ama bizde var. “Şu yerin altına ne yapıyorsanız bir kez doğru dürüst yapın da bozulmasın” diyeceğiz ama “kime?” onu bilmiyoruz!

Hani C.başkanı , Başkanlık sistemine geçirirsek “Türkiye’yi uçuracağız” diyordu ya, bence Türkiye’nin Başkent’i Ankara’yı önce bi uçurmak lazım. Belediye Başkanlarımız biribiriyle atışmak yerine şu “uçurma” işine konsantre olurlarsa, Ankara’da da sonunda süper birşeyler olacaktır ve zaten olmalıdır da! Ama tabii kültürümüzde bir “Hacivat-Karagöz” gerçeği de var. Neticede bi o söylüyor, bi bu söylüyor arada bir dövüşüyorlar ve tabii komedi gırla gidiyor!

“Tüm bu keşmekeşten sıkıldım, güzel bir Ankara deneyimini hemen yaşamak istiyorum” diyorsanız da onun kolayını Ankara’lı bulmuş zaten!! Hemen frene basın! Olduğunuz yerde arabanızı sağa çekin, koyun bir Ankara havası, kökleyin sesi veeee kim tutar siziiiii ….Haydeeee… Hop..Hop… 🙂

Suriyetli dilenci çocuklar ankara

kızılay demir toplayıcıları

kızılay demir toplayıcıları

Neden Başkent’te 10’dan sonra hayat yok ?

Saat 12Panora Alışveriş Merkezi’nde bir restoranda iftar sonrası oturuyorduk. Cumartesi akşamıydı ve hoş bir sohbete dalmıştık. Tam da sohbetimizin başlarında sayılabilecek bir anda garson beliriverdi ve bize “abi kasa kapanıyor, ödemeyi almalıyız” benzerinden birşeyler söyledi. Konuşmamızın tam da ortasına limon sıkılmasının verdiği rahatsızlıkla etrafa bakınırken mağazaların kepenklerinin de yavaş yavaş kapandığını görünce mecburen hesabı ödeyip, ortamı terk etmek zorunda kaldık. Bu çok rahatsız ediciydi ve arkadaşımla da bu konuda ancak arabamda konuşabildik ve gerçekten çıkan sonuç saçmaydı!

Cumartesi akşamı yani ertesinde birçok kişinin çalışmadığı bir günün gecesi neden kapanma saati mesela 12:00 değildi de 10:00’du? Acaba bunu mağazalar mı istemiyordu yoksa müşteriler mi? Ya da bu bir çeşit kanundu da biz mi bilmiyorduk? Mağazaların bunu tam tersine isteyeceğini düşünüyorum keza onlar için bu daha fazla kazanç demek. Müşteriler içinse kendimden örnekleyecek olursak, benim oyum kesinlikle 12:00 olurdu. Ertesi gün erken kalmak durumunda değildim ve zaten 8:30’da açtığım iftar sonrasında 9:30’da yemeğim ancak bitmişti ki çay+muhabbet filan derken AVM kapanıvermişti.

Yurtdışındaki örneklere bakacak olursak daha erken kapanan da var, daha geç te. Ancak sahur geleneğinin olduğu İslam ülkelerine bakarsak bu saatlerin Ramazan’da özellikle çok daha esnediğini sair aylarda ise yine bizim ülkemize göre daha uzun olduğunu görebiliriz. Bence bu konuda sözde çağdaş ülkeler baz alınmış ancak bizim kültürümüz gözardı edilmiş. Bizim insanlarımız Batı ülkeleri gibi izole bir kültürden gelmiyorlar. Bizdeki arkadaşlıklar, dostluklar, akrabalık, aile kavramı vb. unsurlar onlara oranla çok daha kuvvetli ve bu bağların sağlıklı bir şekilde aktarılması için de bu toplulukların muhabbetinin zaman sınırlamasının ortak mekânlardan da kaldırılması önemli bence. Yoksa zaten ben arkadaşımın evinde ya da o benim evde muhabbet edilebilirdi ancak insan bari Cumartesi günü bir değişiklik olsun diye düşünüyor ama ne fayda, kendinizi kapıdışında buluveriyorsunuz!

Bu saat olayını bence çözmeliyiz. Sadece Alışveriş Merkezleri için değil diğer mağazalar da bence gerekli izinleri alıp isterlerse sabaha kadar açık kalabilmeli. Hiç olmazsa bu Cuma ve Cumartesi akşamları için ivedilikle yapılmalı diye düşünüyorum, hatta Ramazan ayına özel saatler bile düzenlenebilir. Alışveriş Merkezleri’nde bu daha kolay zira bunlar genellikle izole yerler ve konutlara rahatsızlık verme ihtimâlleri daha düşük. Ama eminim bu tip gürültü kirliliği yapmayan işletmeler için yeni bir düzenleme yapılabilir ve fazla çalışmayı göze alarak açık kalmak isteyen işyeri sahiplerine sosyal/kültürel ortama ters düşmeyecek şekilde diledikleri kadar zaman verilerek bir nevi ticari özerklik sağlanabilir. Mekân izole bir ortamda veya işyerlerinin yoğun olduğu bir caddede ise mesela, varsın 24 saat açık olsunlar zaten. Ne olur ki?

Yurtdışında Doğu/Batı birçok ülkede/şehirde yıllarca yaşamış biri olarak hemen söyleyeyim buralarda 24 saat açık birçok yer vardır. Gece yarısı saat 3:00’te market alışverişi bile yaptığım vakidir. Ülkemizde nüfusun yoğun olduğu yerlerde ve tabii Başkent’imiz Ankara’da ticaratte zaman kısıtının gevşetilmesi ve hatta yeniden düzenlenmesi süper olmaz mı sizce de? Bence Ankaralı’ya verilecek en güzel hediyelerden biri bu olabilir. Daha fazla özgürlük ve her daim canlı bir Ankara !  Bence bu “alışveriş festivali” vb. hareketlerle ticareti suni ve geçici canlandırma çabalarından çok daha mantıklı olur ve Ankara’yı da daha az moloz bir Başkent yapar, orası kesin!

Bir Rephair deneyimi

Rephair saç losyonu Tümer Metin BeşiktaşRephair isimli şampuan+losyon kombinasyonunu kullanan bir arkadaşımdan dün bu ürünün tüm kullanım geçmişini dinleme fırsatım oldu. Bu gibi ürünleri almayı düşünen veya halihazırda kullananlara bir fikir vermesi amacıyla paylaşmak istedim.

Ürünü arkadaşım ilk şu meşhur eski Beşiktaş’lı Tümer Metin’in olduğu TV reklamları ile duymuş. Kendisi de koyu Beşiktaş’lı olduğu için herhalde güvenip almış bir paket ve kullanmaya başlamış hemen! Reklamlarında işte her ay şu kadar saç teli filan deyince o da “olmayan saçı çıkarır” sanmış ancak 1 ay geçip ürün bitince ve kafada pek bir fark görmeyince bırakmayı düşünmüş. Tam da o günlerde Rephair’den aramışlar ve arkadaşımdan 1 ayın kullanım hikayesini dinledikten sonra “siz ürünü nasıl kullandınız?” diye sormuşlar. O da işte yazıldığı gibi önce şampuanı kullandım sonra losyonu sürdüm filan deyince kadın “peki jöle vb. birşey kullanıyor musunuz?” diye sormuş o da “evet” deyince kadın “hah ondandır” deyip arkadaşıma 3 aylık ürün daha satmış. Arkadaşım da “ben yanlış kullanmışım ondan olmamış” düşüncesiyle bu sefer yeni gelen paketi de ekleyerek toplam 4 ay daha kullanmış ancak saçlarda yine pek bir fark görememiş ve yine tam da bitmesine yakın aramışlar. Bu seferinde de arkadaşım “bu bende işe yaramıyor” vb. diye hafif sinirli çıkışınca bu sefer kadın “size bir de ek destek losyonu verelim” demiş hemen yarı fiyatına! 4 aylık çıkmama durumuna da şöyle bir izah getirmişler: “İlk aylarda öncelikle gözenekler açılacak sonra ise sarı sarı tüyler çıkacak sonra bunlar dökülecek ve en sonunda da normal saçlar çıkmaya başlayacak”. Arkadaşım da herhalde sarı tüyler çıktı ve döküldü de ben görmedim diye düşünürek “tam da çıkmaya başlayacakmış o nedenle şimdi bırakmamalıyım” mentalitesi ile bir 3 aylık kür daha almış iyimi! Sonuçta nereden bakarsanız 7 küsur aydır kullanıyor ve bir de üstüne normalde bahsedilmeyip “aşırı kellere özel” ek destek olarak satılan losyonu da kullanarak kürü desteklediğini söylüyor. Son durum bu yani. Lakin yakın arkadaşım ve sık sık görüştüğümüz için hemen söyleyeyim, bence şu anda kadar saçlarında hiç bir değişim yok! Hâla bayağı bi kel!

Ben hikayeyi dinledikten sonra eve döndüğümde merak edip Google’a “rephair” şeklinde aratınca bir dolu websitesi çıktı ve bunlardaki fiyatlar da resmi “rephair.com.tr” sitesine göre farklılık gösteriyor. Yani arkadaşım büyük ihitmâlle resmi satış sitesinden aldığı için bu ürünlere daha fazla para veriyor. Özellikle şampuan Türkiye’de yapıldığı için bu üründe özellikle promosyonlar ve fiyat indirimleri çok daha fazla.
Biraz araştırdıktan sonra edindiğim izlenim bu ürün saçları yeni dökülmeye başlamış kişilerde sadece dökülmeyi durduruyor. Yani diğer “minoxidil” içerikli ürünler gibi bir şey. Sadece bunun reklamı daha fiyakalı olduğundan değişikmiş gibi gelmiş bence insanlara! Tümer Metin “Bu saçı alıcaz, başka yolu yok” filan deyince gaza gelmiş olabilirler 🙂

Mutlaka bu veya benzer ürünlerden faydalanan kişiler de vardır. Bu tip bir deneyimi olan arkadaşlar bizimle paylaşırlar ve yorum bırakırlarsa seviniriz. Tabii işe yaramayanlar da burada paylaşabilirler.

Zaten Rephair sitesine girince de “daha dolgun saçlar”, “saç dökülmesini durdurun” filan gibi şeyler yazıyor. Neticede “xxx daha fazla saç teli” hikayesini bırakmış görünüyorlar. Zaten o kadar saçın çıktığını sayacak hâlimiz yok, çıkıyorsa bile! Ha tabii tamamen kelseniz orası başka, o zaman “xxx saç teli” hemen görünecektir ama bu da çok tuhaf olmazmı ki zaten? Düşünün ki kafanızın üstü tamamen kel ve burada aralıklı olarak veya daha kötüsü hepsi bir noktada xxx tane saç teli. Komik olurdu !

Rephair veya benzeri ürünleri kullananlara önerim eğer kalıcı ve ömür boyu saç istiyorsanız hiç bunlara bir dolu para harcamadan bu tip ürünlere harcayacağınız paranın üzerine biraz daha ekleyin ve direkt gidin saç ektirin böylece her gün o losyondu bu şampuandı uğraşmanıza da gerek kalmaz. Türkiye’de bu konu oldukça gelişti artık ve fiyatları da ucuzladı. Hatta o kadar ki yurtdışından bile bize saç ekimi için geliyorlar. Yalnız saç ektirmeyi düşünen arkadaşlardan özellikle ricamdır, hazır ektirmişken çok olsun diye aşırı sık ektirmeyin lütfen keza bu yoğunlukta bir saçın doğal olamayacağı hemen belli oluyor. Doğal bir görünüm için aralıkların yaşınıza uygun olması gerekiyor. Seçeceğiniz doktorunuzun da bu açıdan estetik biri olması ve sizin yoğun saç talebinizi sakinleştirebilmesi bence çok önemli. Yoksa 60 yaşındaki adamda 20 yaşındaki gencin sıklığında saç “dam üstünde saksağan yuvası” gibi duruyor bence!

Nefesiniz düşlerinizle demlensin, sonra seyreyleyin dünyayı

tavuskusu-tuyu-nefes-yasam-akademiHepimiz ve aslında canlı olan her varlık doğumumuz ile birlikte nefes almaya başlıyoruz ve bu son nefesimizi verene kadar programlanmış olarak devam ediyor. İki nefes arasında yaşadıklarımıza da hayat diyoruz. Nefes almak için özel bir çaba sarfetmediğimiz için de önemsizmiş gibi özensizce yapıyoruz ve bunun önemini de herşeyde olduğu gibi ancak kaybedince anlıyoruz.

Ufak bir çocuğa uyurken bakarsanız onun ne kadar huzurlu bir şekilde nefes alıp verdiğini deneyimleyebilirsiniz. Hatta uyurken onu uzunca bir süre izlemiş olanlarımız bile vardır keza bu huzur insanı iyi hissettirir gerçekten. Çocukken eminim biz de aynı onlar gibiydik ve nefes alıp verirken bu ritmi yaşanmışlıklarımızla bir süre sonra bozacağımızı ve hatta kaybedeceğimizi hiç düşünmedik bile! Ama tabii hayatımızın programı anne ve babamızın yanlış öğretileri, toplumdan aldığımız yanlış dersler, TV’de, gazetede gördüklerimiz, okuduklarımız ve daha bir çok dış unsurla bozulup kirlenirken ne yazık ki nefesimiz de düzensizleşiyor hatta benim durumumda bazen tamamen kesilebiliyordu! Hayat içinde ilerlerken bu kirlilik sadece nefesimiz üzerinde olmuyordu tabii, ruhumuz da kirleniyor ve kararıyordu adeta. Özellikle de hayat içinde bir inancımız yoksa veya bir arınma yöntemini benimseyemediysek bu kirlenme çok daha hızlı ilerleyip daha vahim bir durum alabiliyor. İşte hergün gazetelerde okuduğumuz içimizi burkan olayların failleri hep bu hayatın kirletmiş olduğu insanlar aslında! Onların içindeki çocuk ta aynen sizin ve bizim gibi doğdu ve tertemizdi. Sonra olanlar ile o çocuk büyüdü ve bizim suçlu olarak nitelendirdiğimiz kirlenmiş ruha dönüştü. Zaten hukuken de o çocuktur aslında idam etmek istemediğiniz. Çünkü o her çocuk gibi masumdur ve onu öldürmek varoluşunuza ihanettir bir nevi !

Şimdi gündemde bu kadar konu varken bu soyut konu nereden çıktı diye düşünenler için hemen söyleyeyim. Bu hafta sonu bir nefes seminerindeydim. Evet evet, ben de aynı sizin gibi düşünmüştüm. “Nefes’in semineri mi olur?” diye! Yıllardır uyku apnem olduğundan bir çıkış ararken hayatın karşıma çıkardığı birşeydi bu. Nefesle ilgili olduğuna göre ve apne de malûm ilintilidir düz mantığı ile bu seminere katılmaya karar verdim. Seminer bu hafta sonuydu ve bir otelin -2. katındaydı. Hatta “bodrum katta büyük ihtimâlle pencere bile olmayan bir yerde ne tür bir nefes olayı gerçekleşebilir acaba?” diye de düşünmedim değil, itiraf edeyim. Nefes denince benim aklıma hep açık hava geliyordu ve böyle bir önyargım vardı.

Önce gittiğim ortamı tasvir edeyim. Sanki kadınlar bir altın günü düzenlemişler, devamlı konuşma halinde olan bir dolu kadın ve aralarında konuşmadan adeta “biz ne yapıyoruz burada yav?” diye kendilerine sorarmışçasına etrafa şaşkınlıkla bakan 2-3 erkekten oluşmuş bir insan topluluğu düşünün. Kadınlar hazırlanan yiyecekleri tabaklarına doldurmak ile meşgulken bir yandan konuşuyor, yiyiyor ve gülüşüyorlar, ben dahil diğer erkekler ise biraz iğreti ve biraz da korku dolu bir şekilde ortamı izliyormuşuz gibi yaparak bunu farkettirmemeye çalışıyorduk. Hatta “acaba benim ağzıma dolmayı ne zaman ve kim tıkıştıracak?” diye düşünmüyor da değildik sanki! Keza daha önce hiç altın gününde bulunmamıştık ve tecrübesizdik bu konuda!

Seminer zamanı gelince içeri girdik ve olay başladı. Tekdüze bir başlangıçtı, bildiğim şeyler pozitif düşünce vb. konulardan bahsediliyordu ve bir sunu ile girizgâh yapılıyordu. Tam ben burada uyuklarım derken birden ayağa kalkmamız istendi ve müziğin sesi açılıverdi! Erkeklerin hayretle bakışları arasında neredeyse tüm kadınlar delirmişçesine dansetmeye başladılar. “Hah” dedim içimden.. “şimdi tam oldu işte!”. Günlerde karnı doyan kadınların yemekten sonra bu tip davrandıklarını annemden duymuştum ufakken. Hatta daha sonra koçlardan biri olduğunu öğrendiğim adama para bile yapıştırılabilir kıvama gelmişti. “Adamı da delirtmişler herhalde!” diye düşündüm. Feci bir enerjiydi, yani! Anlatılmaz yaşanır derler ya. Öyle bir durumdu tezahûr edenler. Bende çaresiz birkaç spor benzeri hareket yapmaya gayret gösterdim keza göbek atma baskısını ensemde hissedebiliyordum ancak iğreti ruh hâlim devam ediyordu. Neyse bu olay fazla uzamadı bir şarkı dozunda, yaklaşık 4-5 dakika gibi sürdü, dolma olayını atladık ve yerlerimize oturduk. Mutlu olmuştum ama garip bir düzeyde!

Sonra olanlar ise benim için yorucu ancak bir o kadar da eğlenceliydi. Hatta yorgunluktan ve “oksijen kafasından” yemek aralarında aç kurt gibi ne bulduysam yedim, 2 günde 2 kilo almışımdır kesin 🙂 Hani pikniğe gidersiniz de açık havada koşturur, yorulur ve bir kuzuyu bile yiyebilir kıvama gelirsiniz ya, benzer bir efekti burada yaşadım.

Benim için asıl seminer uzandığımız ve gözümüzü kapattığımız zaman başladı diyebilirim. Sadece nefes alıyorduk aslında ama teknikler, öğretiler ve arka plandaki müzik,koku vb. unsurlar ile mutlu/huzurlu oluvermiştim. Arada bir egzantirik tonlamalarla utopik bağırışlar gerçekleştiren kişilere kasılarak gülmelerimi saymazsak genelinde güzel, pozitif ve enerji verici bir deneyimdi.

melek-kanatlari-sembol-nefes-egitimi-ankara

Seminere katılanlarla ilgilenen bir dolu melek vardı aslında orada. “Melek” diyorum keza hepsi ayrı ayrı süperdiler. Onlardan bazılarını diğer katılımcılar üzerinde çalışırken göz bandımı aralayarak izledim ve özverilerini görebiliyordum ve hissedebiliyordum. İsteyerek ve yardımcı olmayı seçerek gelmişlerdi gerçekten, bu o kadar aşikârdı ki! Sırf bu güzellikleri görmek bile katılımcıları mutlu ve güvenli hissettiriyordu, buna eminim.

İnsan olarak aslında hepimizin içinde bir melek var diye düşünmeye başladım artık, ancak bunu ortaya çıkarmayı bilmiyoruz veya beceremiyoruz. Bazen de bir kalkan olarak mesela babamın yaptığı gibi asabi olmayı veya öyle görünmeyi seçiyoruz. Ya da benim yaptığım gibi mesafeli davranmak ta bu kalkanlardan biri aslında. Çok yazık.. değil mi? İnsanların içindeki küçük çocukta ve dünyada bu kadar iyilik varken  büyürken ruhumuzu yavaş yavaş kirletiyoruz hatta bazı durumlarda da kirletiliyoruz, sonrasında da diğer insanları bunu dışa vurarak olumsuz etkiliyoruz. Aslında hepimizde var olan kanatlarımızı bazen en yakınımızdakilere bile göstermiyoruz veya göstermekten korkuyoruz. Hrant Dink’in de hissettiği gibi aslında birer ürkek güvercin gibiyiz bu hayatta. Halbuki herkesin kendi gibi olduğu, korkmadığı ve özgür olduğu bir dünya ne kadar güzel ve temiz olurdu bir düşünün. Tassavvuru bile huzur veriyor…

Bu seminerin aslında bilincinde olduğum ama bilinçaltıma kabûl ettiremediğim şeyleri bir kez daha deneyimlememe sebep olduğunu ve o anlamında da muhteşem olduğunu söylemeliyim. Ankara’da ve hatta Türkiye çapında hafta sonlarında bir alışveriş merkezinden diğerine giderek vaktini pervasızca harcayan insanlarımıza bu deneyimi kendilerine hediye etmelerini kesinlikle tavsiye ediyorum. İki gün boyunca süren güzel duygularla uzun bir “nefes banyosu” yapmış ve arınmış hissediyorsunuz. Sonunda da en güzel ödül olan “çocuk gözlerinize” kavuşuyorsunuz. Berrak ve sonsuz gözler bunlar ve dünya bir başka güzel görünüyor bu temiz gözlerle bakılınca. Renkler daha parlak, her gördüğünüz insana sarılmak istiyorsunuz ve doğanın seslerini, kuş cıvıltılarını daha net duyabiliyor, muhteşemliği hissedebiliyorsunuz.

PS: Nefes ve Yaşam Akademisi’ne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.