Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Güzel Ankara için özel Esenboğa

esenboga-ankara-logoArada kaçabildiğim bir anda küçük bir tatil sonrasında canım Ankara’mın ismi bile güzel havaalanı Esenboğa’ya indik. Valizlerimizi almak üzere bagaj alanına doğru yöneldik. Buradaki yoğunluğu görüp dikkatlice bakınca bagaj alanını camla böldüklerini gördüm. Bir de darca bi kapı koymuşlardı ki komikti gerçekten ve tabii kapının başında da bir masa ve bir görevli. Tahminim buradaki bekleyen kalabalığı bir nevi belirli bölgeye istiflemek amacıyla yapılmıştı bu cam bölmeler ama bu da alanı daraltmıştı ve bence gereksiz bir seperasyondu. Neticesinde oraya gelen insanlar sadece bagajlarını alacaklar eğer bir kontrol yapılacaksa bile bu çıkarken yapılabilir, bagaj alanına girerken değil. İnsan herhangi bir havaalanına inerken yere ayak basmanın sevinciyle herhalde etrafı izliyor ve bu bir yabancı için kötü bir ilk izlenim olabilir. Bir de üstelik yürüyen merdivenler üst tarafta ve aşağıya doğru inerken bu komik seperasyonun tamamını kuşbakışı görebiliyorsunuz. Ben burada güzel ve renkli çiçekler, güzel bir “Başkent Ankara’ya hoşgeldiniz, Welcome to Turkish Capital Ankara” vb. bir tabela ve insanı mutlu hissettirebilecek unsurları tercih ederdim. Eminim herkes içinde bu böyledir.

Bavulu aldıktan sonra çıktık ve otobüslere doğru yöneldik. Manzara aşağıdaki resimdeki gibiydi.

belko eseboğa yolcu

Hemen sordum nedir bu durum diye, anlattılar. Özeti şu, havaalanı yönetimi peronlara aynı anda 2 otobüsten fazlasına izin veriyormuş bu nedenlede kuyruk bu şekilde uzuyormuş. Peki oraya bir görevli konulsa ve telsizle inenlerin yoğunluğuna ve oradaki trafiğin durumuna göre bu kişi otobüs trafiğini yönetse çok daha mantıklı olmaz mı ki ? Yarım saat bekledikten sonra BelKo otobüsüne bindik. Havaş neden yok diye sordum otobüs şöförüne keza yoğunluktan ancak muavin koltuğunda yer bulabildim. Şöför daha önce Havaş şöförüymüş zaten. O da dertliydi, anlattı. Havaş ve Belediye kavga halinde biribirlerini mahkemeye verip duruyorlarmış. Havaş bir iki kez kazanmış ve sonunda 10 Ağustos itibariyle 1 yıldır yolcu taşıyamayan Havaş artık yolcu taşıyabilecekmiş ancak güzergâh tamamen değişmiş. Belediye Ulus’ta bulunan Havaş’ın yerini kaldırmış artık Ulus’a gidemeyecekmiş. Demetleveler vb. gibi bir güzergâhtan AŞTİ’ye gidebileceklermiş sadece.

Havaş’a bir alternatifin olması güzel olmuştu ilk başlarda ve bence rekabet her zaman iyidir ancak BelKo’nun bu işte çok başarılı olduğu söylenemez. Ben Havaş’ta biraz daha özel hissediyordum ve daha az yerde durduğundan da belediye otobüsü gibi zırt pırt yolcu indirme gibi bir durum oluşmuyordu. Tabii durması iyi ama Havaalanı’ndan Aşti gidiyorsanız yolculuğunuz oldukça uzuyor keza her inenin bir de bagajlarını indirmek için şöför de inmek durumunda kalıyor.

Havaş’ın yeniden başlayacak olmasına sevindim açıkçası keza bayağı bi sıra bekledik. Ankara’nın hem ülke çapında hem de dünya çapında bir havaalanına sahip olması ile övürüken bu tip bir sıra olayı pek iyi bir izlenim oluşturmuyor haliyle. Bunun ivedilikle çözüleceğini düşünüyorum. Belki de Havaş’ın başlaması ile çözülmüştür bile. Havaş’a da kendini yenilemesini daha nazik daha hızlı ve daha konforlu olmasını tavsiye ediyorum. Bunu gören BelKO’da savaşmak yerine tatlı bir rekabet ile bunu götürecektir diye umuyorum. Sonuçta amaç Ankara’mızın Başkent’imizin itibarı. Bu bence her türlü şeyden önemli.

Başkent diyince gelen her kim olursa olsun havaalanını ve şehrimizi görünce şöyle bir durması ve buradan güzel/mutlu anılarla dönmesini sağlamak lazım. Hem insan faktörü ile hem de çevre ve teknoloji faktörleri ile bunu yapmak lazım. Sonuçta bundan başka Başkentimiz ve bundan başka Ankara yok !!

Belko / Havaş karşılaştırması ve güzergâhları

belko-havaş-havaalanı-otobüsü
3 gün önce İstanbul’dan Ankara’ya döndükten ve bavullarımı aldıktan sonra terminal dışına çıkınca şehire inmek için Havaş otobüsü aramaya başladım ancak Havaş’ın sadece her yarım saat başı kalktığını öğrenip, Belko(Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan şirket) otobüsü tam da önümde durunca bu otobüse binmeye karar verdim. Açıkçası ben bu deneyimin bir Belediye otobüsü kıvamında olacağını ön yargısındaydım ama kesinlikle yanılmışım. Otobüsün içi gayet modern ve şöför nazikti, valizlerimi yüklemeye yardım etti filan hatta şaşırdım kaldım! Üstelik binince öğrendim, ücreti de 8 TL idi. Bildiğiniz gibi Havaş 10 TL.

Size aşağıda Belko ile Havaş arası bir karşılaşırma yaptım. Ayrıca Belko’nun durduğu güzergâhları da şöför otobüsün içinde durağa yaklaşınca anons ediyor, bunları da not aldım. Onu da karşılaştırmadan sonra listeleyeceğim en aşağıda bulabilirsiniz

Seyir sırasında önceden belirlenmiş noktalarda bu duraklamalar gayet çabucak gerçekleşiyor, hatta AŞTİ’de bile hemen içeridekileri indirip Kızılay’a devam etti ki ben yine Belediye otobüsü mentalitesi ile birilerini alır ve bekler diye düşünüyordum! Son durağı ise tam Kızılay’daki Gama İş Merkezi’nin önü. Benim için tek dezavantajı Çankaya’da oturmam nedeniyle bindiğim taksi Sıhhiye’den U dönüşü yapmak zorunda kaldı, bavullarla karşı yola geçmeyi de gözüm yemedi ama bu geri dönüş 3 TL fark yarattı taksimetrede ki bence buna değerdi.

Belko’nun Havaş’a göre avantajları

1. Ücreti daha ucuz.
2. Daha sık otobüsleri var.
3. Daha çok durağı var. (Tabii bu direkt AŞTİ’ye gidecek müşteri için zaman açısından dezavantaj olabilir)

Belko otobüsleri’nin güzergâhı ve durakları

1. Hasköy – Fruko
2. Aydınlıkevler
3. Keçiören – Fatih Köprüsü
4. Ankamall – Akköprü
5. Gazi Hastahanesi – Başkent Öğretmen Evi
6. Emek Metro istasyonu
7. AŞTİ
8. Milli Kütüphane
9. Kızılay – Gama iş merkezi önü

Sevabı olmayan, Belediye Reklam Hayratları

ankara-5-kapiReklam sektörü malûm bu aralar fazlaca çalışıyor, Belediye seçimleri dolayisiyle Belediye Başkan adayları, ANGIAD seçimleri dolayisiyle buraya başkanlık için yarışanlar ve hatta Belediye Meclis üyeliği için bile reklamları çeşitli ortamlarda görüyoruz. Bu reklamların, panolarda olanlarına diyecek bir şey yok. En azından bunlar planlı ve göz estetiğini fazla tırmalamıyor ancak bunların dışında yapılan tuhaf reklam kampanyalarına açıkça itirazım var. Amaç seçim için veya açılış için bile olsa gereğinden fazla ve insanların gözünün içine sokulan afişler ve duyurular hem can sıkıcı, hem de hiç estetik görünmüyor. Ankara Büyükşehir bu tip absürt reklamlarda önde giden belediyelerden biri, hemen her olaya veya yere bir reklam sıkıştırmayı çok iyi biliyorlar. Ankara’da her nereye dönseniz Büyükşehir Belediyesi reklamını görebilirsiniz. Sağda solda panolar, yollarda tretuvar taşlarında Belediye Amblemleri (şu mahkeme tarafından iki versiyonu da iptal edilen amblem hem de), park ve bahçelerde totemler, köprülerin giriş ve çıkışlarında, sözde halk ekmek tanıtımı yapan istinat duvarı reklamlarının yanında korsan olarak, bu aralar bir de binaların üzerinde, tabii çocuklara dağıtılan topların üzerini ve fakir ailelere dağıtılan kömür torbalarının üzerini saymıyorum bile. Henüz reklamlarını göğe yazamıyorlar, ama eminim bunun da bir çaresine bakarlar yakında. En son icadı da yine blogumuzda paylaşmıştık. Malûmunuz “asfalt reklamları”, Belediye’nin son buluşu. Bir de bu reklamları o kadar büyük bir hızla yapıştırıyorlar veya boyuyorlar ki değme reklam şirketleri ellerine su dökemez!

Tabii ki seçim dolayisiyle afiş asılması veya bayraklar vb. aşırıya kaçmadıkça o havaya girmek açısından güzel. Ama biz bunun çok daha fazlasını hemen her dönemde Ankara’da normal günlerde bile görmeye alıştığımız için seçim sırasındaki Büyükşehir’in yaptığı ek reklamlar pek gözümüze görünmüyor artık, keza Ankara’nın dağı taşı Büyükşehir Amblemi ve reklamları ile dolu. Şimdi bir de Ankara’ya giriş kapıları yapılıyor biliyorsunuzdur, 5 kapı ile Ankara’nın girişlerinde bir güzellik sağlanmaya çalışılıyor. Benim tahminim, burada da dev harflerle “Ankara Büyükşehir Belediyesi” yazdıracaklardır ve tabii logolar filan burası da yeni bir reklam alanı haline gelecektir. Üst geçitlerimiz bile reklamcılara satılmışken böyle bir fırsatı kaçırmayacaklardır diye tahmin ediyorum. Halbuki, bu kapılara Büyükşehir’in “Pisi” veya “Cami” amblemleri yerine “Türkiye’nin Başkenti Ankara’ya Hoşgeldiniz” veya çeşitli dillerde “Hoşgeldiniz” vb. bir mesaj yazılsa çok daha iyi olmaz mı? Madem Belediye olarak estetik bir iş yapalım diyorsunuz, bari bunu gerektiği gibi kullanalım. Ya hiç bir şey yazmadan bırakılsın, ya da buraya diğer şehirlerden veya ülkelerden gelen insanlara yönelik bir mesaj yazılsın da bir anlamı ve işlevi olsun! Tabii bunu yaparken profesyonel bir mimara danışılıp bu kapıların tarihi ayrıntısı ve görselinin önüne geçmeyecek şekilde planlanması önemli. Bakalım göreceğiz burada yapılacak reklamları veya belki de bahsettiğim gibi, Büyükşehir bu sefer bizi şaşırtacak ve reklamsız bir kapı yaptıracak! O da olabilir.

Merak ettiğim konulardan biri de bir vatandaş olarak düşününce aslında bu reklam harcamalarının finansmanı. Acaba, kendi reklamları için giderleri Sn. Gökçek cebinden mi karşılıyor, (ki eminim bunu finanse edecek gücü vardır) yoksa bu bir Belediye harcaması olarak mı yazılıyor ve bize mi faturalandırılıyor? Herkes’in cevabını duyar gibiyim . Eğer bu gerçekten de düşündüğümüz gibiyse, buna kesinlikle karşıyım! Neden herhangi bir Belediye Başkanı’nın reklam kampanyasını halk olarak biz finanse ediyoruz ki? Ankara’nın bu parayı harcayacak daha önemli projeleri yok mu? Paramız çok ta bu tip hayır işlerine mi girmeye karar verdik? Kaldı ki bu hayırın sevabı da yok!
Bana kalırsa bir kanun ile hâli hazırda görev yapan tüm Belediye Başkanları’nın şahsını Belediye bütçesinden, Belediye logosunu yanına usulen yapıştırarak reklam yapması, kamuya açık ve kamu malı olan alanlara belediye arması, logosu, amblemi, yazısı vb. konulması engellenmeli. Belediye’nin görevi dahilinde yaptırdığı her eser zaten orada yaşayan insanların malıdır, buraya bir logo koymanın reklamdan başka ne anlamı olabilir? Varsın yeni seçilmeye çalışan Başkan adayları reklam yapsınlar. Belediye Başkanları zaten inşa ettikleri güven ve o şehir veya ilçede yaptıkları eserlerle en büyük reklamı Başkan oldukları süre içinde seneler boyunca yapıyorlar ve bunu da herkes görüyor. Seçim günü gelince de bunun bilincinde olan halk yapılanı takdir eder ve ona göre oy kullanır zaten. Belediye’nin elindeki iş gücü ve bütçesini bu tip işler için kullanması bence hem yeni seçilecek olan adaylara “orantısız güç” uygulanacağından bir haksızlık oluşturuyor, hem de Belediye’nin bütçesi (dolayisiyle bizim vergilerimizden gelen para) gereksiz yere harcanmış oluyor. Kendisine ve eserlerine güvenen Belediye Başkanları reklamsız bir şekilde tekrar seçilebilirse işte o zaman, o Başkan’ın hakkını teslim etmek ve tebrik etmek gerekir. Her nasıl ki yurtdışında, gelişmiş ülkelerde, mesela Londra’da Londra Belediye Başkanı’nın reklamı hiç bir köprü, taş, istinat duvarı vb. yerlerde bulunmuyorsa veya Amerika’da ilgili belediyelerin logoları asfaltlara yazılmıyorsa, bu tip devasa ve absürt Belediye reklamları sadece bizim Belediyecilik anlayışımızın az gelişmişliğini perçinlemekten daha öteye gitmez.

Ama tabii durum ortada, Belediye Başkanımıza göre biz zaten o kadar ileriyiz ki, Başkan’ın seçim sloganı “Ödüller Şehri Ankara”. Yani o kadar ileriyiz ki, Dünya’daki çoğu ödülü zaten toplamışız! E daha ne istiyorsunuz, be kardeşim.

Çarşı Döner !

Geçenlerde Urfa’daydım. Burada kapalı çarşıda gezerken gördüğüm bir dönerci. Beşiktaş’ın Çarşı taraftar grubu’nun logosunu kendi logosu yapmış.Çok komik

carsi-taraftar-kulubu-donercisi

Trafikkggghhhhh …..!

ankara-armada-trafik
Yahu ne oldu bu Ankara’ya? Okulların açılmasından filan denildi ama okullar açılalı 10 gün oldu Hâlâ aynı trafik. Eskişehir yolunda bugün tam bir İstanbul trafiği vardı. Genellikle Armada civarında, Konya yolu birleşiminde trafik olur. Bu sefer neredeyse her yerde vardı. Acaba bir kaza filan mı var diye bakındım ama o da yoktu. Demekki kaza olsaymış, heralde arabayı bırakıp gitmek gerekecekti! Bestekâr sk.’tan ABD Konsolosluğunun bulunduğu köşeye tam 35 dakikada gelebildim. Burasının yürüme süresi 1-2 dk’yı geçmez. Genelde Bestekar/Kennedy kesişimi her zaman biraz yoğun olur ama bugün delirmiş gibiydi resmen ve insanlarda hâliyle sinir küpü vaziyette biribirlerini çiğniyorlardı. Bence sorunlardan biri de Tunus caddesininde bulunan servis durakları. Sabah saatinde servis üstüne servis ve bunlar koca otobüsler olunca bunların Tunus’tan Kennedy’ye ve oradan Atatürk bulvarına dönüşünde 1 şerite düşen yol her seferinde tüm trafiği tıkıyor ve bu da olan trafiği daha içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Ankara’da bece bu sene extra bir trafik oluşmuş, bunu okullar açılınca daha fazla farkettim,. Artık dalga geçtiğimiz İstanbul trafiği yanında övündüğümüz bir ulaşımımız yok, orası kesin. Bir dahaki seneye bu trafik bizi kesinlikle çıkarmaz ve bu sene mutlaka bir şeyler yapılmalı. Okuduğum kadarı ile Ankara’da kişi başına düşen araba sayısı da tüm diğer illerden fazla imiş, tabii bu da bir etkendir, ama Dünya’nın en gelişmiş ülkerinde ve hatta insanın ve araçların en yoğun olduğu New York/Manhatton’da bile trafik sorun olmuyor da, bizde neden oluyor?

Bir de Eskişehir yoluna hız sınırı 70 km koymuşlar, şaka gibi. İnsanlar zaten şehir trafiğinden biran önce kurtulalım diyor ve tam rahatlayacakken bir daha bu mobese kameraları yüzünden yavaşlamak zorunda kalıyorlar ve burada da bu sefer ayrı bir trafik oluşuyor.

Sn. Yetkili insanlarımız, lütfen bu konuda ivedilikle bir çözüm üretilmesi lazım. Eğer bu metro planlandığı gibi zamanında bitmiş olsaydı sanırım bu trafik biraz daha çekilir hale gelirdi. Ama bu sefer onun da 29 Ekim’e yetişmeyeceği konuşulmaya başlandı. Tabii o da insanlara arabalarını sattırmaz heralde sadece bazı insanlar arabalarını kullanmayıp metroyu kullanırlar diye ümit ediyoruz. Ama metro da olsa bu trafik sorununa uzun vadede bir çözüm olacağını düşünmüyorum açıkçası, yollar yetmiyor. Yeni yollar, alternatif güzerâhlar, üst geçitler, alt geçitler ve buna benzer tüm çarelerin düşünülmesi ve çözümlenmesi lazım.

Tabii o yönetim ve zihniyet oluşuncaya kadar, Allah hepimize sabır versin.

Ankara’nın Eskişehir’den öğrenmesi gereken şeyler var.

Geçen hafta sonu uzun süredir devamlı düşündüğüm ama bir türlü gerçekleştiremediğim Eskişehir ziyaretimi gerçekleştirdim. İyiki de gitmişim. Bu şehir bir şehircilik harikasıydı resmen. Tam bir Avrupa şehri! Ankara’dan bir çok farkları var ve bence Ankara’nın bu şehirden öğrenecek çok şeyi var, keza bir çok konuda Eskişehir’den geriyiz kanımca. Ankara’nın şehir olarak o seviyeye gelmesi için yapması gereken şeyleri (şöyle bir çırpıda aklıma gelenleri) sizinle paylaşayım. Daha fazlası var, azı yok.. Buyrun.

eskişehir-tramway

Trafik yönlendirme levhaları : Eskişehir’de kaybolmak neredeyse imkânsız. Nedeni ise şehrin küçük olduğu filan değil. Tüm turistik tabelalar fosforlu sarı üzerine siyah olarak dizayn edilmiş ve her köşe başından kolaylıkla görünüyor.

Sanat : Şehrin her köşesinden sanat akıyor. Yolların kenarında biribirinden güzel heykeller, fıskıyeler, müzeler, özellikle harika bir balmumu müzesi var (ki mutlaka gezmelisiniz) İngiltere’de bulunan o meşhur müzeden çok daha güzel.

Modernlik : Turstik noktaları temiz, her yer yeşillendirilmiş, çöp kutuları sık aralıklarla kolaylıkla bulunabiliyor, yollar, caddeler tertemiz, barlar, restoranlar vb. ortamlar çok güzel ve nezih yerler. İnsan kendini Avrupa’nın bir kentinde sanıyor adeta.

Parkları : Burada “kentpark” isminde bir parka gittik. Resmen inanılmazdı. Ankara’da böyle bir yer olmadığı gibi, sanırım Türkiye genelinde bile böyle bir intizam ve güzellikte park olamaz. Bir de üzerinde içinde plajı da var ki, biz de girdik (giriş 5 TL) süperdi.Bir Ankara’lı olarak kıskandım, itiraf edeyim.

Çocuk eğlence noktaları : “Sazova” diye Disneyland benzeri süper bir eğlence parkı var. Evet evet, Ankara’da sadece konuşuluyor ama öyle bir yer yok. Ankara’lı hâlâ Gençlik Parkı’na muhtaç durumda ne yazık ki.

Futbol Sahası : Bu da yine bir türlü Ankara’da yapılamadı. Eskişehir’in stadı, aynı Kayseri gibi modern ve güzel bir yapı. Ayrıca taraftar mağazası var ziyaret ettim, müthiş. Hatta birkaç Eskişehirspor anahtarlığı bile aldım, bazı arkadaşlarıma. Bizde bırakın taraftar mağazasını, Ankaragücü gibi köklü bir takımın durumu ortada. 19 Mayıs Stadı’nı ise saymayacağım bile. Tarihi bir açıkhava müzesi olarak kullanılması daha doğru olur kanımca.

Bitki örtüsü: Şehrin her tarafı yeşillik ama bunlar öyle sıradan bitkiler değiller. Meslea Ankara’da her yer “Çam ağacı” dır. Her nedense buna takmış durumdayız. Eskişehir’de ise değişik çiçekler, ağaçlar ve bitki örtüsü insanı adeta “değişik bir yere geldim” şeklinde düşünmeye zorluyor.

Ulaşım: Şehir dışında “hızlı tren” ve en önemlisi de şehir içi “tramway” raylı sistem sistemi çok güzel çalışıyor, gayet modern ve tıklım tıkış değil. Ankara’da hâlâ insanlarımız balık istifi otobüslerde yolculuk ediyor ve raylı sistem ise önce iflas etti, şimdi kalan enkazı Ulaştırma Bakanlığı bitirmeye çabalıyor. Umarız yakında tamamlanır.

Basın: Kendi yerel gazetesi var. Evet evet. Ankara’nın yok, ama onların var. İsmi de. “Sakarya”. Okudum çok güzel ve renkli size bir de resmini çektim.

sakarya-eskişehir-gazetesi

Tanıtım: Eskişehir’e doğru bir turist akımını sağlayabilen bir sistemleri var. Ankara’da bile Eskişehir ile ilgili tanıtım afişleri görebiliyorsunuz. Ankara hakkında böyle bir tanıtım yapılmıyor ya da biz duymuyoruz! Kimse Ankara’nın Başkent olduğunun bile farkında değil. Bu konuda da daha aktif davranmamız lazım. Tabii önceden görülecek yerlerimizin sayısını ve kalitesini de artırmamız lazım.

Neticede, sadece 1 gün kalabildiğim bu şehirde gördüklerimin çoğuna inanamadım desem yeridir. Şehrin güzelliği insanlarına da yansımış keza gördüğümüz ve konuştuğumuz hemen herkes mutlu ve güleryüzlü yaklaşımları ile bizi evimizde gibi mutlu ve huzurlu hissettirdiler. Hatta bir yaşlı kadına Çiğbörekçi Papağan’ın yerini sorduk, kadın güleryüze “yabancısınız galiba?” dedi, “Ankara’dan geldik” deyince ilk söylediği söz “Eskişehir’imize Hoşgeldiniz” idi. Affalladım resmen.
Ankara’da zaman zaman görebildiğiniz somurtuk ve “amele” suratlardan burada hiç rastlamadım. İnsanların giyimi düzgün ve modern görünümlü idi, genç nüfusu ve dinamizmi ile bu şehir harika bir enerji saçıyordu adeta. Benim için tam bir terapi oldu, diyebilirim. Bu arada tarihi “OdunPazarı” bölgesinde “Abacı Konak Otel” diye bir mekânda kaldık, burası 3 yıldızlı olmasına rağmen hizmet kalitesi, temizlik, görsellik vb. konularda çok başarılıydı. Bu arada oradayken Eskişehir’in meşhur iki yemeği “çiğbörek” ve “Balaban köftesi” ni de tatmadan dönmedik. İkisi de süperdi ve Ankara’ya oranla fiyatlar da oldukça makûldü.

Belediye Başkanı Sn. Büyükerşan’ı yürekten tebrik ediyorum ve tekrar tekrar seçilmesi de bence gayet doğal. Hizmetler ortada ve inkâr edilemez boyutta. Ben de Eskişehir’de yaşasaydım, oyum kesin onun olurdu.

Umarım birgün Ankara’da bu seviyeye gelebilir.

Yap, işlet, devret(me) !

köprü-gişeleri
Merhum Başbakanımız Özal zamanındaydı, ilk olarak bu deyimi duyduğumuz zaman. “Yap, işlet, devret”; Yabancı veya yerli bir firmaya bir işi ücretsiz yaptırmanın bir yöntemiydi bu aslında. Firma bir yapıyı ücretsiz kuruyor, bunu belirli bir süre (genellikle 20-30 yıl vb.) işletiyor. Buranın işletimi ile gelen parayı fazlası ile halktan topladığı ücretlerle geriye kazanıyordu. Bu sistemle özellikle otoyollar ve köprüler, Sn. Özal döneminde “Yok sattırmam, yok satarım” tartışmaları ile en sonunda satılmıştı. O zamanlar ekonomimiz kötü olduğundan ve bunları yaptıracak bütçemiz olmadığından, bu sistem çok kullanıldı. Günümüz yönetimleri bunu eskisi kadar yoğunlukta kullanılıyormu bilemiyorum, ama o zamanlar satılan otoyollar ve köprüler şu anda da, ilginçtir ki halâ ücretli, hatta o dönemden bile daha fahişt fiyatlarla. Aslında bu sisteme göre o dönemde işletilmeye verilmiş olan otoyol ve köprülerin devlete devredilmiş olması gerekir, keza 30 yıldan çok daha fazla zaman geçti bunlar satılalı. Eminim bunlar devredilmiştir, ancak bu sefer her yeni gelen hükümet veya belediye bunu bir kazanç kapısı olarak kullanıp ya bizden para almaya devam ediyor, ya da bunların işletmesini yine birilerine satarak buradan para kazanma yöntemini seçiyor olmalılar. Keza şu ana kadar bedava hale gelen bir köprü ve otoyol görmedik.

Bu mentalite dahilinde yaptırılan yapıların tümü kendi parasını çıkardıktan sonra tamamen ücretsiz olur ve çağdaş ülkelerde bu hep böyle halkın menfaati ile sonlanır. İnsanların kendi ülkesi içinde otoyolları, köprüleri ile mali boyutunu düşünmeden, OGS, KGS, HGS ve köprü sırası beklemeden, özgürce seyahat edebilmeleri onların en tabii vatandaşlık hakkı değil midir zaten ? Tabii bu yazıyı okuyanlar, eminim otoyolların düzgün olarak korunması ve bakımı için paraların nereden geleceğini merak ediyor olabilirler. Hemen belirteyim; Bence bunu devlet karşılayabilmeli! Zaten bu yolları bedavaya mâletmişiz, devir sonrasında ilgili belediye kendi sorumluluğu dahilinde olan otoyolun tamiratını veya bakımını yaptırabilmeli kanımca. Diğer bir çözüm ise buradaki konaklama tesislerini kaynak olarak kullanıp, onlardan bir şekilde otoyol ve köprü bakım ücretlerini tahsil etmek olabilir .“Otoyol müşteri katkı payı” vb. bir uygulama ile, buraya elektronik bir cihaz konularak, veya kameralar ile, ilgili konaklama tesisine giren araç sayısı hesaplanabilir ve bu oran da bir çarpana göre, yoğun olan işletmeler daha fazla, az yoğunlar daha az katkı payı ücreti verecek şekilde ayarlanabilir.

En azından Boğaziçi Köprüsü şu anda bedava olmalı, keza bunun yıllar önce devredilmiş olması gerekir. Bu köprünün yapılış tarihi 1978 diye hatırlıyorum. Hatta bende pulu var bu köprünün oradan biliyorum, + 30 eklersek ki daha fazla verilmemiştir diye düşünüyorum, o zaman 2008 de bunun bitmiş olması gerekir, yani beş yıldır bu köprünün işletmesinin devredilmiş olması ve artık ücretsiz olması gerekir o zaman. Gişelerin tamamen kaldırılması hem gereksiz köprü trafiğini rahatlatacaktır, hem de insanların İstanbul’da yaşama masraflarını düşürecektir, bu da daha az stresli insanlar demektir, ki bir devletin en temel görevlerinden biri de insanların mutluluğunu sağlamak için gerekli adımları atmaktır bence.

Amerika’da bu yöntem işliyor. Boston’da uzun yıllar bulundum ve ben oradayken yeni yollar yapıldı ve hatta köprüler yenilendi. Bunların şehir içinde olanlarının hiçbiri ücretli olmadı ve şehir dışı otoyolların ise bazıları eskiden “toll” adında topladıkları ücretleri, ücretsiz “toll free” hale getirdiler. Böylece kaldırılan gişelerle, özellikle zaten dar yapılar olan köprülerin trafiğinin rahatladığını, ben bizzat deneyimledim.

Hükümetler sadece dini bayramlarda bu yolları bedava yapacağına toptan bedava hale getirmenin yöntemlerini biran önce geliştirmeli, insanlarımızın kendi ülkesi içinde serbest seyahat haklarının önündeki engelleri de birer birer azaltmalıdır. Yoksa vatandaşı bir kartlı sistemden diğerine geçirerek onların gerçekte ne kadar harcadıklarını takip bile edemeyecekleri hale (direkt kredi kartlarına bağlayarak) getirmek, amaca hiç bir şekilde hizmet etmeyecektir.

En güzel örnek bence Ankara’lılar için en çok kullanılan yol olan, Ankara-İstanbul güzergâhı otoyolu. Burada tek yön de İstanbul’a giderken yaklaşık 20 TL, geri dönerken bir 20 daha, toplam 40 TL’ye yakın otoyol parası tahsil etmek zaten Dünya’nın en pahalı benzinine sahip bir ülkenin yapacağı en son davranış olmalıdır bence.

Devredilmiş ve zaten bedavaya getirilmiş tüm otoyollar ve köprüler artık 100% halkın kullanımına ücretsiz olarak açılmalı, tekrar satılmamalı veya işletilmemelidir.

Çağdışı ücretli WC’lere karşıyız (AŞTİ örneği)

En son geçenlerde, Bayram üzeri bir yakınımı karşılamak için AŞTİ’deydim. Uzun süredir burada bulunmadığım için olumlu değişimleri daha rahat görebildim ve gerçekten sevindim, keza AŞTİ daha temizdi, özel güvenlikler vardı artık polisler yerine ve ortalıkta seyyar satıcı gibi dolaşan, size bilet satmaya çalışan “Seyyar Tayyar” lar 🙂 yok olmuştu ki bu da süper bir gelişmeydi. Bunlar hem gereksiz “sokak satıcıları” gürültüleri ile sinir bozuyorlardı, hem de sizi oraya buraya çekiştiriyorlardı ki tam 2. Sınıf dünya ülkesi görüntüsü veriyordu bence, özellikle de Ankara’yı ilk ziyaret eden insanlara.

Beklerken tuvalet ihtiyacı ile burada birine sorarak bulduğum resimde gördüğünüz bu WC’yi sizin için neden resimledim hemen anlatayım.
asti-tuvaletleri

Burası “paralı” bir WC. Evet evet. 2013 yılında, başkent Ankara ve hâlâ biz doğal bir insanlık hakkı olan WC’lere para vermek zorundayız. İçeriye bir giriyorsunuz toplam 3-4 tane kapalı tuvalet var ve 5-6 tane de pisuvar 4 tane de lavabo (bunlardan birini de abdest alanlar için ayırmışlar, yani 3 lavabo). İçeride kokudan geçilmiyor ve aynı zamanda da bu dar mekânda WC önünde (yani içeride) kuyruk var. Korkunç bir tabloydu. Pisuvara yönelemiyorsunuz keza burada ayrı bir kuyruk var. Kendimi dışarıya atayım dedim buradan çıkmak bile zor. Dışarıya çıkarken “Yahu bu ne biçim durum? Yapmadan çıkmak zorunda kaldım” dedim. Adam bir de bana “Neden yalan söylüyorsun, param yok de !” deyince, benim telim attı tabii. Tuvalet Bekçisi kılıklı arkadaş, kendini garantiye almış, kulubeye kitlemiş, kulubenin girişini aradım ama bulamadım o sinirle. Adama “çık dışarı da yüz yüze konuşalım” diyorum, dışarı da çıkmıyor ve bir de üzerine hâlâ utanmadan para istiyor, üstelik kapıyı da açmıyor ki ben dışarı çıkayım. Ben de “polis çağır, para filan vermiyorum” dedim. Allah’tan oradaki özel güvenlikçiler bağrışma üzerine geldi de, adamı benden kurtardılar. Ayrıca çok ç.ş.m de gelmişti, o nedenle fazla üsteleyemedim açıkçası. Acilen park yerine gittim ve burada kuytu bir köşede işi hallettim. Aksi takdirde dışarı çıkmak zorundaydım ve tekrar AŞTİ’ye  girmek bayram üstü neredeyse imkânsızdı. Buradan çevreye verdiğim zarardan ve uygunsuz davranışımdan dolayı da özür diliyorum ama gerçekten başka bir seçenek kalmamıştı. Eminim benim gibi bir durumda olan, veya gerçekten de parası olmayan insanlar da bu tip yollara başvuruyorlardır ki, bu çok çirkin bir manzara bence.

Anlayamadığım şu, devasa büyüklükte olan AŞTİ binasında,  öncelikle bu tuvalet neden bu kadar küçük? Bir alan kıtlığı var da biz mi göremiyoruz? Ayrıca bu tuvaletler neden hâlâ ücretli? Buraya her gün bir sürü gariban belki de cebinde beş parası olmayan insan, öğrenci, köylü vb. geliyor. Bunlardan adeta bir “hoşgeldin parası” almak neden? Bu devirde Başkent Ankara’ya Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlarımızın Ankara hakkındaki ilk imajı dar ve paralı tuvaletler mi olmalı? Bunun yerine geniş, modern, içeride müzik çalan, tertemiz bir tuvaletle insanlarımızı ülkemizin Başkenti’nde gurur ile karşılasak çok daha iyi olmaz mı?

Benim buradan yetkililerden ricam bu çağdışı ücretli WC olayını artık Türkiye genelinde bitirmeleri ve bunu  bir yasa teklifi ile düzenlemeleridir. Bu devirde ücretli WC ancak çağdışı ülkelerde olabilir. Yurtdışında defalarca bulundum, burada belki tuvalet bulmak daha zordur, ama bunların hiç biri ücretli değildir. Devlet madem sağlık konusunda “bu bir insani haktır” diye bir hamle yapıyor, ücretsiz WC’ler bence en doğal insanlık haklarından biridir. Bu konuya  ilgili bakanlık ivedilikle bir çare üretmeli ve bu doğal insan ihtiyacını ücretsiz ve sağlıklı hale getirmek için  gereken adımları atmalıdır, özellikle de AŞTİ gibi insanların yoğunlukla bulunduğu ve Ankara’ya gelenlerin ilk imajını oluşturan noktalarda, bu çok daha önemli ve acil tabii.

Çağdaşlığın gereği budur ve gereği için geç bile kalınmıştır kanımca.

Ulusoy 2 katlı ile Ankara – İstanbul

Ulusoy otobüsleri’ni çocukluğumdan beri kullanırım. Güvenilir bir firmadır ve otobüsleri / hizmetleri de her zaman diğer otobüs firmalarından (Varan hariç) daha iyidir. Varan’ı satın almalarının ardından tek büyük rakiplerini de tarihe gömünce daha da güçlendikleri de aşikar, keza o gün Ankara’daki terminallerinde iğne atsan yere düşmez vaziyetteydi resmen. Ankara Ulusoy terminali ilginç bir yerde ve ilginç bir yapı, Ankara’da yaşayanlar biliyordur ve mutlaka da bir şekilde burada bulunmuşlardır, şu aralar yıkımı devam eden eski “mavi kafes” in yanında, Armada Alışveriş Merkezi’nin tam karşısındadır.

O gün, taksi den iner inmez bizi Ulusoy’dan bir görevli karşıladı ve hemen nereye gideceğimizi sordu. Bu bence çok güzel bir hizmet, bizi özel hissettirdi, yönlendirildik ve bavullarımızı teslim ettik. Ancak sonrasında öğrendik ki bavullarımız (tam da o otobüs ile gitmek üzereyken) yanlış otobüse yüklenmiş. Bizim otobüsümüz yarım saat sonra gelecekmiş! Tabii bu kadar sıklıkla otobüs kalkınca ve görevli de bize “nereye” ile birlikte “ne zaman” sorusunu sormayınca bu olabilecek senaryolar dahilinde bir olay. Apar topar eşyaları geri yükledik ve sonraki otobüsü beklemeye koyulduk. Bu arada elimde bavullar bir yere oturayım diye düşündüm ama oturmak için yer bulmak neredeyse imkansız. Bavulları içeride bir noktaya koyup, içerideki kafe benzeri yere uğradım bir “Kola Zero” almak için ama yoktu, su varmı diye sordum inanmayacaksınız ama o da yoktu, “Otobüse bindikten sonra muavinden isteyin” dediler. İçerideki kafede zaten doğru dürüst birşey de yoktu, sadece birkaç içecek, sakız, şeker vb. şeyler.

Sonunda otobüse bindik, otobüs benim çocukluğumun otobüsünün aynısı. Nostaljik olarak iyi ama bu tabii koltuklara, camlara ve otobüsün içine yansıdığında pek te keyifli görünmüyor. Çünkü bu unsurlar bayağı eskimişler. Otobüs dışarıdan yeni gibi duruyor ama içi eski ve orjinal ! Oturduğum koltuğun durumunu sizin için çektim, bakın siz karar verin.

ulusoy-koltuk

Ulusoy’un bu durumu düzeltmesi lazım bence, vakitlice.

Sanırım, sabaha karşı saat 3:00 gibiydi birden otobüsün ışıkları yandı. Ben “bir yerde mola verceğiz heralde”diye düşünürken, bu arada da yarım yamalak uyuklarken, birden muavin gayet uyanık bir halde yanımda beliriverdi ve gülümseyerek bana” çay mı kahve mi?” diye sordu. Ben tabii adamı öldürmemek için kendime zor engel olurken nezaketi karşısında “almayayım, teşekkürler” diyebildim. Yahu sabahın 3:00’ünde Ramazan bile başlamadan bu ne Sahur’dur! Bir de çay kahve soruyor ki, “hiç uyuma” yani. Bence bu da garip bir uygulama. İnsanlar zaten otobüse 12:00’de binmiş, durmamak için de “non-stop” bir otobüs almışlar. Servisin çivisini çıkarmak namına, insanları uyandırmanın ne anlamı var ?

Sonuçta sabah 6:00 gibi Avrupa yakasına yarı uykulu bir şekilde vasıl olduk. Gece yol gitmek hem genel, hem de köprü trafiği açısından iyi oluyor, ama insanın dengesini bozuyor tabii. Benimki bozulmuştu ve bir de şimdi hava alanına gidip oradaki keşmekeş içinde bekleme çilesi vardı önümüzde, tabii bavullarla kuyrukta yok kemeri çöz, yok laptopu aç hikayelerini hiç saymıyorum bile. Ülkemizin başkenti Ankara’da yaşayan insanlarımızın hazin öyküsü bu aslında, tüm gidilesi ülkelere uçaklar sadece İstanbul’dan kalkıyor malüm. #DirenAnkara 🙂

 

Erciyes Dağı kayak ve kızak

Geçtiğimiz hafta sonunda Kayseri, ve sonrasında Erciyes dağı macerası yaşadık. Buraya Ankara’dan gitmek isteyecek kişiler için bazı anahtar noktaları sizlerle paylaşıyorum. Ankara Kayseri 330 KM ve 2.5 saat gibi sürüyor, yol kalabalık değil, ancak polis noktaları fazla. Kayseri’yi hiç görmemiştim ve genel görüntüsü çok güzel. Raylı sistemi, çağdaş yapıları ve herşeyden çok hoşuma giden şehrin içinde kale, külliye, çeşme vb. tarihi binaların bulunması şehre farklı bir hava veriyor.

Kayseri Merkez

Tabii sonrasında, Kayak amaçlı dağa çıktık, yaklaşık 20-25 dk. sürüyor Erciyes dağı ve gayet güzel bir yol. Oraya varınca ücretsiz aracınızı parkediyorsunuz ve kızak/kayak kiralayabiliyorsunuz. Kızak kirası 10 TL, Kayak ise 20 TL, Lift ücreti ise 1 TL, bence çok ucuz. Ayrıca oradan bir eldiven aldım, kar eldiveni sadece 10 TL idi. Gayet te güzeldi. Size Erciyes dağı’nın görüntüsünü 9 Mart 2013 çektim ve paylaşıyorum. Kar problemi yok (yani kar çok), süper manzaralarını sırf fotograflamak için bile gidilebilir o kadar harika ortamlar ve güzellikleri ile insanı büyülüyor. Fotografa bakınca anlarsınız 🙂

Erciyes dağı