Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Güven, mutluluk ve dilencilik

Güven, insanın hayatında çok önemli bir unsurdur. İnsanlar önce çekirdek ailesindeki fertlere, sonra arkadaşlarına, akrabalarına ve en üst halkadada devlete bile güven duymak, kendini sevilir, korunur ve mutlu hissetmek ister. Tabii bunların devlet ile ilgili olanlarında gelişmesini tamamlayamamış ülkeler sorun yaşarken aile fertlerine, akrabalara ve hatta arkadaşlara güven konusunda pek bir problem olmaz. Gelişmiş olan ülkelerde ise, devlet oturmuş, hukuk bağımsız ve devletin unsurları güzel işlerken bu sefer de yaşayan insanlar aile fertlerine güvensizlik, akraba ve arkadaşlarına güvensizlik yaşarlar. Bizim gibi gelişmesini bir türlü tamamlayamamış ülkelerde ise devlet malûm durumdayken, aile kavramı ve arkadaşlık ilişkilerindeki güven hâlâ kısmen de olsa korunabilmektedir.

Peki eğer mutluluk için “güven” bu denli önemliyse neden bunu mükemmel bir şekilde sağlayamıyoruz? Neden devlete güvenemiyoruz mesela, neden diğer insanlara güvenemiyoruz veya bazı durumlarda en yakın akrabalarımıza bile güvenmekte sıkıntı yaşıyoruz ? Acaba, teknoloji bizi biribirimizden uzaklaştırırken herşeyin bilinir olması ve bilginin kolayca elde edilebilir olması, insani davranışlarda izolasyon ve sosyal ilişkilerde problemler mi yaratıyor? Üzerinde düşünmek ve ülke mutluluğu için adımlar atmak lazım diye düşünüyorum.

Geçenlerde yaşlı bir amcayı arabama aldım. Yardım edeyim gideceği yere götüreyim diye, malûm havalar soğuktu. Bana “Polatlı’da yaşadığını” ve “oraya dönmek istediğini” söyleyince “amca ben seni garajlara bırakayım” dedim. “Tamam” dedi. Yolda bana tüm hayat hikayesini anlattı. Varınca da bana “Evladım benim hiç param yok. Otobüs için bana biraz para verir misin?” diye sorunca tereddütsüz hemen yetebilecek bir para verdim ve bir insana yardımcı olmanın mutluluğu ile günüme devam ettim. Aradan 2 hafta filan geçti. Dün arabamla tekrar aynı yoldan işe gelirken birde ne göreyim! Aynı amca, aynı yerde ve yine üşüyormuş gibi! yapıyor. Yanına yanaştım, gülümsedim ama bişey söylemedim. Herhalde beni hatırlayamamış olacak ki, arabaya bindi, selamlaştık, yolalmaya başlayınca bana yine aynı hikayeyi anlatmaya başladı, iyi mi 🙂 Ben dinlerken gülümsüyordum ama adam acıklı bişey anlatırken benim gülümsemem de biraz tuhaf oluyordu. Tüm hikayeyi bildiğim için kendime engel olamıyordum ama! Sonunda amcaya açıkladım durumu. Adamın yüzü bile kızarmadı. Söylediği şuydu. “N’apayım oğlum bende bu işi yapıyorum” şeklinde bir itirafta bulundu en son ve “sen beni yol kenarında indir” dedi. Neyse ki bu sefer ek bir para istemedi. O kadar da yüzsüz değilmiş diye bir nebze sevindim ama sonra da kızdım bu olanlara! Kendime de, adamın bu duruma düşmesine de. Hatta, Belediye’ye bile kızdım!

Ankara’da “size bir şey söyleyebilir miyim?” diye yanaşan dilencilerden artık gına geldiği için dilenciliğin bu yeni versiyonu da haliyle sinirlendirmişti beni. Zaten mendil satma bahanesi ile dilencilik yapanlar sayesinde arabanızda kendinizi kötü hissediyorsunuz. Para verseniz bir türlü, vermezseniz bir türlü. Yanınızda başkaları varsa ve arabanız da biraz yeniyse hele adamlar işi iyice azıtıp sizi adeta onların yanında rezil etmeye çalışıyorlar ve iyice yapışıyorlar. Bir eğlence mekânından çıkarken mesela hemen atlayıp sizin eğlendiğiniz o günü kötü bir anıya çevirmek için adeta rezillik çıkarabiliyorlar. Adama “hayır” dediğim için kendini yere atan ve sanki ona vurmuşum gibi yerde debeleneni bile biliyorum ben. Bide üstelik o gün yanımda 3 arkadaşım vardı, adam o kadar güzel rol yapıyordu ki arkadaşlarım bile ona inandılar, asıl ona yanıyorum ben! Siz yatın kalkın şu Tunalı’da veya metroda müzik çalıp para toplayan versiyonlarına dua edin. En azından onlar insanı müzikle mutlu ediyorlar ve pasifler. Aktif dilenciler en kötü versiyonu. O versiyon güveninizi kötüye kullanıyor ve farkında olmadan aslında güvensiz bir toplum için tohumlar ekiyorlar.. her gün yılmadan.

Hele şimdi bir de Suriyeli dilenciler türedi biliyorsunuz. Kesin rastlamışsınızdır. Bunlar genellikle çoluk çocuk çalışıyorlar. Çocuklar biraz Türkçe konuştuğu için onları kullanarak para topluyorlar. Yada Türkçe bilen birine “Açız” veya benzeri bir pankart yazdırıp size onu gösteriyorlar. Ama söyleyeyim Suriyeliler Türk versiyonlarına göre çok daha etik davranıyor. En azından “hayır” denince, laftan anlayıp bir sonraki kurbana yöneliyorlar. Türk dilenciler çok yaratıcılar ve rol yapma, kıyafet değiştirme, duygu sömürüsü konusunda üstlerine yok. Son keşfettikleri numara mesela soğuk havalarda “lüx semtlerin çöplüklerine çocuklarıyla gidip sanki çöpten yiyecek topluyormuş gibi yapmak” ve diğer versiyon ise “tüm aile olarak kaldırımda ateş yakarak sanki kalacak yerleri yokmuş orada kaldırımda yatacaklarmış” hissiyatı ile duygu sömürüsü yapmak. Bunlar 2016-2017 model! Yeni çıktı. Çeşitler her geçen gün gelişiyor. Bu konuda çok yaratıcılar şimdi bak, haklarını teslim etmek lazım.

Geçenlerde Bolu’daydım. Şaşırdım! Keza burada dilencilik yok. Biraz soruşturunca, Belediye dilenciliğe karşı her tarafa afişler yapıştırmış ve whatsapp hattı oluşturmuş. Dilenciyi görünce resmini çekip bize atın. Biz çaresine bakarız diyorlar. Çok güzel bir uygulama olmuş bence. Burada en yoğun caddede bile örneğin bir Tunalı’da yapamadığımız gibi rahat rahat yürüyebildik. Bir kişi bile “size birşey söyleyebilir miyim?” demedi. Zaten bir insan bir insana neden bu soruyu sorar ki? Ne söyleyeceksen söyle direkt! Benim tahminim değişik yaklaşma çeşitlerini deniyorlar ve bu cevabı “evet” olan sorulardan biri.

Hemen burda arkadaşımın başına gelen bir olayı anlatayım. İnsanların dilenciler ve bol ağlamalı/ dövünmeli haberler yüzünden ne duruma düştüklerini daha iyi anlayın. Arkadaşım Ankara’dan İstanbul’a giderken benzini bitmiş yolda kalmış. 1 saat otostop yapmış kimse durmamış. “Gelen geçiyor, gelen geçiyor” diyor. Aslında istanbul’a da neredeyse girmek üzereyken olmuş bu olay üstelik. Yani öyle dağ bayır filan değil. Neyse ordan buradan atlayıp otobandan çıkmış, bir benzinci bulmaya çalışırken. Yolda 3 değişik kişiye “Pardon, bişey sorabilir miyim?” benzeri bir söz ile yaklaştım” diyor. Bu kişilerin birincisi elini kaldırdı ve bişey söylemedi. Sonraki adam arabadaymış. Arabaya yanaştım sorayım diye ama arabadaki adam pencereyi bile açmamış. Sonuncusu ise bir kadınmış ve ona yanaştığında ise “Pardon bakar mısınız?” benzeri bir sorusuna cevap “bakamam” olmuş. Durum bu yani ! Artık insanlar o kadar bu tip sömürülere maruz kalmış ki insanın insana olan güveni bu seviyeye gerilemiş ne yazık ki! Neyse Allahtan, 4. sorduğu kişi cevaplamış ve yolu göstermiş de benzinciyi bulabilmiş. Konuşurken aksandan merak edip sorunca adamın Suriye’li olduğunu oralarda bir restoranda garsonluk yaptığını öğrenince ise iyice şaşırmış tabii! “Sağolsun Suriyeliler bizi dışlamıyorlar” dedi. Güldük beraber, ibretlik halimize.

İstanbul, Ankara gibi en büyük iki şehir arasında vuku bulan bu olay bence gerçekten de ibretlik. İnsanlar o hale gelmiş ki artık güven sıfıra yakın ve dilenciliği çözemezsek bu güvensizlik her geçen gün daha da kötüye gidecek gibi duruyor ve tabii mutsuz insanların sayısı da hızla artacaktır kaçınılmaz bir sonuç olarak. Zaten insanlar ekonomik sıkıntılar içindeler, birde üstüne bu faktör eklenince sadece daha da az mutlu oluyoruz, daha az güvende hissediyoruz, insanlara kötü önyargılarımız artıyor.

Bolu, Eskişehir, İzmir dilenciliği çözme yönünde bir adım atmışlar bunu şehre gidince hissediyor ve insanların yüzündeki mutluluk artışını da gözlemleyebiliyorsunuz ama diğer illerin durumu acıklı.

Yani nedir abi ! Koca Türkiye Cumhuriyeti olarak biz bu dilencilere bakamıyor muyuz? Suriyelilere bakıyoruz da, Türk ihtiyaç sahiplerine neden bakamıyoruz? Öncelikle Ankara Büyükşehir olmak üzere tüm belediyelerden
• Türkiye çapında bir seferberlik ile gerçekten yardıma muhtaç olanlara yardım ellerini uzatmalarını.
• Kurban kesmek için Afrika’ya filan giden aşırı müslüman işadamlarının bu yardımlarını Türkiye’de paraları buharlaştırmayacak bir fona bağışlamalarını
• Diğer işadamlarının “dilencilik ile mücadele” adı altında bir fon yaratarak dilenciliği 2017 yılında bitirmelerini,
• dilenciliği bir meslek haline getiren dolandırıcıların da cezalandırmalarını
istiyoruz blogAnkara olarak. Bu kadar NET.

Dolandırıcı şirket uyarısı!!ARTI MOBIL ve ALTBANDTV Dikkat!

artimobil-altbandtvSevgili BlogAnkara okurları, tüm operatörlerde başınıza gelebilecek olan yeni bir dolandırıcılık yöntemi ile karşı karşıyayız bu sefer. İletişim firması adı altında, saygın cep telefonu operatörü firmalarının ismini kullanarak sizden para tırtıklayan firmalar bunlar. Üstelik bu firma birde işi sağlama alıp müşteri hizmetleri kurmuş 🙂 Arıyorsunuz.., bir tane adamı oraya dikmişler ve önüne bir yazı vermişler size o yazıyı tekrarlayıp duruyor, yavuz hırsız durumu yani ! Avea, Turkcell ve Vodafone şirketleri üzerinden bu Artı Mobil denilen firma birçok kişinin parasını haksız olarak gasp etmiş. İnternette “artı mobil şikayet veya altbandtv şikayet” vb. yazın ve arama yapın göreceksiniz yüzlerce şikayet var. Kaldı ki dolandırılmış ve yazamamış olan yüzlerce insanda kesin vardır, bunları hiç saymıyoruz bile. Eğer size bu nevi mesajlar geliyorsa ki bunlar size en azından SMS mesajı olarak bildirmek zorundalarmış veya faturanızda garip bir yükselme oluşursa mutlaka kullanmış olduğunuz operatörünüzün müşteri hizmetlerini arayın ve “benim hesabımdan tahsil edilen paralı bir üyeliğim var mı?” diye sorun ve eğer varsa da hemen iptal ettirin. İşin ilginç tarafı bu tip aboneliklere “ben bir daha üye olmayayım, bu tip talepleri geri çevirin” dediğinizde bu yapılamıyormuş, kendinizin tespit edip arayıp iptal ettirmeniz lazımmış bunu da unutmayın lütfen. ArtıMobil denilen firma bu açığı keşfetmiş, hemen paravan bir firma kurarak Vodafone, Turkcell ve Avea gibi ismi tanınmış olan operatörleri kullanarak (usüle uygunmuş gibi gösterip saçma sapan bir servise üye yaparak) insanları resmen ve fiilen dolandırmaya devam etmekteler.

Süreç genelde şöyle işliyor: ALTband.TV veya benzeri bir paravan isimden önce bilgilendirme adı altında mesaj geliyor, siz buna bir şekilde cevap yazarsanız veya artık akıllı telefonlarda bir şekilde yanlışlıkla basarak cevap vererek sms veya benzeri bir yöntemle veya bir link aracılığıyla dönüş yaparsanız, işlem tamam! Sizi otomatik üye yapıyorlar! Sonrasında ise dayıyorlar üyelik ücreti adı altında faturanızdan para tırtıklamaya! Bu paralar genelde ve başlarda ufak paralar olduğu için ve sizin de, çoğumuzun olduğu gibi, faturalarınız otomatik ödemede olduğu için, “herhalde fazla konuşmuşum” veya “interneti fazla kullanmışım” vb. gibi düşünerek önemsemediğiniz fiyat farklılıklarını her ay cebe indiriyorlar.

Sonra bakıyorlar siz ses çıkarmıyor veya üyelikten ayrılmıyorsunuz dozajı artırıp sizi başka şeylere de üye yapıyorlar ve bir arkadaşımın durumunda “112 TL ekstra” durumuna kadar gelmiş bu miktar. Sonuçta müşteri hizmetlerini arıyorsunuz, 15 dk telefon başında ağaç ettikten sonra çıkan müşteri temsilcisi sizi, “hatlarımız çok yoğun” bahanesi ile geçiştirip “biz bilemeyiz, isterseniz bu adamları siz arayın” demez mi!…. Tabii ki der ! 🙂

Verilen telefon 0 212 987 3099 Artı Mobil müşteri hizmetleri. Hadii sil baştan bu sefer de burayı arıyorsunuz sizi bir telesekreter karşılıyor gerçek bir firmaymış gibi düzenlenmiş ve birkaç aşamadan sonra gerçekten de sizi bir insana bağlıyorlar. Yani adamlar dolandırıcılığı bi adım daha ileriye götürüp alt yapısını da yapmışlar!! Neyse müşteri hizmetlerine cevap veren zavallı adamın önüne bir metin koymuşlar keza arayanların hepsi direkt ana avrat düz gittiğinden adam kaşarlanmış, bir yandan kahve içerken diğer yandan küfür yiyor ve önündeki mesajı okuyor ve siz ne derseniz deyin o papağan gibi bunu tekrarlıyor. Siz sinirden geberin isterseniz, problem yok, adamın ses tonunda hiç bir değişme görmüyorsunuz. Merak ettim ve kendim aradım aynı adam çıktı ve adama ne söylediysem gerçekten de hiç tınmadı. Eğer arada canınız bişeye sıkılır ve birine küfür etmek filan isterseniz burayı arayıp direkt girebilirsiniz. Küfür yerken tınmama konusunda bayağı tecrübeliler şimdi bak, haklarını teslim etmek lazım 🙂

Zavallı teknolojiye alışmakta debelenen ülkemin güzel insanları. Böyle kazıklana kazıklana bir şekilde gelişeceğiz heralde diye umud ediyorum. Artı mobil ve benzeri bu tip dolandırıcılık girişimlerine karşı da tabii sizi buradan uyarmak istedim. Lütfen bu tip hırsızlara teslim olmayalım bunları şikayet edelim ve özellikle de internet ortamında paylaşalım ki diğer insanlarımız da dolandırılmasın.

muTEBER olmak lazım hayatta !

akbaba av avukat murat teber“İnsan’ın avukatlara işi düşmesin!” derler ya, aynen böyle bir durum yurtdışında uzun yıllar okumuş ve hatta orada master+doktora yapmış arkadaşımın başına gelmiş ve bu deyimi haklı çıkartmış adeta! Bunu etraflıca dinleyince paylaşmak istedim, hazır kafamda tazeyken keza okuyucularımızı uyararak, bu tip olaylar karşısında onların da mağdur olmamasını sağlamak boynumuzun borcu.

“Anadolu Sigorta” isminde bir sigorta şirketi var ülkemizde, çoğunuz ismini şu veya bu şekilde duymuştur. Bu şirket ile tali olarak (bir başka acente üzerinden) çalışan arkadaşımın Ankara’daki şirketi Sigorta Express nispeten yeni bir şirket olduğundan ve haliyle yeni müşteri ve “A acenteliği” alabileceği şirket arayışındayken, Anadolu Sigorta’dan bir temsilci ziyaretlerine gelmiş bir gün. Bu temsilci ile toplantıları sırasında acentelik alabilmeleri için Anadolu Sigorta portföylerinin geliştirilmesi ve yüksek üretim vb. isteklerde bulununca kısa süre sonra işe aldığı stajiyer çocuğa konuyla ilgili bir alan adı almasını ve buraya bir site ile Anadolu Sigorta için müşteri sağlanabilecek bir site yapılması direktifi vermiş. Çocuk, Anadolu Sigorta’nın her nedendir bilinmez, o tarihe kadar almayı düşünemedikleri “.gen.tr” uzantılı web sitesini “anadolusigorta.gen.tr” olarak tescil ettirmiş. Bildiğiniz veya şimdi bilgilendireceğim üzere “.gen.tr” alan adları “com.tr” gibi evrak vb. gerektirmediğinden her dileyen Türk vatandaşı tarafından alınabiliyor. Bu durumda da problemsiz olarak tescil gerçekleşmiş.

Akabinde tek sayfadan oluşan ancak efektif bir site oluşturulmuş ancak bu stajiyer bir hata yaparak kimseye sormadan, tahminen Anadolu Sigorta’nın A acentesi olduklarını düşünerek olsa gerek, Anadolu Sigorta’nın logosunu da arkadaşımın sigorta şirketinin yanında kullanmış. Tabii çocuk ancak Anadolu Sigorta’dan biri onu arayınca bu hatasının farkına varmış ve hemen düzelmiş ancak avda bekleyen Anadolu Sigorta avukatı aramadan önce noter kanalı ile bu sitede kullanılan logoyu tespit ettirmiş ve hemen basmış davayı sessiz sedasız! Arkadaşım Anadolu Sigorta ile durumu halletmiş olduğunu düşünürken 6-7 ay sonra birde bakmış ki hakkında nurtopu gibi bir ceza davası var.

İşin asıl tirajıkomik olanı “.gen.tr” alan adlarını herkese dağıtan ODTÜ(Nic.tr) tek bir ihtar ile anında alan adını iptal edip Anadolu Sigorta’ya verivermiş. Buradan uyarmış olalım,  “gen.tr” alan adı tek itirazda, ilk olarak siz tescil ettirmiş olsanız dahi sizden sorgusuz sualsiz alınabiliyor arkadaşlar! Lütfen alırken bu alan adının hiçbir zaman sizin olmadığını ve olmayacağını bilin ve ona göre alın.

“Yahu madem durum bu, neden başta bu alan adını satıyorsunuz?” diye çıkışsa da, Nic.tr’de bulunanlar konuyla ilgili cevap bile vermeden korku belası alan adını tıpış tıpış teslim etmişler Anadolu Sigorta’ya iyi mi!! . Normalde dünya çapında satılan ve geçerli olan “.com” alan adı kişinin nesi olursa olsun (buradan terör faaliyeleri filan gibi insanlık zararına birşey yapmıyorsa) önce bunu tescil ettirenden hiçbir şekilde alınamaz. Dünya çapında bunu regüle eden, ICANN isimli kuruluş buna müsade etmez, bizim ODTÜ’ye bağlı çalışan Nic.tr gibi en ufak bir durumda tırsmaz ve ilk tescil edenin haklarını sonuna kadar korur. Bu alan adı sadece dilenirse istenilene bir ücret karşılığı satılabilir, o kadar! Alan adları dünya çapında sanal değerler olarak bilinirler ve hisse senedi gibi alınır satılırlar. Birinin hisse senedine siz el koyup başka birine bilâ bedel veremezsiniz değil mi, mantıken! Ne yazık ki, Türkiye’de bu oluyormuş bunu da öğrenmiş olduk.

Tüm bunlar da yetmiyormuş gibi arkadaşımı arayan Murat Teber isimli avukat pişkin pişkin ve aslında kısaca “ya 5000 TL verirsiniz ya da mahkemelerde sürünürsünüz, sonrasında da siciliniz lekelenir” şeklinde tehdit edince arkadaşım “vereyim de, bu neyin masrafı?” diye sormuş haliyle!! Bunun üzerine daha da gaza gelen avukat “Size hesap vermek zorunda değilim ya verirsiniz ya da …. ” şeklinde bir karşılık alınca şok olmuş. “Adamdaki özgüvene bak!” diye de belirtti ben de paylaşayım istedim… Gerçekten de doğru ama! Adam resmen “Logoyu tek uyarımızda kaldırman ve Anadolu Sigorta’nın şikayetinden vazgeçmesi bile beni bağlamaz, ben seni sobeledim karşılığı 5000 TL” diyor ve bunun hesabı filan da yok! “Vereceksin !” diyor, bir nevi dayılanarak adeta! 🙂  Ha unutmadan! bir de adam öyle hızlı konuşuyormuş ki bunları söylerken konuşmasını anlamaya imkân yokmuş resmen. Acaba bununla uğraşan zavallı hakimler ne yapıyordur, onu  merak ettim ben asıl 🙂 Mahkeme bitmiyordur bi türlü 🙂 Allah onlara sabır versin!  Bu avukat anlatılana göre bu defektinin farkında olduğundan yanında bir başka avukat çalıştırıyormuş ve bu kadıncağız aracılığı ile iletişimi sağlamaya çalışıyormuş ! Arkadaş açıklama isteyince ve malum konu  “duygusal !” olunca telefona sarılmış ve direkt “parayı ver yoksa @!?*..” tehdidini  savurmuş.

Arkadaşımın öngörüsü bu tip avukatların  insanların ufak bir hatasını kollayarak  bundan maddi çıkar sağlamak için hukuk yoluyla bir nevi “legal gasp” yaptıkları yönünde. Anadolu Sigorta aslında bu davadan vazgeçilmesi yönünde bir görüş bildirmesine rağmen adam 3 kuruşluk masrafının binlerce katını bu şekilde kazanmayı kendine reva görebilmiş.

Bu tip avukatlar da türemeye başladı artık ülkemizde öyle görünüyor ki… Özellikle büyük şehirlerimizde! İşin ilginci arkadaşımın hukuk doktorası var, babası eski baro başkanı o da avukat kökenli ve tüm ailede birçok hukukçu var yani tamamen hukukla yoğrulmuş bir aile ona rağmen bu duruma düşebilmiş. İnanılır gibi değil, gerçekten!

Doğru dürüst Türkçe konuşamayan, etik davranıştan uzak, akbaba avukatlar devri hiç gelmesin lütfen. Budur temennimiz !

Nic.tr’nin kendini dünya standartlarında çalışan, alan adı sahibini öncelikle koruyan, ICANN kıvamına getirmesi ve  hukuk sistemimizin de ufak insan hatalarına dair davalara itibar etmeyip bu nevi avukatlara prim vermemeleri gerekir diye düşünüyoruz. Allahtan ülkemizde çok nezih, saygılı, hakkaniyetli, ne dediği anlaşılır ve güvenilir kişi ve kuruluşlar var da bu tip bozuklukları net olarak görebiliyoruz. Umarız bu tip olaylar ve kişiler hep azınlıkta kalmaya devam ederler.

Mogan Gölü kirlilik ve koku

Burada yaşayanlar bilirler, Ankara’da doğru dürüst hafta sonu gidebilecek, yakında olan açık alanlar sınırlıdır. Deniz olmayınca tabii bu tip açık alanların çoğu genellikle yeşillik noktalar ve bunların içinde sulak alan olarak birkaç önemli noktamız var. Ankara’nın bu jeolojik dezavantajı özellikle göllerin önemini arttırmaktadır. Ankaralı’nın kolayca ulaşabileceği iki tane gölü var, malûm. Biri Eymir gölü, diğeri ise Mogan gölü. Bu iki göl aslında ufacıklar ama elimizde olan su birikintilerinin en büyükleri bunlar ve çaresiz biz de bunlarla idare etmek ve bunları korumak durumundayız. Gerçi, Büyükşehir Belediye Başkanı’nın seçim vaatleri arasında, Eskişehir benzeri bir ırmak vb. projesi vardı ama daha şimdiye kadar bununla ilgili bir gelişme duymadık veya görmedik.

Geçenlerde hafta sonunda Mogan gölüne gitmiştik, birkaç arkadaş. Gitmez olaydık keza bırakın gölü, tüm Gölbaşı’na girince başlayan kanalizasyon benzeri koku sizi kendinizden alıyor resmen. Göle bakınca artık kolayca görülebilir bitkiler acaba gölün tamamında aynı mı diye bir sandal kiralayıp gölü neredeyse bir baştan diğerine gezdik ve gördük ki tüm gölde bırakın bi canlının yüzmesini sandalın bile gitmesi çok zor. Birkaç arkadaş olunca, nöbetleşe ve biri kürek çekerken diğerleri sarmaşıklardan kürekleri kurtararak ilerleyebildik ancak! Göl üzerindeyken hissedilen kesif koku ile bayılmamak için kendinizi zor tutuyorsunuz desem abartmış olmam, emin olun. Size gördüğüm manzarayı gölün altını tam çekemediğim için yansımalarla ancak bu kadar çekebildim.

mogan gölü kirlilik

Üstü böyleyse, altı nasıldır artık siz tahayyül edin. Ankara’nın zaten limitli su manzaralarından birini de kaybetmek üzereyiz, bu açıkça görülüyor. Buna ivedilikle bir çare bulunması gerekir ve tabii bunun bir daha tekrarlanmaması için alıması gereken tedbirlerin biran önce alınması da çok önemli keza durum alarm veriyor. Bu olay daha önce de tekerrür etmişti diye hatırlıyorum ve bir temizlik yapılmıştı ama kirlilik tekrarlamış görünüyor. Bu neden tekrarlıyor onun hakkında bir bilgimiz yok ancak bu seferkinde temizlik ve bunun idamesi en baştan tam ve eksiksiz planlanırsa benzeri bir olay bir daha gerçekleşmez ve Ankara’nın güzide bir noktası kurtarılmış olur diye umuyoruz ve yetkili insanlarımızdan güzel Ankara’mızın bu problemine kalıcı bir çözüm bekliyoruz.

Ankara’da yol/kaldırım kalitesi ve kontrolü

Bir arkadaşım inşaat mühendisi ve müteahhitlik yapıyordu Ankara’da. “du” ekini kullandım keza yakın zaman önce iflas etti ve bir dolu davalar içinde boğuşuyor ne yazık ki! Geçen gün sohbet ederken konu şu Ankara’da bir türlü tam olarak yapılamayan kaldırımlara geldi. Yapılamayan diyorum keza örnekleri çok. Hatta en yakın örneği Tunalı, Bestekâr ve Tunus caddelerinde yapılan kaldırımlar. Bu kaldırımlar daha yeni yapılmasına rağmen ve hatta bazıları henüz bitmiş olmasına rağmen dikkatli bakarsanız buradaki işçilikle ilgili bir dolu hatayı hemen görebiliyorsunuz. Ben biraz bakındım ve ilk bakışta benim tespit edebildiğim problemler şunlar oldu:

  1. Kaldırım taşları sabit değil ve oynuyorlar.
  2. Kaldırım taşlarının arasına derz niteliğinde olması gereken kum atılmamış ve bu alanlara sigara izmaritleri ve diğer çöpler girmiş. Bu da berbat bir görüntü oluşturuyor.
  3. Bazı noktalarda kaldırım taşları çıkarılmış ve kaldırım yanında öyle duruyor. Kaldırım bu noktalarında da delikler üzeri bir materyalle örtülü bir şekilde bırakılmış.

Ve tabii daha kaldırımların tümü bitmeden hemen üzerine delik açmalar başladı bile. Bunları yapanlar, kâh apartman görevlileri, kâh yeni inşaat sahipleri hatta bazen belediyenin bizzat kendisi bile olabilyor. Benim tahminim yapılması gereken bir alanı unutuyorlar, atlıyorlar veya sonradan birşey eklemek istiyorlar, düzeltmek için de hiç çekinmeden yeni kaldırımı deliyorlar. Tabii sonra da kırılmış taşları buraya doğru dürüst yerleştirmediklerinden oradaki çirkinlik tam kapatılamıyor ve bu delik genişleye genişleye sonunda kaldırımın yol ile birleşiminden ayrılıyor ve yine tamirat gerektiriyor.

Arkadaşımla bu gibi inşaatsal olayları konuşurken öğrendiğim bazı bilgiler ise gerçekten içler acısıydı. Kendisi birkaç yıl önce Gençlik Parkı civarında bir kaldırım ihalesi almış ve bunu tamamlamış. Söylediğine göre normalde kaldırımın altından geçen ve içinden de elektrik vb. kablolar geçen plastik boruları döşerlerken bu boruların üzerine 0.3 mm inceliğinde kum yastık yapılması gerekiyormuş. Çoğu müteahhit bunu koymuyormuş ve bu nedenle de ağır herhangi bir şeyin kaldırıma çıkması durumunda bu boru çatlıyor ve içe çöküyormuş sonrasında ise buradan tellerin yürütülmesi imkânsız hâle gelince de mecburen burası delinip düzeltilip yeniden onarılıyormuş. Ama burada işi yapan şirket hiçbir yerde bu kumu kullanmadıysa yarın öbürgün diğer bir noktadan da benzer bir kırılma olunca bu olay tekrarlaya tekrarlaya tüm kaldırımlar delik deşik hale geliyormuş. Söylediğine göre bu kumun üstüne de ayrıca 10 cm kalınlığında beton da atılması gerekiyormuş. “Ben 6-7 cm beton attım bir kere” diyor öyle yapınca kontrol edenler diğer müteahhitlere “o yapıyorsa siz de yapacaksınız” deyince bu sefer bu müteahhitler toplanıp arkadaşın ofisini basmışlar ve “sen eski köye yeni adet mi çıkarıyorsun” şeklinde çıkışmışlar. Hâlbuki olması gereken bu ve bu iki unsur da kaldırım taşının altında kaldığından bunun kontrolü zor ve bazen hakkıyla yapılmıyor olma ihtimâli yüksek. Tabii bu kontol zaafı da kaldırımların tekrar tekrar delinmesi ve onarılmasının yolunu açıyor.

Arkadaşımın içi rahat “geçenlerde oradan geçiyordum ve durup kaldırımlara baktım” diyor, “üzerinden 5 sene geçmiş ve hâlâ ilk günkü gibiler ve kendimle gurur duydum” dediğindeki mutlu yüz ifadesi beni de mutlu etti gerçekten. Çünkü düzgün iş yapmıştı, içi rahattı ve gururlanmakta hakkıydı tabii. Ülkemizde hâlâ dürüstük cezalandırılıdığı için de şu anda iflas durumunda. Bu da çok düşünürdürücü tabii.

Yurtdışında da bir çok kaldırımlarda yürümüşüzdür. Bir düşünün hiçbir kaldırım çalışması, kaldırımlarda delik veya oynayan taşlar gördünüz mü? Bizim asfaltlar ve kaldırımlarımız her yıl yeniden yapılır, ana yollarımızda bile her yıl düzenli en az bir ya da iki “yol çalışması” mutlaka vardır. Bu yaşa geldim bir kez bile Türkiye içi yolculuğumda, yol çalışması olmayan 150-200 km gittiğimi hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Daha yeni Eskişehir, Konya, Afyon yaptım. En az 7-8 yol çalışması vardı. Yani 1-2 filan değil mübâlağasız 7-8. Daha fazla bile olabilir ama eksik değil.

Daha geçen yıl, İspanya’da 1000 kilometrenin üzerinde yol gittim. İlaç olsun diye bir tane bile yol çalışmasına rastlamadım. Bırakın yol çalışmasını yollarında bir yama bile yoktu. Kaldırımları da keza öyle. Hepsi süper temiz, bakımlı, oynayan taş yok, yama yok.

Sormak istediğim şu. Hani biz “Türk Malı” süper işler yapıyorduk? Nerede? Neden Başkent Ankara’da bile bir tane hiç oynamayan taşı olan, derzlerinin arasında çöp olmayan, sakatlar için eklenen tırtıklarının boyası çıkmamış, taşları yamanmamış kaldırımımız yok. Yeni yapılan asfaltlarımızda bile neden 1-2 ay içinde çukurlar oluşuyor ve düzenli olarak yamanmak zorunda kalınıyor. Örnek olarak verdiğim İspanya’da neden hiç yol çalışması yok, neden bir kaldırım çalışması yok, neden kaldırımları senelerce önce yapılmış olmasına rağmen sanki yeni yapılmış gibi duruyor?

Bunların cevaplarını ben de tam bilmiyorum ama bir Ankaralı olarak merak ediyorum. Onların bu işi bizden daha iyi yaptıkları kesin. Biz habire ödüller alıyoruz işte Ankara şöyle, Ankara böyle filan diye ama icraatta “kalite” görülemiyor. Yani yapılan işin kalitesini takip etmiyoruz. Tam planlamadığımız için sonra yeniden kırıp yeniden yamıyoruz. Sonuçta da yarım ve yamalı bir iş çıkıyor ve bizde çaresiz bu yapı faciası kaldırımlarda yürümek, yamalı, tümsekli, çukurlu asfaltlarda araba kullanmak zorunda kalıyoruz.

Bu kadar ödül alan Başkent’imizin önce asfalt ve kaldırım olayını çözmesi lazım. Bunların en az bi 10 yıl hiç bozulmadan kalmasını Ankaralıya garanti etmesi lazım. Eğer çok acil bir durumda açılması gerekiyorsa da bu yamama işleminin orjinaline uygun ve aynı kalitede yapılmasına, biçimsiz/şekilsiz bir yama gibi değil de en azından bir dikdörten şekilde yapılmasına özen göstermesi lazım.

2016’ya gireceğiz ama Ankara’da örnek gösterilebilecek kalitede asfalt ve şöyle süper yapılmış kaliteli bir kaldırım hâlâ ve ne yazık ki yok. Yeni yapılan kaldırımlar daha bitmeden delik deşik, yolların bunlarla buluştuğu kenarlar çukur vaziyette ve bu döngüde dönüp duruyoruz Başkent olarak !

Ankara’nın bu plansızlık ve kalitesizliği artık bırakması, yeni bir asfaltlama yöntemi, türü ve hatta sıfırdan yeni kaldırım malzemesi/taşları, yeni işçilik türleri/aletleri/kalite kontrol rutini icat etmesi ve tüm Türkiye’ye hatta dünyaya örnek olması, süper olmaz mıydı? Bunu yapamaz mıyız, ya da yapmak istemez miyiz bilemiyorum ama Başkent’te yaşıyoruz ve buna uygun bir hareket süper olacaktır.

Teknoloji çağında hâlâ doğru dürüst bir asfalt yapamıyorsak, sağlam, dayanıklı ve güzel görünen bir kaldırım taşı üretemiyorsak veya hadi yaptık diyelim bunları düzgün bir şekilde döşeyemiyorsak, bunlardaki hataları görüp bunların düzeltilmesini iş bitmeden sağlayamıyorsak bizim belediyecilikte daha çoook fırın ekmek yememiz lazım değil midir?

Merhum Cumhurbaşkanımız Demirel’in dediği gibi şapkayı önümüze koyup düşünmemizin zamanı gelmemiş midir?

“Kalekol” haberi tekvırıgas çıktı

Geçenlerde bir yemek sırasında Trabzonlu bir müteahit ile tanıştım. Kendisi Doğu’da “kalekol” adını verdiğimiz çoğunluğu sınırda olan karakolları yaptığını ve hatta daha yeni bir tanesini bitirdiğinden bahsedince konuyu biraz irdeledim. Biraz sohbet edince oradaki ortam düzenini biraz olsun anlayabilme fırsatım oldu. Söylediğine göre doğuda çoğu illerde arka plan PKK’nın elindeymiş (İnanamadım ama dinlemeye devam ettim). Bu çözüm süreci sırasında artık şehirlerde bürokrasinin içine bile girmişler. Tüm müteahitler veya orada iş yapan herkes onlara haraç vermek mecburiyetindeymiş, vermeyene iş yaptırtmıyorlarmış. Bu arkadaşta mecburen veriyormuş ve karakol inşası devam ediyormuş. Eğer yapan kişi doğulu ise onlara hiç yaptırtmıyorlarmış keza mantığa göre “doğulu, pkk gerillasının ölmesine yol açacak karakol yapımında bulunamazmış ve bu bir nevi hainlikmiş”. Ayrıca orada birkaç kez mahmkemelik olmuş bu arkadaş PKK’lılar mahkemelerde de hakim ve savcıları tehdit ederek tüm davalarımı çözdüler diyor. Yani bu duruma göre orada hukuk diye birşey de yok.
kalekol
Gelelim basında da bolca malzeme yapılan “KALEKOL” ismiyle sanki kale gibi sağlammış hissiyatı ile servis edilen karakollara. Bu karakollar extra bir özelliği olmayan betondan, çimentodan yapılan alelade yapılarmış ve biraz daha büyük olmaları dışında öyle basında yazıldığı gibi “yok şuna dayanır, yok buna dayanır” filan gibi bir özellikleri yokmuş. “Sadece kurşuna dayanır” diyor müteahit “o da çok fazla aynı noktadan atış almazsa”. “Diğer ağır silahlar filan deler geçer” diyor. Yani bu da aynı daha önce buradan yazdığımız Sözde “Türk yapımı” Altay tankları gibi bir masalmış. Bunu da anlamış olduk. Şu magazinde kullanılan “asparagas haber” olayının politik versiyonu bir nevi.. Atılım yapıyormuş gibi görünme amacıyla içi boş teknolojik gelişme haberi üretme işi, “tekıvırıgas” diyelim tirajıkomik olsun.

Peki dedim siz bu karakollara giderken gelirken birşey olmuyormu? Söylediği şu. “Para veriyoruz ve birkaç PKK’lı ismi veriyoruz” bizi bırakıyorlar. Yani yolların kontrolü, inşaatların kontrolü, şehirlerin kontrolü ve hatta hukukun kontrolü tamamen PKK’nın eline geçmiş bu çözüm süreci sonucunda. Tam çözülmüş yani.

Çok yazık. Şimdi de zavallı mehmetçik bunların yığdığı malzeme ve mühimmatla kendi topraklarımızı canı pahasına geri kazanmak için didinip duruyor. Bir dolu bomba bitki örtümüzü bozuyor, dağlardaki hayvanları öldürüyor ve kaybeden hep ülkemiz ve insanları oluyor. Üzülüyorum yiten canlara, yanlış politikalar uğruna feda edilen insanlarımıza !!!

7.cadde Havuz sefası

Ağustos sıcaklarından bunalınca Bahçelievler 7.cadde girişinde bulunan yunuslu havuza üstelik tamamen çıplak (bkz soldaki çocuk sanırım 13-14 yaşlarında) giren, bir anlamda Ankaralı diyebileceğimiz Suriyelileri artık kanıksadık. Tabii serinledikten sonra da dilenciliğe devam ediyorlar. Üzülüyorum durumlarına ancak zabıta bu tip durumlarda tam görevini yapmıyor veya yapamıyor. Ankara’nın en güzide yerlerinden birinde ve neredeyse şehrin göbeğindeki bu görüntü ise gerçekten tirajıkomik.
Ankara suriyeliler dilenciler

Tabela, kiraz ve yalova kaymakamı

Bugün Eskişehir yolundan Ümitköy istikametine doğru yol alırken boş reklam tabelaları dikkatimi çekti. Bu boş tabelaların çoğu köprü üstündeydi ve bazıları şeridin iki tarafını da kaplıyorlardı. Bu köprü üstü versiyonu reklamlar Ankara’da en son icat edilmişti, “fazla müşteri bulamayınca bu şekilde atıl kalmıştır herhalde” şeklinde düşünürken bir sonrakinde bir ilan vardı ve yine bir boş tabela daha ve sonra bir boş daha görünce resmini çekme ihtiyacı hissettim.Ankara köprü üstü boş tabelaları

Sonrasında tabelalara daha dikkatli bakmaya başladım ve bu sefer orta refüjde şu dikdörtgen tabelaların da bazılarının boş olduğunun farkına vardım. Yani bu kronik bir durumdu ve sadece köprü tabelalarına has bir durum değildi. Bu tabelanın en azından tahtası görünmüyordu ama gri çirkin bir boya ile kapatılmıştı. Bu da soğuk ve çirkin görünüyordu.

Orta refüj reklam panosu tabelası

Yurtdışında da bu tip tabelalar vardır ancak hiç boş bırakılmaz. Ha tabii orta refüjlerde yoktur keza birilerinin arada bir bile olsa, reklamları değiştirmek için akan trafiğin ortasına girmesindeki tehlikeyi görüp bu tip bir olaya baştan izin vermezler. Güzide başkentimiz Ankara’da ise maşallah refüjde kiraz ağaçları bile var! Hatta geçenlerde geçerken gördüm, bir adam orta refüjdeki ağaçlardan birine merdiven dayamış bir elinde poşet, kirazları topluyordu! Bu demektir ki vatandaş normalde bizim tekil olarak bile geçmeye korktuğumuz otobandan kiraz uğruna elinde merdivenle geçmiş! Tabii çiçek ekimi, budama, çim biçme vb. işler için sol şeridin kapatılması olaylarını artık kanıksadık. Düşünün bir kere hangi gelişmiş ülkede sol şerit düzenli olarak bayındırlık işleri için kapatılır acaba? Bu ülkeler sizce ağaç/yeşillik sevmiyor olabilirler mi?  Cevabı basit. İnsanın ve araçların güvenliği refüje ağaç ekip şirin görünmekten çok daha değerli de o yüzden.

Tabela olayına geri dönecek olursak bu kirliliği panoları kiralayan şirket ile çözmek lazım. Panoların kira anlaşması yapılırken bir ek madde ile bu nevi çirkin görüntüler kolayca engellenebilir kanaatindeyim. Sözleşme şartlarına uymayan şirketlerin de anlaşması fesh edilir, olur biter.

Yolum uzun ve kafamda bu nevi şeyler uçuşurken kırmızı ışıkta durdum, soluma dönünce bu sefer ne göreyim, bir yön tabelası ve bu da boş! Şaşırdım! Aşağıda işaretledim.. Burada da belediye herhalde tabelayı dikmiş ancak yönleri yazmayı unutmuş. Karşı şeritten arabadan çekebildiğim için resim pek net çıkmadı ama olay açık zaten.

Ankara boş yön tabelası

Trafik açılıp biraz daha ilerleyince bu sefer bir belediye otobüsü tabelası ilişti gözüme ve o da neredeyse boştu diyebilirim. Sadece bir köşesinde “EGO” yazıyordu. Yani bu tabelanın tüm amacı şöföre ve yolcuya “burada dur” demekti. O kadar! Peki  o zaman tabela şeklinde bir levhaya ne gerek vardı ki ? Bir çubuk dikilip çubuğun üstüne EGO yazılabilir ve pekâla aynı işlevi görürdü. Çocukluğum Ankara’da geçtiği için  hep düşünmüşümdür, neden “EGO” diye? Şimdi buradan sorayım bari, belki biri söyle gerçekten “neden EGO?”. Bir otobüs durağında bu ibareye ne gerek var? Yani neticede orası nedir? “otobüs durağı”. O zaman tabelada da bu yazmalı ve belki de bir otobüs ikonu konulmalı Türkçe bilmeyenler için mesela. Bu asfaltlara renkli kedi portresi çizmekten daha faydalı bir hareket olmaz mı, sizce de? Tabelanın boş olması da normal değil aslında, burada olması gereken ve yazılmayan birşeyler var kesin. Mesela güzergâhlar veya belki otobüs saatleri. Bilemiyorum ama tabela neticede gereksiz boş! Bu tabelanın fotografı da aşağıda. Eminim birçok kez bu tabelayı görmüş ancak ne yazdığına(yazmadığına!) bile bakmamışızdır. Buyrun şimdi bakın.

Ankara ego otobüs durağı tabelası 2015

Neticesinde bakarsak, aslında  bizim mentalitemizde bir problem var. Tabelaları düşünmeden yapıyoruz veya bir başka gelişmiş olduğunu düşündüğümüz ülkeden kopyalıyoruz ama onu da tam kopyalayamıyoruz. Tabii “tasına göre tarağı” misali, reklam şirketleri de belediyelerin bile bu nevi davranışlarda bulunabildiği Ankara’da normal olanını yapıyorlar! Ne uğraşacaklar boşuna! Zaten yaz ayı, işler kesat, kim takar yalova kaymakamını !!!

Uçan Ankara

Ankara havası otoban kenarıAnkara’nın bildiğiniz üzere bir “taşra” imajı vardır. Müzikleri ile dalga geçilir, aksanı her zaman komik bulunur ve hatta ilçe isimleri bile komiktir. (Keçiören, Balgat, Çukurambar, Dikmen, ÇinÇin Bağları, Aşağı/Yukarı Eğlence, Şose, Dutluk, Kasalar, Hıdırlıktepe, Or-an, Dodurga, Şaşmaz, Karapürçek, Telsizler, Saime Kadın, Hacı kadın, Bağlum, Ayaş, Kayaş, Karakusunlar, İskitler, Piyangotepe, Pursaklar ve benim de yaşadığım, Aşağı/Yukarı Ayrancı vb.) O kadar ki şehire yabancı olanlar ismi duyduktan sonra buralara giderken iki kere düşünür. Belediye logosu camidir mesela sonraları ise kanun zoruyla komik bir kedi haline getirilmiştir, bir ağırlığı/ciddiyeti yoktur! Havaalanına bile doğru dürüst uçak inmez. Buradan dişe dokunur bir yere gitmek isterseniz, hep İstanbul üzerinden aktarma yaparsınız, tüm diğer taşra şehirleri gibi yani! Denizi yoktur, sosyal hayat deseniz “türkü bar” seviyesindedir, tarihi özellikleri de yine çoğu ilimize göre geridedir keza sonradan kurulmuş bir şehirdir burası.

Geçenlerde Kızılay’da tam göbekten geçerken gördüğüm eski demir toplayıcaları (aşağıdaki resimlerde), şimdilerde aralarında bolca Suriyeli’lerin katıldığı çocuk dilencileri (yine aşağıda), kendini trafikte bir araç sanan kağıt toplayıcaları ve özellikle Çankaya’da bolca bulacağınız çöpleri parçalayarak oraya buraya saçan sokak köpekleri ile Ankara çağdaşlaşmaya belediye boyutunda bile direnen bir şehirdir!

Ama biz yine de severiz Ankara’mızı. Atatürk Orman Çiftliği’nde Kaçak Saray’dan kalan kısımlarını, meraklı, insancıl, yardımsever, arabalarını yolun ortasında durdurup oynayabilen insanlarını ve etrafı “kazı alanı” durumda olan Atakule’miz bile bizim için çok değerlidir.

Ata’mızın seçtiği şehirdir burası. Sırf bu yüzden bile gelişmeye, geliştirilmeye değer bir yerdir.

Kesin, Ankara da bir gün hakettiği noktaya gelecek ancak hızımız biraz yavaş gibi geliyor bana dostlar! Siz ne dersiniz? En popüler caddemiz olan Tunalı Hilmi Caddesi’nin kaldırımları bile daha ancak yapılmaya karar verilebildi ki biz bunu en az bi 2 yıldır yazıyorduk. Kısmet bu yaza imiş. Ve tabii bakalım bu kez yeni yapılan kaldırımlar kaç yıl dayanacak! Ben hadi iyimser olayım, en fazla 2 yıl vereyim bir sonraki kazı çalışması için! Keza 3-4 yıl kadar evvel yine bir yenileme çalışması yapılmıştı ve tabii akebinde 2 ay geçti tekrar kazdılar ve yamadılar. Sonra bir daha, bir daha… ardı arkası gelmedi. Kaldırımlar bile bilmem kaç kez kaldırılıp kazılıp yerine üstün körü bir şekilde diziliverdi. Bu kadar sıklıkla asfalt/kaldırım kazan belediyelerin bir örneği daha dünyada yoktur, ama bizde var. “Şu yerin altına ne yapıyorsanız bir kez doğru dürüst yapın da bozulmasın” diyeceğiz ama “kime?” onu bilmiyoruz!

Hani C.başkanı , Başkanlık sistemine geçirirsek “Türkiye’yi uçuracağız” diyordu ya, bence Türkiye’nin Başkent’i Ankara’yı önce bi uçurmak lazım. Belediye Başkanlarımız biribiriyle atışmak yerine şu “uçurma” işine konsantre olurlarsa, Ankara’da da sonunda süper birşeyler olacaktır ve zaten olmalıdır da! Ama tabii kültürümüzde bir “Hacivat-Karagöz” gerçeği de var. Neticede bi o söylüyor, bi bu söylüyor arada bir dövüşüyorlar ve tabii komedi gırla gidiyor!

“Tüm bu keşmekeşten sıkıldım, güzel bir Ankara deneyimini hemen yaşamak istiyorum” diyorsanız da onun kolayını Ankara’lı bulmuş zaten!! Hemen frene basın! Olduğunuz yerde arabanızı sağa çekin, koyun bir Ankara havası, kökleyin sesi veeee kim tutar siziiiii ….Haydeeee… Hop..Hop… 🙂

Suriyetli dilenci çocuklar ankara

kızılay demir toplayıcıları

kızılay demir toplayıcıları

Bir Rephair deneyimi

Rephair saç losyonu Tümer Metin BeşiktaşRephair isimli şampuan+losyon kombinasyonunu kullanan bir arkadaşımdan dün bu ürünün tüm kullanım geçmişini dinleme fırsatım oldu. Bu gibi ürünleri almayı düşünen veya halihazırda kullananlara bir fikir vermesi amacıyla paylaşmak istedim.

Ürünü arkadaşım ilk şu meşhur eski Beşiktaş’lı Tümer Metin’in olduğu TV reklamları ile duymuş. Kendisi de koyu Beşiktaş’lı olduğu için herhalde güvenip almış bir paket ve kullanmaya başlamış hemen! Reklamlarında işte her ay şu kadar saç teli filan deyince o da “olmayan saçı çıkarır” sanmış ancak 1 ay geçip ürün bitince ve kafada pek bir fark görmeyince bırakmayı düşünmüş. Tam da o günlerde Rephair’den aramışlar ve arkadaşımdan 1 ayın kullanım hikayesini dinledikten sonra “siz ürünü nasıl kullandınız?” diye sormuşlar. O da işte yazıldığı gibi önce şampuanı kullandım sonra losyonu sürdüm filan deyince kadın “peki jöle vb. birşey kullanıyor musunuz?” diye sormuş o da “evet” deyince kadın “hah ondandır” deyip arkadaşıma 3 aylık ürün daha satmış. Arkadaşım da “ben yanlış kullanmışım ondan olmamış” düşüncesiyle bu sefer yeni gelen paketi de ekleyerek toplam 4 ay daha kullanmış ancak saçlarda yine pek bir fark görememiş ve yine tam da bitmesine yakın aramışlar. Bu seferinde de arkadaşım “bu bende işe yaramıyor” vb. diye hafif sinirli çıkışınca bu sefer kadın “size bir de ek destek losyonu verelim” demiş hemen yarı fiyatına! 4 aylık çıkmama durumuna da şöyle bir izah getirmişler: “İlk aylarda öncelikle gözenekler açılacak sonra ise sarı sarı tüyler çıkacak sonra bunlar dökülecek ve en sonunda da normal saçlar çıkmaya başlayacak”. Arkadaşım da herhalde sarı tüyler çıktı ve döküldü de ben görmedim diye düşünürek “tam da çıkmaya başlayacakmış o nedenle şimdi bırakmamalıyım” mentalitesi ile bir 3 aylık kür daha almış iyimi! Sonuçta nereden bakarsanız 7 küsur aydır kullanıyor ve bir de üstüne normalde bahsedilmeyip “aşırı kellere özel” ek destek olarak satılan losyonu da kullanarak kürü desteklediğini söylüyor. Son durum bu yani. Lakin yakın arkadaşım ve sık sık görüştüğümüz için hemen söyleyeyim, bence şu anda kadar saçlarında hiç bir değişim yok! Hâla bayağı bi kel!

Ben hikayeyi dinledikten sonra eve döndüğümde merak edip Google’a “rephair” şeklinde aratınca bir dolu websitesi çıktı ve bunlardaki fiyatlar da resmi “rephair.com.tr” sitesine göre farklılık gösteriyor. Yani arkadaşım büyük ihitmâlle resmi satış sitesinden aldığı için bu ürünlere daha fazla para veriyor. Özellikle şampuan Türkiye’de yapıldığı için bu üründe özellikle promosyonlar ve fiyat indirimleri çok daha fazla.
Biraz araştırdıktan sonra edindiğim izlenim bu ürün saçları yeni dökülmeye başlamış kişilerde sadece dökülmeyi durduruyor. Yani diğer “minoxidil” içerikli ürünler gibi bir şey. Sadece bunun reklamı daha fiyakalı olduğundan değişikmiş gibi gelmiş bence insanlara! Tümer Metin “Bu saçı alıcaz, başka yolu yok” filan deyince gaza gelmiş olabilirler 🙂

Mutlaka bu veya benzer ürünlerden faydalanan kişiler de vardır. Bu tip bir deneyimi olan arkadaşlar bizimle paylaşırlar ve yorum bırakırlarsa seviniriz. Tabii işe yaramayanlar da burada paylaşabilirler.

Zaten Rephair sitesine girince de “daha dolgun saçlar”, “saç dökülmesini durdurun” filan gibi şeyler yazıyor. Neticede “xxx daha fazla saç teli” hikayesini bırakmış görünüyorlar. Zaten o kadar saçın çıktığını sayacak hâlimiz yok, çıkıyorsa bile! Ha tabii tamamen kelseniz orası başka, o zaman “xxx saç teli” hemen görünecektir ama bu da çok tuhaf olmazmı ki zaten? Düşünün ki kafanızın üstü tamamen kel ve burada aralıklı olarak veya daha kötüsü hepsi bir noktada xxx tane saç teli. Komik olurdu !

Rephair veya benzeri ürünleri kullananlara önerim eğer kalıcı ve ömür boyu saç istiyorsanız hiç bunlara bir dolu para harcamadan bu tip ürünlere harcayacağınız paranın üzerine biraz daha ekleyin ve direkt gidin saç ektirin böylece her gün o losyondu bu şampuandı uğraşmanıza da gerek kalmaz. Türkiye’de bu konu oldukça gelişti artık ve fiyatları da ucuzladı. Hatta o kadar ki yurtdışından bile bize saç ekimi için geliyorlar. Yalnız saç ektirmeyi düşünen arkadaşlardan özellikle ricamdır, hazır ektirmişken çok olsun diye aşırı sık ektirmeyin lütfen keza bu yoğunlukta bir saçın doğal olamayacağı hemen belli oluyor. Doğal bir görünüm için aralıkların yaşınıza uygun olması gerekiyor. Seçeceğiniz doktorunuzun da bu açıdan estetik biri olması ve sizin yoğun saç talebinizi sakinleştirebilmesi bence çok önemli. Yoksa 60 yaşındaki adamda 20 yaşındaki gencin sıklığında saç “dam üstünde saksağan yuvası” gibi duruyor bence!