Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Güven, mutluluk ve dilencilik

Güven, insanın hayatında çok önemli bir unsurdur. İnsanlar önce çekirdek ailesindeki fertlere, sonra arkadaşlarına, akrabalarına ve en üst halkadada devlete bile güven duymak, kendini sevilir, korunur ve mutlu hissetmek ister. Tabii bunların devlet ile ilgili olanlarında gelişmesini tamamlayamamış ülkeler sorun yaşarken aile fertlerine, akrabalara ve hatta arkadaşlara güven konusunda pek bir problem olmaz. Gelişmiş olan ülkelerde ise, devlet oturmuş, hukuk bağımsız ve devletin unsurları güzel işlerken bu sefer de yaşayan insanlar aile fertlerine güvensizlik, akraba ve arkadaşlarına güvensizlik yaşarlar. Bizim gibi gelişmesini bir türlü tamamlayamamış ülkelerde ise devlet malûm durumdayken, aile kavramı ve arkadaşlık ilişkilerindeki güven hâlâ kısmen de olsa korunabilmektedir.

Peki eğer mutluluk için “güven” bu denli önemliyse neden bunu mükemmel bir şekilde sağlayamıyoruz? Neden devlete güvenemiyoruz mesela, neden diğer insanlara güvenemiyoruz veya bazı durumlarda en yakın akrabalarımıza bile güvenmekte sıkıntı yaşıyoruz ? Acaba, teknoloji bizi biribirimizden uzaklaştırırken herşeyin bilinir olması ve bilginin kolayca elde edilebilir olması, insani davranışlarda izolasyon ve sosyal ilişkilerde problemler mi yaratıyor? Üzerinde düşünmek ve ülke mutluluğu için adımlar atmak lazım diye düşünüyorum.

Geçenlerde yaşlı bir amcayı arabama aldım. Yardım edeyim gideceği yere götüreyim diye, malûm havalar soğuktu. Bana “Polatlı’da yaşadığını” ve “oraya dönmek istediğini” söyleyince “amca ben seni garajlara bırakayım” dedim. “Tamam” dedi. Yolda bana tüm hayat hikayesini anlattı. Varınca da bana “Evladım benim hiç param yok. Otobüs için bana biraz para verir misin?” diye sorunca tereddütsüz hemen yetebilecek bir para verdim ve bir insana yardımcı olmanın mutluluğu ile günüme devam ettim. Aradan 2 hafta filan geçti. Dün arabamla tekrar aynı yoldan işe gelirken birde ne göreyim! Aynı amca, aynı yerde ve yine üşüyormuş gibi! yapıyor. Yanına yanaştım, gülümsedim ama bişey söylemedim. Herhalde beni hatırlayamamış olacak ki, arabaya bindi, selamlaştık, yolalmaya başlayınca bana yine aynı hikayeyi anlatmaya başladı, iyi mi 🙂 Ben dinlerken gülümsüyordum ama adam acıklı bişey anlatırken benim gülümsemem de biraz tuhaf oluyordu. Tüm hikayeyi bildiğim için kendime engel olamıyordum ama! Sonunda amcaya açıkladım durumu. Adamın yüzü bile kızarmadı. Söylediği şuydu. “N’apayım oğlum bende bu işi yapıyorum” şeklinde bir itirafta bulundu en son ve “sen beni yol kenarında indir” dedi. Neyse ki bu sefer ek bir para istemedi. O kadar da yüzsüz değilmiş diye bir nebze sevindim ama sonra da kızdım bu olanlara! Kendime de, adamın bu duruma düşmesine de. Hatta, Belediye’ye bile kızdım!

Ankara’da “size bir şey söyleyebilir miyim?” diye yanaşan dilencilerden artık gına geldiği için dilenciliğin bu yeni versiyonu da haliyle sinirlendirmişti beni. Zaten mendil satma bahanesi ile dilencilik yapanlar sayesinde arabanızda kendinizi kötü hissediyorsunuz. Para verseniz bir türlü, vermezseniz bir türlü. Yanınızda başkaları varsa ve arabanız da biraz yeniyse hele adamlar işi iyice azıtıp sizi adeta onların yanında rezil etmeye çalışıyorlar ve iyice yapışıyorlar. Bir eğlence mekânından çıkarken mesela hemen atlayıp sizin eğlendiğiniz o günü kötü bir anıya çevirmek için adeta rezillik çıkarabiliyorlar. Adama “hayır” dediğim için kendini yere atan ve sanki ona vurmuşum gibi yerde debeleneni bile biliyorum ben. Bide üstelik o gün yanımda 3 arkadaşım vardı, adam o kadar güzel rol yapıyordu ki arkadaşlarım bile ona inandılar, asıl ona yanıyorum ben! Siz yatın kalkın şu Tunalı’da veya metroda müzik çalıp para toplayan versiyonlarına dua edin. En azından onlar insanı müzikle mutlu ediyorlar ve pasifler. Aktif dilenciler en kötü versiyonu. O versiyon güveninizi kötüye kullanıyor ve farkında olmadan aslında güvensiz bir toplum için tohumlar ekiyorlar.. her gün yılmadan.

Hele şimdi bir de Suriyeli dilenciler türedi biliyorsunuz. Kesin rastlamışsınızdır. Bunlar genellikle çoluk çocuk çalışıyorlar. Çocuklar biraz Türkçe konuştuğu için onları kullanarak para topluyorlar. Yada Türkçe bilen birine “Açız” veya benzeri bir pankart yazdırıp size onu gösteriyorlar. Ama söyleyeyim Suriyeliler Türk versiyonlarına göre çok daha etik davranıyor. En azından “hayır” denince, laftan anlayıp bir sonraki kurbana yöneliyorlar. Türk dilenciler çok yaratıcılar ve rol yapma, kıyafet değiştirme, duygu sömürüsü konusunda üstlerine yok. Son keşfettikleri numara mesela soğuk havalarda “lüx semtlerin çöplüklerine çocuklarıyla gidip sanki çöpten yiyecek topluyormuş gibi yapmak” ve diğer versiyon ise “tüm aile olarak kaldırımda ateş yakarak sanki kalacak yerleri yokmuş orada kaldırımda yatacaklarmış” hissiyatı ile duygu sömürüsü yapmak. Bunlar 2016-2017 model! Yeni çıktı. Çeşitler her geçen gün gelişiyor. Bu konuda çok yaratıcılar şimdi bak, haklarını teslim etmek lazım.

Geçenlerde Bolu’daydım. Şaşırdım! Keza burada dilencilik yok. Biraz soruşturunca, Belediye dilenciliğe karşı her tarafa afişler yapıştırmış ve whatsapp hattı oluşturmuş. Dilenciyi görünce resmini çekip bize atın. Biz çaresine bakarız diyorlar. Çok güzel bir uygulama olmuş bence. Burada en yoğun caddede bile örneğin bir Tunalı’da yapamadığımız gibi rahat rahat yürüyebildik. Bir kişi bile “size birşey söyleyebilir miyim?” demedi. Zaten bir insan bir insana neden bu soruyu sorar ki? Ne söyleyeceksen söyle direkt! Benim tahminim değişik yaklaşma çeşitlerini deniyorlar ve bu cevabı “evet” olan sorulardan biri.

Hemen burda arkadaşımın başına gelen bir olayı anlatayım. İnsanların dilenciler ve bol ağlamalı/ dövünmeli haberler yüzünden ne duruma düştüklerini daha iyi anlayın. Arkadaşım Ankara’dan İstanbul’a giderken benzini bitmiş yolda kalmış. 1 saat otostop yapmış kimse durmamış. “Gelen geçiyor, gelen geçiyor” diyor. Aslında istanbul’a da neredeyse girmek üzereyken olmuş bu olay üstelik. Yani öyle dağ bayır filan değil. Neyse ordan buradan atlayıp otobandan çıkmış, bir benzinci bulmaya çalışırken. Yolda 3 değişik kişiye “Pardon, bişey sorabilir miyim?” benzeri bir söz ile yaklaştım” diyor. Bu kişilerin birincisi elini kaldırdı ve bişey söylemedi. Sonraki adam arabadaymış. Arabaya yanaştım sorayım diye ama arabadaki adam pencereyi bile açmamış. Sonuncusu ise bir kadınmış ve ona yanaştığında ise “Pardon bakar mısınız?” benzeri bir sorusuna cevap “bakamam” olmuş. Durum bu yani ! Artık insanlar o kadar bu tip sömürülere maruz kalmış ki insanın insana olan güveni bu seviyeye gerilemiş ne yazık ki! Neyse Allahtan, 4. sorduğu kişi cevaplamış ve yolu göstermiş de benzinciyi bulabilmiş. Konuşurken aksandan merak edip sorunca adamın Suriye’li olduğunu oralarda bir restoranda garsonluk yaptığını öğrenince ise iyice şaşırmış tabii! “Sağolsun Suriyeliler bizi dışlamıyorlar” dedi. Güldük beraber, ibretlik halimize.

İstanbul, Ankara gibi en büyük iki şehir arasında vuku bulan bu olay bence gerçekten de ibretlik. İnsanlar o hale gelmiş ki artık güven sıfıra yakın ve dilenciliği çözemezsek bu güvensizlik her geçen gün daha da kötüye gidecek gibi duruyor ve tabii mutsuz insanların sayısı da hızla artacaktır kaçınılmaz bir sonuç olarak. Zaten insanlar ekonomik sıkıntılar içindeler, birde üstüne bu faktör eklenince sadece daha da az mutlu oluyoruz, daha az güvende hissediyoruz, insanlara kötü önyargılarımız artıyor.

Bolu, Eskişehir, İzmir dilenciliği çözme yönünde bir adım atmışlar bunu şehre gidince hissediyor ve insanların yüzündeki mutluluk artışını da gözlemleyebiliyorsunuz ama diğer illerin durumu acıklı.

Yani nedir abi ! Koca Türkiye Cumhuriyeti olarak biz bu dilencilere bakamıyor muyuz? Suriyelilere bakıyoruz da, Türk ihtiyaç sahiplerine neden bakamıyoruz? Öncelikle Ankara Büyükşehir olmak üzere tüm belediyelerden
• Türkiye çapında bir seferberlik ile gerçekten yardıma muhtaç olanlara yardım ellerini uzatmalarını.
• Kurban kesmek için Afrika’ya filan giden aşırı müslüman işadamlarının bu yardımlarını Türkiye’de paraları buharlaştırmayacak bir fona bağışlamalarını
• Diğer işadamlarının “dilencilik ile mücadele” adı altında bir fon yaratarak dilenciliği 2017 yılında bitirmelerini,
• dilenciliği bir meslek haline getiren dolandırıcıların da cezalandırmalarını
istiyoruz blogAnkara olarak. Bu kadar NET.

muTEBER olmak lazım hayatta !

akbaba av avukat murat teber“İnsan’ın avukatlara işi düşmesin!” derler ya, aynen böyle bir durum yurtdışında uzun yıllar okumuş ve hatta orada master+doktora yapmış arkadaşımın başına gelmiş ve bu deyimi haklı çıkartmış adeta! Bunu etraflıca dinleyince paylaşmak istedim, hazır kafamda tazeyken keza okuyucularımızı uyararak, bu tip olaylar karşısında onların da mağdur olmamasını sağlamak boynumuzun borcu.

“Anadolu Sigorta” isminde bir sigorta şirketi var ülkemizde, çoğunuz ismini şu veya bu şekilde duymuştur. Bu şirket ile tali olarak (bir başka acente üzerinden) çalışan arkadaşımın Ankara’daki şirketi Sigorta Express nispeten yeni bir şirket olduğundan ve haliyle yeni müşteri ve “A acenteliği” alabileceği şirket arayışındayken, Anadolu Sigorta’dan bir temsilci ziyaretlerine gelmiş bir gün. Bu temsilci ile toplantıları sırasında acentelik alabilmeleri için Anadolu Sigorta portföylerinin geliştirilmesi ve yüksek üretim vb. isteklerde bulununca kısa süre sonra işe aldığı stajiyer çocuğa konuyla ilgili bir alan adı almasını ve buraya bir site ile Anadolu Sigorta için müşteri sağlanabilecek bir site yapılması direktifi vermiş. Çocuk, Anadolu Sigorta’nın her nedendir bilinmez, o tarihe kadar almayı düşünemedikleri “.gen.tr” uzantılı web sitesini “anadolusigorta.gen.tr” olarak tescil ettirmiş. Bildiğiniz veya şimdi bilgilendireceğim üzere “.gen.tr” alan adları “com.tr” gibi evrak vb. gerektirmediğinden her dileyen Türk vatandaşı tarafından alınabiliyor. Bu durumda da problemsiz olarak tescil gerçekleşmiş.

Akabinde tek sayfadan oluşan ancak efektif bir site oluşturulmuş ancak bu stajiyer bir hata yaparak kimseye sormadan, tahminen Anadolu Sigorta’nın A acentesi olduklarını düşünerek olsa gerek, Anadolu Sigorta’nın logosunu da arkadaşımın sigorta şirketinin yanında kullanmış. Tabii çocuk ancak Anadolu Sigorta’dan biri onu arayınca bu hatasının farkına varmış ve hemen düzelmiş ancak avda bekleyen Anadolu Sigorta avukatı aramadan önce noter kanalı ile bu sitede kullanılan logoyu tespit ettirmiş ve hemen basmış davayı sessiz sedasız! Arkadaşım Anadolu Sigorta ile durumu halletmiş olduğunu düşünürken 6-7 ay sonra birde bakmış ki hakkında nurtopu gibi bir ceza davası var.

İşin asıl tirajıkomik olanı “.gen.tr” alan adlarını herkese dağıtan ODTÜ(Nic.tr) tek bir ihtar ile anında alan adını iptal edip Anadolu Sigorta’ya verivermiş. Buradan uyarmış olalım,  “gen.tr” alan adı tek itirazda, ilk olarak siz tescil ettirmiş olsanız dahi sizden sorgusuz sualsiz alınabiliyor arkadaşlar! Lütfen alırken bu alan adının hiçbir zaman sizin olmadığını ve olmayacağını bilin ve ona göre alın.

“Yahu madem durum bu, neden başta bu alan adını satıyorsunuz?” diye çıkışsa da, Nic.tr’de bulunanlar konuyla ilgili cevap bile vermeden korku belası alan adını tıpış tıpış teslim etmişler Anadolu Sigorta’ya iyi mi!! . Normalde dünya çapında satılan ve geçerli olan “.com” alan adı kişinin nesi olursa olsun (buradan terör faaliyeleri filan gibi insanlık zararına birşey yapmıyorsa) önce bunu tescil ettirenden hiçbir şekilde alınamaz. Dünya çapında bunu regüle eden, ICANN isimli kuruluş buna müsade etmez, bizim ODTÜ’ye bağlı çalışan Nic.tr gibi en ufak bir durumda tırsmaz ve ilk tescil edenin haklarını sonuna kadar korur. Bu alan adı sadece dilenirse istenilene bir ücret karşılığı satılabilir, o kadar! Alan adları dünya çapında sanal değerler olarak bilinirler ve hisse senedi gibi alınır satılırlar. Birinin hisse senedine siz el koyup başka birine bilâ bedel veremezsiniz değil mi, mantıken! Ne yazık ki, Türkiye’de bu oluyormuş bunu da öğrenmiş olduk.

Tüm bunlar da yetmiyormuş gibi arkadaşımı arayan Murat Teber isimli avukat pişkin pişkin ve aslında kısaca “ya 5000 TL verirsiniz ya da mahkemelerde sürünürsünüz, sonrasında da siciliniz lekelenir” şeklinde tehdit edince arkadaşım “vereyim de, bu neyin masrafı?” diye sormuş haliyle!! Bunun üzerine daha da gaza gelen avukat “Size hesap vermek zorunda değilim ya verirsiniz ya da …. ” şeklinde bir karşılık alınca şok olmuş. “Adamdaki özgüvene bak!” diye de belirtti ben de paylaşayım istedim… Gerçekten de doğru ama! Adam resmen “Logoyu tek uyarımızda kaldırman ve Anadolu Sigorta’nın şikayetinden vazgeçmesi bile beni bağlamaz, ben seni sobeledim karşılığı 5000 TL” diyor ve bunun hesabı filan da yok! “Vereceksin !” diyor, bir nevi dayılanarak adeta! 🙂  Ha unutmadan! bir de adam öyle hızlı konuşuyormuş ki bunları söylerken konuşmasını anlamaya imkân yokmuş resmen. Acaba bununla uğraşan zavallı hakimler ne yapıyordur, onu  merak ettim ben asıl 🙂 Mahkeme bitmiyordur bi türlü 🙂 Allah onlara sabır versin!  Bu avukat anlatılana göre bu defektinin farkında olduğundan yanında bir başka avukat çalıştırıyormuş ve bu kadıncağız aracılığı ile iletişimi sağlamaya çalışıyormuş ! Arkadaş açıklama isteyince ve malum konu  “duygusal !” olunca telefona sarılmış ve direkt “parayı ver yoksa @!?*..” tehdidini  savurmuş.

Arkadaşımın öngörüsü bu tip avukatların  insanların ufak bir hatasını kollayarak  bundan maddi çıkar sağlamak için hukuk yoluyla bir nevi “legal gasp” yaptıkları yönünde. Anadolu Sigorta aslında bu davadan vazgeçilmesi yönünde bir görüş bildirmesine rağmen adam 3 kuruşluk masrafının binlerce katını bu şekilde kazanmayı kendine reva görebilmiş.

Bu tip avukatlar da türemeye başladı artık ülkemizde öyle görünüyor ki… Özellikle büyük şehirlerimizde! İşin ilginci arkadaşımın hukuk doktorası var, babası eski baro başkanı o da avukat kökenli ve tüm ailede birçok hukukçu var yani tamamen hukukla yoğrulmuş bir aile ona rağmen bu duruma düşebilmiş. İnanılır gibi değil, gerçekten!

Doğru dürüst Türkçe konuşamayan, etik davranıştan uzak, akbaba avukatlar devri hiç gelmesin lütfen. Budur temennimiz !

Nic.tr’nin kendini dünya standartlarında çalışan, alan adı sahibini öncelikle koruyan, ICANN kıvamına getirmesi ve  hukuk sistemimizin de ufak insan hatalarına dair davalara itibar etmeyip bu nevi avukatlara prim vermemeleri gerekir diye düşünüyoruz. Allahtan ülkemizde çok nezih, saygılı, hakkaniyetli, ne dediği anlaşılır ve güvenilir kişi ve kuruluşlar var da bu tip bozuklukları net olarak görebiliyoruz. Umarız bu tip olaylar ve kişiler hep azınlıkta kalmaya devam ederler.

“Kalekol” haberi tekvırıgas çıktı

Geçenlerde bir yemek sırasında Trabzonlu bir müteahit ile tanıştım. Kendisi Doğu’da “kalekol” adını verdiğimiz çoğunluğu sınırda olan karakolları yaptığını ve hatta daha yeni bir tanesini bitirdiğinden bahsedince konuyu biraz irdeledim. Biraz sohbet edince oradaki ortam düzenini biraz olsun anlayabilme fırsatım oldu. Söylediğine göre doğuda çoğu illerde arka plan PKK’nın elindeymiş (İnanamadım ama dinlemeye devam ettim). Bu çözüm süreci sırasında artık şehirlerde bürokrasinin içine bile girmişler. Tüm müteahitler veya orada iş yapan herkes onlara haraç vermek mecburiyetindeymiş, vermeyene iş yaptırtmıyorlarmış. Bu arkadaşta mecburen veriyormuş ve karakol inşası devam ediyormuş. Eğer yapan kişi doğulu ise onlara hiç yaptırtmıyorlarmış keza mantığa göre “doğulu, pkk gerillasının ölmesine yol açacak karakol yapımında bulunamazmış ve bu bir nevi hainlikmiş”. Ayrıca orada birkaç kez mahmkemelik olmuş bu arkadaş PKK’lılar mahkemelerde de hakim ve savcıları tehdit ederek tüm davalarımı çözdüler diyor. Yani bu duruma göre orada hukuk diye birşey de yok.
kalekol
Gelelim basında da bolca malzeme yapılan “KALEKOL” ismiyle sanki kale gibi sağlammış hissiyatı ile servis edilen karakollara. Bu karakollar extra bir özelliği olmayan betondan, çimentodan yapılan alelade yapılarmış ve biraz daha büyük olmaları dışında öyle basında yazıldığı gibi “yok şuna dayanır, yok buna dayanır” filan gibi bir özellikleri yokmuş. “Sadece kurşuna dayanır” diyor müteahit “o da çok fazla aynı noktadan atış almazsa”. “Diğer ağır silahlar filan deler geçer” diyor. Yani bu da aynı daha önce buradan yazdığımız Sözde “Türk yapımı” Altay tankları gibi bir masalmış. Bunu da anlamış olduk. Şu magazinde kullanılan “asparagas haber” olayının politik versiyonu bir nevi.. Atılım yapıyormuş gibi görünme amacıyla içi boş teknolojik gelişme haberi üretme işi, “tekıvırıgas” diyelim tirajıkomik olsun.

Peki dedim siz bu karakollara giderken gelirken birşey olmuyormu? Söylediği şu. “Para veriyoruz ve birkaç PKK’lı ismi veriyoruz” bizi bırakıyorlar. Yani yolların kontrolü, inşaatların kontrolü, şehirlerin kontrolü ve hatta hukukun kontrolü tamamen PKK’nın eline geçmiş bu çözüm süreci sonucunda. Tam çözülmüş yani.

Çok yazık. Şimdi de zavallı mehmetçik bunların yığdığı malzeme ve mühimmatla kendi topraklarımızı canı pahasına geri kazanmak için didinip duruyor. Bir dolu bomba bitki örtümüzü bozuyor, dağlardaki hayvanları öldürüyor ve kaybeden hep ülkemiz ve insanları oluyor. Üzülüyorum yiten canlara, yanlış politikalar uğruna feda edilen insanlarımıza !!!

7.cadde Havuz sefası

Ağustos sıcaklarından bunalınca Bahçelievler 7.cadde girişinde bulunan yunuslu havuza üstelik tamamen çıplak (bkz soldaki çocuk sanırım 13-14 yaşlarında) giren, bir anlamda Ankaralı diyebileceğimiz Suriyelileri artık kanıksadık. Tabii serinledikten sonra da dilenciliğe devam ediyorlar. Üzülüyorum durumlarına ancak zabıta bu tip durumlarda tam görevini yapmıyor veya yapamıyor. Ankara’nın en güzide yerlerinden birinde ve neredeyse şehrin göbeğindeki bu görüntü ise gerçekten tirajıkomik.
Ankara suriyeliler dilenciler

Uçan Ankara

Ankara havası otoban kenarıAnkara’nın bildiğiniz üzere bir “taşra” imajı vardır. Müzikleri ile dalga geçilir, aksanı her zaman komik bulunur ve hatta ilçe isimleri bile komiktir. (Keçiören, Balgat, Çukurambar, Dikmen, ÇinÇin Bağları, Aşağı/Yukarı Eğlence, Şose, Dutluk, Kasalar, Hıdırlıktepe, Or-an, Dodurga, Şaşmaz, Karapürçek, Telsizler, Saime Kadın, Hacı kadın, Bağlum, Ayaş, Kayaş, Karakusunlar, İskitler, Piyangotepe, Pursaklar ve benim de yaşadığım, Aşağı/Yukarı Ayrancı vb.) O kadar ki şehire yabancı olanlar ismi duyduktan sonra buralara giderken iki kere düşünür. Belediye logosu camidir mesela sonraları ise kanun zoruyla komik bir kedi haline getirilmiştir, bir ağırlığı/ciddiyeti yoktur! Havaalanına bile doğru dürüst uçak inmez. Buradan dişe dokunur bir yere gitmek isterseniz, hep İstanbul üzerinden aktarma yaparsınız, tüm diğer taşra şehirleri gibi yani! Denizi yoktur, sosyal hayat deseniz “türkü bar” seviyesindedir, tarihi özellikleri de yine çoğu ilimize göre geridedir keza sonradan kurulmuş bir şehirdir burası.

Geçenlerde Kızılay’da tam göbekten geçerken gördüğüm eski demir toplayıcaları (aşağıdaki resimlerde), şimdilerde aralarında bolca Suriyeli’lerin katıldığı çocuk dilencileri (yine aşağıda), kendini trafikte bir araç sanan kağıt toplayıcaları ve özellikle Çankaya’da bolca bulacağınız çöpleri parçalayarak oraya buraya saçan sokak köpekleri ile Ankara çağdaşlaşmaya belediye boyutunda bile direnen bir şehirdir!

Ama biz yine de severiz Ankara’mızı. Atatürk Orman Çiftliği’nde Kaçak Saray’dan kalan kısımlarını, meraklı, insancıl, yardımsever, arabalarını yolun ortasında durdurup oynayabilen insanlarını ve etrafı “kazı alanı” durumda olan Atakule’miz bile bizim için çok değerlidir.

Ata’mızın seçtiği şehirdir burası. Sırf bu yüzden bile gelişmeye, geliştirilmeye değer bir yerdir.

Kesin, Ankara da bir gün hakettiği noktaya gelecek ancak hızımız biraz yavaş gibi geliyor bana dostlar! Siz ne dersiniz? En popüler caddemiz olan Tunalı Hilmi Caddesi’nin kaldırımları bile daha ancak yapılmaya karar verilebildi ki biz bunu en az bi 2 yıldır yazıyorduk. Kısmet bu yaza imiş. Ve tabii bakalım bu kez yeni yapılan kaldırımlar kaç yıl dayanacak! Ben hadi iyimser olayım, en fazla 2 yıl vereyim bir sonraki kazı çalışması için! Keza 3-4 yıl kadar evvel yine bir yenileme çalışması yapılmıştı ve tabii akebinde 2 ay geçti tekrar kazdılar ve yamadılar. Sonra bir daha, bir daha… ardı arkası gelmedi. Kaldırımlar bile bilmem kaç kez kaldırılıp kazılıp yerine üstün körü bir şekilde diziliverdi. Bu kadar sıklıkla asfalt/kaldırım kazan belediyelerin bir örneği daha dünyada yoktur, ama bizde var. “Şu yerin altına ne yapıyorsanız bir kez doğru dürüst yapın da bozulmasın” diyeceğiz ama “kime?” onu bilmiyoruz!

Hani C.başkanı , Başkanlık sistemine geçirirsek “Türkiye’yi uçuracağız” diyordu ya, bence Türkiye’nin Başkent’i Ankara’yı önce bi uçurmak lazım. Belediye Başkanlarımız biribiriyle atışmak yerine şu “uçurma” işine konsantre olurlarsa, Ankara’da da sonunda süper birşeyler olacaktır ve zaten olmalıdır da! Ama tabii kültürümüzde bir “Hacivat-Karagöz” gerçeği de var. Neticede bi o söylüyor, bi bu söylüyor arada bir dövüşüyorlar ve tabii komedi gırla gidiyor!

“Tüm bu keşmekeşten sıkıldım, güzel bir Ankara deneyimini hemen yaşamak istiyorum” diyorsanız da onun kolayını Ankara’lı bulmuş zaten!! Hemen frene basın! Olduğunuz yerde arabanızı sağa çekin, koyun bir Ankara havası, kökleyin sesi veeee kim tutar siziiiii ….Haydeeee… Hop..Hop… 🙂

Suriyetli dilenci çocuklar ankara

kızılay demir toplayıcıları

kızılay demir toplayıcıları

Türk MALI haaa, Türk Malı heyyy !

turkmali-logosu-amblemi-muhuruGeçenlerde halen askerliğine devam eden hafta sonunda izine çıktığında buluştuğum bir arkadaşım ile konuşuyordum. Tankçı birliğinde askerlik yaptığından haliyle konu tanklardan açıldı ve kışlalarında 1 adet Altay tankının bulunduğundan bahsetti ve tanka gerçekten hayran kaldığını da ekledi. Ancak 100% Türk diye tanıtılan bu tankın aslında motorunun Mercedes tarafından yapıldığını ve elektronik sisteminin ise Kore’liler tarafından tarafından yapıldığını öğrendim. Şok geçirdim resmen! Hani 100% Türk’tü ? Anlayamadım mı diye tekrar sorma ihtiyacı hissetim. “Yani sadece metalini mi biz yapmışız bunun?” dedim ancak gerçekten de benzeri bir durumdu. Hatta “bu tankın başına da 2 Koreli’yi diktiler ve tanka kimseyi yaklaştırmıyorlar” diye de ekledi. “Yuh yani” dedim. Kendimizin olan tankın başında neden Koreliler nöbet bekliyor o da değişik bir durum! Hem zaten motorunu ve elektronik sistemini yapmadığımız tank nasıl Türk oluyor ! Bir bilene sormak lazım.

Yine geçenlerde ve belki de hâlâ bir reklam dönüyor, görmüşsünüzdür. Vestel 100% Türk elektronik devi, %100 Türk üretimi TV’ler ve beyaz eşya vb. filan. Bu da şehir efsanesi. Tüm elektronik unsurlar tamamen yabancı menşeili biz sadece montajını yapıyoruz o kadar. Yani Vestel aslında Türk Malı filan değil, yani marka Türk de içindekiler değil !. Gerçekliğini kontrol etmek için geçenlerde ülkemizden tek tek giden “Best Buy”, “ElektroWorld”, “Saturn” ve en son giden “Darty” den Türk firması Bimeks’e devredilen lokasyonda, Kentpark alışveriş merkezinde, markası Vestel olan 3 TV’yi bizzat inceledim. Bu televizyonların hiçbirinin arkasında Türk Malı yazmıyordu. Çünkü yazamazlar aslında düşünürseniz. Sadece montaj yazsalar karizmaları bozulabilir heralde diye arkasını tamamen boş bırakmışlar. Tirajıkomik yani.

Tam da bu sırada şu ünlü dizinin klişe şarkısı aklımdan geçiverdi. “Türk Malı haaa, Türk Malı heeyyy…” . Bu yazıyı yazmaya o an karar verdiğim için başlığa da cuk oturdu.

Amerika ilk Ay’a gittiğinde yıl 1969’du. Aradan tam 46 yıl geçmiş neredeyse yarım asır olmuş. İlk içten patlamalı motoru 1850 yılında yapmışlar bunun üzerinden de 165 yıl geçmiş. Şimdiki televizyon dahil bir çok elektronik eşyada kullanılan ilk mikro işlemciler ise 1968 yılında icat edilmiş bunun üzerinden de 45 yıl geçmiş.

Politikacılar şov için arada bir böyle absürt vaatler hep verdiler. En son vaat 2023’te “100% Türk Malı Uydu” idi. (Bu arada onu da 1957 yılında Ruslar göndermişler, malûm Sputnik uydusu. Bizim ise hedefimiz 2023 için şu anda, yani eğer yapabilirsek bunu 65 yıl sonra yapabilmiş olacağız). Altay tankları ile arada bir özellikle de bir ülke ile çıkmaza girdiğimizde hemen bir şov düzenleniyor buna da şahit oluyoruz. Ordumuz çok güçlü, yok bizde şu var bu var vb. gibi haberleri de sıkça görüyoruz. Savaşan şahinler de bir aralar bu amaçla kullanıldı ama bunların elektronik sistemlerini kimi vurup kimi vurmayacağına Amerika’nın karar verdiği anlaşıldı keza bu elektronik sistemleri direkt Amerika’dan almıştık.

Bu kadar genç nüfusumuz var. İnsanlarımızın akıllı olanlarını hep yurtdışına kaybediyoruz. Son örnek işte Türkiye’nin Einstein’ı diye manşet yapılan Oktay Sinanoğlu. Amerika’da öldü. Adam neden Amerika’ya gitti? Ya da neden dönmedi? Bunu sorgulayan yok. Bu gibi süper insanlarımızı genellikle Amerika olmak üzere birçok ülkeye hep kaptırdık ve kaptırmaya da devam ediyoruz.

Bunda aslında millet olarak suçumuz var. Ben yurtdışındayken mesela, çok yakın bir doktor arkadaşım felç durumlarında ilk yarım saatte müdahale ile felcin hiç bir zarar vermemesini sağlayan bir yöntem geliştirmişti, konuşuyorduk. Bana söylediği şeyleri hâlâ unutmuyorum. “Abi ünlü Türk gazetelerine defalarca bu haberi ilk siz yapın diye email attım dönmediler bile” dedi. Sonraları Amerika’lı gazeteciler haberi verdikten sonra bi zahmet verdiler demişti. Çok üzülmüştüm. Birşeyler icat edenlerimizi de hep bu tip nedenlerle küstürüyoruz be kardeşim! Misal bu arkadaşım hâlâ yurtdışında! Halbuki sohbetlerimizde defalarca Türkiye’ye dönmek istediğini söylemişti ama ona kim sahip çıkacak belli değil. Keza döerse şayet ona bir laboratuvar ve bir ödenek tahsis edilmesi gerekir ancak bu konuda kim için ne yapılmış ki, onun için yapsınlar diye düşünüyor insan! Tabii neticede arkadaşımı hâlâ orada ve Amerika’lılara para kazandırmaya devam ediyor! Yakında arkadaşımın ekibinin yaptığı Amerikan Malı bir ilaç daha bize fahişt fiyatlarla kakalanır ve bizde de alternatifi olmadığından paşa paşa bunu öderiz. Olacağı ve hep olduğu bu, ne yazıktır ki !

Amerika yeşil kart bahanesi ile her yıl binlerce kalifiye kişiyi alıyor. Filimlerinde bunu işliyor, piyango ile de bunu körüklüyor. Dünya’da kime sorarsanız mutlaka Amerika’ya gitmeyi istiyor. Neden mi. Çünkü bu propaganda bize filimler, diziler ve diğer tüm unsurlarla çocukluğumuzdan beri hep yapılıyor. Aslında gerçek olmasa bile biz de buna inanıyoruz ne yazık ki! Kanada’da benzer bir uygulama içinde. Almanya’yı biliyorsunuzdur zaten. Bazı icatlar bazen Türkler tarafından yapılıyor ama bunun parasını yine yabancılar yiyor ve arkasında da o ülkenin malı olduğu yazıyor, “Türk Malı” değil. Almanya’da 100% Türkler tarafından yapılmış da olsa herhangi bir ürünün arkasında bakın “Made in Germany” yazısını görürsünüz. Aslında bu şu demek “sizin insanlarınıza bu ürünü icat ettirdik, sonra ürettirdik, şimdi de size sizin yaptığınızı bizim malımızmış gibi satıp büyük kârlar yapıyor ve sizi fakirleştiriyoruz”.

Çok geri kalmışız. Teknoloji alanından tutun da toplumsal konulara kadar. Hatta demokrasimiz veya hukukumuz bile çok yavaş ilerliyor. Tüm bunları, yani hep konuştuğumuz “muasır medeniyet seviyesini” yakalamak içinse tek çözüm var, innovasyon yani “yaratıcılık”.  Tamamen “Türk Malı” olan unsurlar, icatlar… Bu tip icatlar başlayabilirse, sonrasında oluşan toplumsal özgüvenimiz ile  bunların devamı ve sürekliliği sağlanacaktır ancak! Geçenlerde bir ödül töreninde “Arçelik en çok patent başvurusu yapmış ve bunun için Cumhurbaşkanı’ndan ödül almış” diye okudum. Merak ediyorum Arçelik ürünleri gerçekten 100% Türk’mü diye. TV’leri değildir orası kesin. Çamaşır makinası desem motor yapamıyoruz ki o da kesin Çin malı. Neyin patenti için başvuru yapmışlar acaba ? Elektronik birşey değildir, ona emin olabilirsiniz.

İnşaat işinde iyiyiz diye biliyoruz değil mi? Hatta habire reklamı yapılır işte şu ülkede binaları biz yapıyoruz, alışveriş merkezleri, havaalanları vb. biz yapıyoruz diye. Doğrudur, amelelik bölümünde sorun yok ama iş teknolojiye gelince çuvallıyoruz. Örneğin büyük köprülerin hiçbirini biz yapmadık. Yapamıyoruz! Metrolar da keza öyle. Hah asfaltları biz yapıyoruz ama her gün de düzenli olarak yamalayıp duruyoruz. Kaldırımları da biz yapıyoruz ama Ankara’da kaldırımların durumu ortada! Ankara’nın en ünlü caddesi olan Tunalı Hilmi Caddesi’nde bir yürüyün anlarsınız ne demek istediğimi. Yani bu övündüğümüz inşaat olayı da öyle Dünya çapında filan değil, belki Arap ülkeler çapında filan.

Bence Türk Milleti olarak tek iyi yaptığımız şey “işin kolayını bulmak”. Polis haftasında bir komiser ile sohbet ediyordum ve adamın paylaştığına göre polise en çok sorulan soru neymiş biliyor musunuz? “Abi bu işin bir kolayı yok mu?”. Bakın bu konuda çok iyiyiz işte. Herşeyin kolayını buluruz hatta diğerlerini de raydan çıkarırız. Bu da bir çeşit innovasyon aslında bu konuda yaratıcılığımız tartışılmaz. Eskiden jetonları buz kalıbından yapan adamlar bilirim ben. Hatta benim bir arkadaşım eski ankesörlü telefonlara parayı misina ile bağlayıp atardı ve bu sayede 1 lira ile yurtdışı dahil istediği yerle rahat rahat konuşurdu. Bu tip durumlardaki yaratıcılıkta gerçekten sınır tanımıyoruz.

Gençlerimizi bu kültürden çıkarmalı ve yeni bir kültür oluşturmalıyız. Dürüstlük, çalışkanlık, işe sarılma, yabancı dil, kalite öğretilmeli… Tee çocuk yaştan itibaren bunu yapmalıyız. Şu anda yetişkin olanlar… sizi de yeniden programlamalıyız. Belki bu şekilde 2023’te değilse bile 2123’te belki kendi uçağımızı 100% üretiriz. Yoksa laf oyunları ile (“100% Türk yapımı” = Türkiye’de monte edildi. “%100 yerli” = Bunun bir anlamı yok aslında ama sanki Türk Malı’ymış hissi veriyor o nedenle çok kullanılıyor.) vakit kaybetmeyip, gerçekten bir Türk otomobil motoru ve hatta uçak motoru üretebilecek kapasiteye gelebiliriz. Tabii 2123’e kadar ışınlanma bulunmuş olmazsa 🙂

İsveç’te bir Angaralı :)

Çankaya Belediyesi’nden Çağdaş! Belediyecilik

Geçenlerde Milli Kütüphane önünden yürürken öncelikle burnuma çarpan ve sonrasında ise kaynağını bulmak için bakınarak bulduğum koku kaynağının resmini çektim, aşağıda bulabilirsiniz.

çöp-poşeti-çankaya-belediyesi-temizlikişleri-sarıpoşet
Bu belki de bir çöpçünün işgüzarlığıdır diye düşünüp biraz daha yürüyünce bundan bir tane daha olduğunu gördüm ve bir tane daha, ve bir tane daha …. Bu da diğer fotograf, burada reklam panosunun iki yanında bunları görebiliyorsunuz. (oklarla işaretledim)

 

cop-posetleri-cankaya-belediyesi-millikutuphane-bahcelievlerBu da demek oluyor ki, bu genel bir uygulama. İnsanların yoğun olduğu bölgelere gerektiği gibi çöp kutusu koyamayan, koysada bunları zamanında toplayamayıp adeta aciz kalan belediye herhalde bu tip kestirme bir çözüm yoluna gitmiş diye düşünüyor insan.

Kaldırımda kokudan yürüyemiyorsunuz, ağzı açık çöplerin üzerinde uçuşan sinekler, poşetin şeffaflığı ile görünen atıklar ile oluşan berbat bir görüntü ile Ankara’ya, hele ki Çankaya’ya hiç yakışmayan ve üstelik kokan bir tablo. 3 boyutlu yani 🙂

Ankara’nın kronik çöp ve çöp kutusu sorununu defalarca dile getirdiğimiz bu blogda bu çeşit bir uygulama ile ilk kez karşılaşıyoruz açıkçası,… şaşkınız! Bu bir çözüm müdür? Belki sorarsanız Belediye’ye göre öyledir ama Dünya’da bir eşinin olduğunu düşünmüyorum! Keza böyle bir şeyi yurtdışında herhangi çağdaş bir ülkede düşünebilecek insan, en azından korkusundan bunu uygulayamaz. Buna Türk pratik zekası da diyemeyeceğim keza çöp poşetini o kadar yukarıya takmışlar ki elinizdeki çöpü adeta basket atmanız gerekiyor, yani pek pratik te değil !

Atam Cinnetteyiz!

atam-cinnetteyiz-ataturkun-bustunu-koparan-işid-militanı

Bu levha’nın ismi P dönüşü olsun!

Geçenlerde Konya yolunda biraz da hızlıca seyrederken bir levha görür gibi oldum ve kendi kendime “yok artık” dedikten sonra da hemen frene bastım, az ileride yolun kenarına park ettim. Geriye doğru yürüyüp levhanın yanına vardığımda ise bu şekil ile karşılaştım. Doğru görmüştüm! Bu, size de Biyoloji derslerinde kızların gülüştüğü bir konuyu hatırlattı mı? Yoksa algı problemi olan bir tek ben miyim?Gerçi birkaç arkadaşıma da gösterdim onlar da “oha bu ne ya” şeklinde tepkiler verdiler ama yine de siz karar verin diye aşağıda paylaşıyorum.

Bu arada üstte yazan “Transit Giriş-Çıkış ” lafına da değinmeden geçemeyeceğim 🙂 Bence, madem U dönüşü diye bir levha var, bunun ismi de “P dönüşü” olsun! funny-traffic-sign-komik-trafik-levhasi-ankara