Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X

Ankara’nın değeri, İstanbul’a gidince anlaşılır

istanbul trafikBirkaç hafta önce “Galatasaray-Atletico Madrid” maçı için İstanbul’a gitmiştik arkadaşlarla.. Planladık, hesapladık ve takribi olarak 5 saat gibi sürer hadi 2 saatte Köprü trafiğine verelim diye düşündük ve maç saatinden yaklaşık 7-8 saat evvel Ankara’dan yola çıktık. İlk trafiğe varıncaya kadar 4 saat civarı tuttu yol, yani beklediğimizden erken varmıştık! Boğaz köprüsü zaten feci ama Türk Telekom Arena malum Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçtikten hemen sonra daha az trafik olur diye düşünmüştük ama gördük ki oradaki kıvam da aynı düzeydeydi. Trafik felçti ve bu “durk-kalk” mesaisi 2 saati biraz aşmıştı. Ancak meğer daha kötüsünü göreceğimiz varmış. Tam “oley stada vardık!!”  diye sevinirken bir de ne görelim stadın önünden dönen ve karşıya kıvrılan köprü de komple felç vaziyetteydi. Polisler bile artık vazgeçmiş, çekirdek çintiyorlardı o derece yani! Stadın park yeri olayı o kadar acemice yönetiliyordu ki stadın önünden U dönüşü yapmak için top topu 500 m bile olmayan yolu 1 saat beklemek zorunda kaldık. İnsanlar artık delirip yollara filan parketmeye başladılar keza maç başlayacaktı artık, oyuncular anons ediliyordu, duyuyorduk! Dönüşü binbir güçlükle yaptık ama bu sefer “maç başlayacak” paniği ve tabii yine tabelaların saçma lokasyonlarının yardımıyla yanlış sapaktan giriverdik ve bu hata ile bayağı bi uzağa dönemeden gitmek durumunda kaldık, iyi mi? Bir kere daha aynı trafiği çekmemek namına arabayı oralarda bi park yerine koyalım diye düşündük ama normal paralı park yeri bile bulmak bi eziyetti. Neyse binbir güçlükle hallettik. Hemen yanında bi taksi durağı vardı ondan başlayarak 10-15 taksiye ilk öncesindekine “binip-reddelilip-indikten” sonra sorarak devam ettik ama hiçbiri bizi almaya razı olmadı. Tam ümidi kesiyorduk ki zaten trafikte olan ve o anda yolcu indirdiğinden o tarafa giden bir kahraman taksici bizi almayı kabüllendi. (Seni seviyoruz kahraman taksici). Stada tekrar vardığımızda ise maç başlamıştı artık.

TTArena her zamanki gibi muhteşemdi orada problem yoktu ve malum maç sonucu, 2 tane yedik! Ama maçın sonucundan çok arabamızın olduğu yere dönüş için taksiyi nereden bulacağımızın stresi bi tık fazlaydı. Stad çıkışı da ayrı bir güruhtu insanlar üstüste ve değişik akrobasi hareketleri deneniyordu kalabalıktan biran önce çıkmak için. Neyse başardık ama tabii taksi bulmak imkansız gibiydi. Yine de mahalle aralarına girerek bu seferinde mübalağasız 20 taksiciye sorduk ama yine kimse bizi beğenemedi. Hepsi “karşıya gidecekseniz alalım” kıvamındaydılar. “Ankara’dan geldik, arabamıza gidicez, ne karşısı” diyorduk ama adamlar çoğunlukla havaya veya yere bakıyorlardı. Çaresiz yürümeye başladık 1 km filan sonra tamamen şansa tonton bi taksici bulduk ta bizi arabamızın olduğu yere götürebildi. Ama gecenin bi yarısı bile performansı sağlam olan İstanbul trafiği korkusu ile diğer tarafa dönmemek için bizi yolun karşısına bıraktı ve “metro istasyonuna inin oradan karşıya geçebilirsiniz” diye de ekledi, bizi indirirken. Arabaya sonunda kavuşacağımızın verdiği çoşku ile metro istasyonunun altını üstüne getirdik ancak karşıya geçen bi tünel veya yol yok yoktu. Gece gece bulup sorduğumuz metro insanları bile bilmiyorlardı böyle bir yolu keza! Ne bir tabela ne de bir ibare!! Mecbur tekrar çıktık aynı caddeye. N’apalım korkunçta gelse çaresiz bin bir akrobasi hareketi ile ezilme risklerinin hepsini deneyimleyerek karşıya geçmeyi 15 dakikalık sınav sonucunda kazasız belasız başarabildik. Sevindirik olduk resmen! İnsan buna bile sevinebiliyormuş bu arada İstanbul’da, bunu da anlamış olduk.

Ama eziyet bitmemişti. Arabayı sonunda aldığımızda saat 12:30-1:00 civarıydı. Biz dönüş trafiği artık bu saatte rahattır diye düşünüyorduk ama yanılmışız. Dönüş bile hemen hemen aynı uzunlukta sürdü. Bi de biliyorsunuz İzmit-İstanbul arası yolu da çok dar, bir dolu viyadük ve tünel var, burası da o gün formundaydı ve gayet yoğundu. Ankara’ya sabaha karşı vardığımızda ise toprağı öpecek kıvamdaydık hepimiz.

İstanbul, İstanbul diyorlar da insanlar burada nasıl yaşamayı beceriyorlar merak etmiyor değilim! Ya da bu eziyeti neden hergün yeniden ve yeniden yaşamayı seçiyorlar acaba? İnsanlık yerlerde, güruh ve kalabalık, pahalılık hâd safhada,trafik desen zaten korkunç söylemeye bile lüzum yok, park yeri bulmazsın, taksicilerde bile bi hava, caddeden karşıya geçmen mucize. Hatta maç sonu GS Store’dan bi 4 yıldızlı forma alalım dedik orada çalışanlar bile ürkütücü derecede saygısızdılar. Öyle bi kıvama geliyorsunuz ki “saygısızlığa alışıyorsunuz” neredeyse! Ankara’da benzer bir durum olsa orayı yıkacak olan bi arkadaşımız vardı bizimle, o bile sus pus vaziyetteydi, oradan pay biçin. Ahmet Kaya’nın meşhur şarkı sözü geldi aklıma tam da o anda. “Şu İstanbul bozar adamı”.

Demem o dur ki, Ankara’nın kıymetini bilelelim dostlar. Varsın denizi olmasın. İnsanının candanlığı, yardımseverliği, ucuzluğu ve heryere kolaylıkla gidilebilme özgürlüğü ile Ankara adeta cennet. Tabii şehir hayatı istemiyorsanız orası başka. O zaman da bence fazla gelişmemiş yerleri tercih etmek en mantıklısı olur. İstanbul gelişmiş mi diye sordum kendime dönüş yolunda ama böyle bir gelişmişlik olmaz ki! 100 katlı bina yapmakla gelişmişlik artmıyor. Gelişmiş yerlerde insanlar  mütevazi doğaya, hayvana ve insana saygılı olurlar. Burası ise tam tersi istikamette ilerlemiş bu anlamda bence! Bi Suudi Arabistan tadı ve kıvamı vardı yani.. artık siz tehâyül edin.

“Kalekol” haberi tekvırıgas çıktı

Geçenlerde bir yemek sırasında Trabzonlu bir müteahit ile tanıştım. Kendisi Doğu’da “kalekol” adını verdiğimiz çoğunluğu sınırda olan karakolları yaptığını ve hatta daha yeni bir tanesini bitirdiğinden bahsedince konuyu biraz irdeledim. Biraz sohbet edince oradaki ortam düzenini biraz olsun anlayabilme fırsatım oldu. Söylediğine göre doğuda çoğu illerde arka plan PKK’nın elindeymiş (İnanamadım ama dinlemeye devam ettim). Bu çözüm süreci sırasında artık şehirlerde bürokrasinin içine bile girmişler. Tüm müteahitler veya orada iş yapan herkes onlara haraç vermek mecburiyetindeymiş, vermeyene iş yaptırtmıyorlarmış. Bu arkadaşta mecburen veriyormuş ve karakol inşası devam ediyormuş. Eğer yapan kişi doğulu ise onlara hiç yaptırtmıyorlarmış keza mantığa göre “doğulu, pkk gerillasının ölmesine yol açacak karakol yapımında bulunamazmış ve bu bir nevi hainlikmiş”. Ayrıca orada birkaç kez mahmkemelik olmuş bu arkadaş PKK’lılar mahkemelerde de hakim ve savcıları tehdit ederek tüm davalarımı çözdüler diyor. Yani bu duruma göre orada hukuk diye birşey de yok.
kalekol
Gelelim basında da bolca malzeme yapılan “KALEKOL” ismiyle sanki kale gibi sağlammış hissiyatı ile servis edilen karakollara. Bu karakollar extra bir özelliği olmayan betondan, çimentodan yapılan alelade yapılarmış ve biraz daha büyük olmaları dışında öyle basında yazıldığı gibi “yok şuna dayanır, yok buna dayanır” filan gibi bir özellikleri yokmuş. “Sadece kurşuna dayanır” diyor müteahit “o da çok fazla aynı noktadan atış almazsa”. “Diğer ağır silahlar filan deler geçer” diyor. Yani bu da aynı daha önce buradan yazdığımız Sözde “Türk yapımı” Altay tankları gibi bir masalmış. Bunu da anlamış olduk. Şu magazinde kullanılan “asparagas haber” olayının politik versiyonu bir nevi.. Atılım yapıyormuş gibi görünme amacıyla içi boş teknolojik gelişme haberi üretme işi, “tekıvırıgas” diyelim tirajıkomik olsun.

Peki dedim siz bu karakollara giderken gelirken birşey olmuyormu? Söylediği şu. “Para veriyoruz ve birkaç PKK’lı ismi veriyoruz” bizi bırakıyorlar. Yani yolların kontrolü, inşaatların kontrolü, şehirlerin kontrolü ve hatta hukukun kontrolü tamamen PKK’nın eline geçmiş bu çözüm süreci sonucunda. Tam çözülmüş yani.

Çok yazık. Şimdi de zavallı mehmetçik bunların yığdığı malzeme ve mühimmatla kendi topraklarımızı canı pahasına geri kazanmak için didinip duruyor. Bir dolu bomba bitki örtümüzü bozuyor, dağlardaki hayvanları öldürüyor ve kaybeden hep ülkemiz ve insanları oluyor. Üzülüyorum yiten canlara, yanlış politikalar uğruna feda edilen insanlarımıza !!!

7.cadde Havuz sefası

Ağustos sıcaklarından bunalınca Bahçelievler 7.cadde girişinde bulunan yunuslu havuza üstelik tamamen çıplak (bkz soldaki çocuk sanırım 13-14 yaşlarında) giren, bir anlamda Ankaralı diyebileceğimiz Suriyelileri artık kanıksadık. Tabii serinledikten sonra da dilenciliğe devam ediyorlar. Üzülüyorum durumlarına ancak zabıta bu tip durumlarda tam görevini yapmıyor veya yapamıyor. Ankara’nın en güzide yerlerinden birinde ve neredeyse şehrin göbeğindeki bu görüntü ise gerçekten tirajıkomik.
Ankara suriyeliler dilenciler

Özgün kültürlü AVM’ler, görgülü nesiller

Cepa ve Kentpark AVM logolarıAnkaralılar bilirler, Eskişehir yolunda Cepa Alışveriş Merkezi ve Kentpark Alışveriş Merkezi vardır  ve bunlar yanyanadırlar. Bitişik ikiz konumda ama ayrı yönetimli AVM durumu Türkiye’de ve hatta belki de dünyada tek bile olabilir. En azından ben buna benzer bir örnek bilmiyorum. Başka yerlerde ihtiyaç varken aynı noktaya iki tane birden açılması durumu biraz tuhaftı ilk başlarından beri zaten.
Ankaralılar bilirler Cepa alışveriş merkezi 2007 yılında yapılmıştı ve açıldı sonrasında ise nasıl olduysa gerekli izinler çabucak alınarak 3 yıl sonrasında Kentpark AVM tam da bitişiğinde bitiverdi. Biz bile “yine mi AVM” diye şaşırmıştık keza Kentpark’ın bulunduğu alanın konut veya iş merkezi filan olacağı konuşuluyordu, o zamanlar.

Taa o günden beri aralarında bir rekabet oluşmuştu haliyle, bu kadar yakında da olunca bu zaten kaçınılmaz oluyor. Bu rekabetin son örneğini düzenledikleri etkinliklerde gördük. Önce geçen yıl Ramazan ayında Kentpark bir mehteran takımı etkinliği ve gösterisi düzenledi
Sonrasında da ise CEPA, 18 Mart Çanakkale Şehitleri Haftası’nda hemen cevabı yapıştırdı ve Atatürk ve silah arkadaşlarını anma etkinliği ve gösterisi ile cevap verdi.
Yani Osmanlıcı bir yapı ile Atatürkçü bir yapı atışması şeklinde gerçekleşti bunlar sanki ya da biz öyle algıladık! Arkasında politik bir güdü varmıydı bilemiyoruz ancak ikisi de kanımca çok eğlenceli olmuştu ve kurguları da süperdi. Böyle tatlı atışmalar ve rekabetler her zaman müşterilere fayda sağlar ve aşırıya kaçılmadıkça bunun devamlılığı da sağlanmış olur. Bu etkinliklerde bence öyle olmuş. İnsanlarımız eğlenmiş ve tarihimizle ilgili çocuklarımızın dimağlarında güzel anılar yaratmışlar beraberce.

AVM toplumu olduk malûm. Bu gibi etkinlikler kültürel unsurlarımızın altının çizilmesi, alışverişe endeksli bir AVM değil, toplumu eğiten, eğlendiren ve mutlu eden AVM’ler oluşması açısından da önemli bir adım bence. Bu merkezlerin Türkiye’ye ve hatta bulundukları şehirin gelenek/göreneklerine göre özgünleşmesi yönünde de olumlu katkı sağlar. Biribirine benzeyen AVM’ler değil de kendine özgü unsurlar barındıran, değişik renklerde, dokularda, kültürel özelliklerde ve etkinliklerde bulunan AVM’ler en büyük dileğimiz.

Güzel Ankara için özel Esenboğa

esenboga-ankara-logoArada kaçabildiğim bir anda küçük bir tatil sonrasında canım Ankara’mın ismi bile güzel havaalanı Esenboğa’ya indik. Valizlerimizi almak üzere bagaj alanına doğru yöneldik. Buradaki yoğunluğu görüp dikkatlice bakınca bagaj alanını camla böldüklerini gördüm. Bir de darca bi kapı koymuşlardı ki komikti gerçekten ve tabii kapının başında da bir masa ve bir görevli. Tahminim buradaki bekleyen kalabalığı bir nevi belirli bölgeye istiflemek amacıyla yapılmıştı bu cam bölmeler ama bu da alanı daraltmıştı ve bence gereksiz bir seperasyondu. Neticesinde oraya gelen insanlar sadece bagajlarını alacaklar eğer bir kontrol yapılacaksa bile bu çıkarken yapılabilir, bagaj alanına girerken değil. İnsan herhangi bir havaalanına inerken yere ayak basmanın sevinciyle herhalde etrafı izliyor ve bu bir yabancı için kötü bir ilk izlenim olabilir. Bir de üstelik yürüyen merdivenler üst tarafta ve aşağıya doğru inerken bu komik seperasyonun tamamını kuşbakışı görebiliyorsunuz. Ben burada güzel ve renkli çiçekler, güzel bir “Başkent Ankara’ya hoşgeldiniz, Welcome to Turkish Capital Ankara” vb. bir tabela ve insanı mutlu hissettirebilecek unsurları tercih ederdim. Eminim herkes içinde bu böyledir.

Bavulu aldıktan sonra çıktık ve otobüslere doğru yöneldik. Manzara aşağıdaki resimdeki gibiydi.

belko eseboğa yolcu

Hemen sordum nedir bu durum diye, anlattılar. Özeti şu, havaalanı yönetimi peronlara aynı anda 2 otobüsten fazlasına izin veriyormuş bu nedenlede kuyruk bu şekilde uzuyormuş. Peki oraya bir görevli konulsa ve telsizle inenlerin yoğunluğuna ve oradaki trafiğin durumuna göre bu kişi otobüs trafiğini yönetse çok daha mantıklı olmaz mı ki ? Yarım saat bekledikten sonra BelKo otobüsüne bindik. Havaş neden yok diye sordum otobüs şöförüne keza yoğunluktan ancak muavin koltuğunda yer bulabildim. Şöför daha önce Havaş şöförüymüş zaten. O da dertliydi, anlattı. Havaş ve Belediye kavga halinde biribirlerini mahkemeye verip duruyorlarmış. Havaş bir iki kez kazanmış ve sonunda 10 Ağustos itibariyle 1 yıldır yolcu taşıyamayan Havaş artık yolcu taşıyabilecekmiş ancak güzergâh tamamen değişmiş. Belediye Ulus’ta bulunan Havaş’ın yerini kaldırmış artık Ulus’a gidemeyecekmiş. Demetleveler vb. gibi bir güzergâhtan AŞTİ’ye gidebileceklermiş sadece.

Havaş’a bir alternatifin olması güzel olmuştu ilk başlarda ve bence rekabet her zaman iyidir ancak BelKo’nun bu işte çok başarılı olduğu söylenemez. Ben Havaş’ta biraz daha özel hissediyordum ve daha az yerde durduğundan da belediye otobüsü gibi zırt pırt yolcu indirme gibi bir durum oluşmuyordu. Tabii durması iyi ama Havaalanı’ndan Aşti gidiyorsanız yolculuğunuz oldukça uzuyor keza her inenin bir de bagajlarını indirmek için şöför de inmek durumunda kalıyor.

Havaş’ın yeniden başlayacak olmasına sevindim açıkçası keza bayağı bi sıra bekledik. Ankara’nın hem ülke çapında hem de dünya çapında bir havaalanına sahip olması ile övürüken bu tip bir sıra olayı pek iyi bir izlenim oluşturmuyor haliyle. Bunun ivedilikle çözüleceğini düşünüyorum. Belki de Havaş’ın başlaması ile çözülmüştür bile. Havaş’a da kendini yenilemesini daha nazik daha hızlı ve daha konforlu olmasını tavsiye ediyorum. Bunu gören BelKO’da savaşmak yerine tatlı bir rekabet ile bunu götürecektir diye umuyorum. Sonuçta amaç Ankara’mızın Başkent’imizin itibarı. Bu bence her türlü şeyden önemli.

Başkent diyince gelen her kim olursa olsun havaalanını ve şehrimizi görünce şöyle bir durması ve buradan güzel/mutlu anılarla dönmesini sağlamak lazım. Hem insan faktörü ile hem de çevre ve teknoloji faktörleri ile bunu yapmak lazım. Sonuçta bundan başka Başkentimiz ve bundan başka Ankara yok !!

Tabela, kiraz ve yalova kaymakamı

Bugün Eskişehir yolundan Ümitköy istikametine doğru yol alırken boş reklam tabelaları dikkatimi çekti. Bu boş tabelaların çoğu köprü üstündeydi ve bazıları şeridin iki tarafını da kaplıyorlardı. Bu köprü üstü versiyonu reklamlar Ankara’da en son icat edilmişti, “fazla müşteri bulamayınca bu şekilde atıl kalmıştır herhalde” şeklinde düşünürken bir sonrakinde bir ilan vardı ve yine bir boş tabela daha ve sonra bir boş daha görünce resmini çekme ihtiyacı hissettim.Ankara köprü üstü boş tabelaları

Sonrasında tabelalara daha dikkatli bakmaya başladım ve bu sefer orta refüjde şu dikdörtgen tabelaların da bazılarının boş olduğunun farkına vardım. Yani bu kronik bir durumdu ve sadece köprü tabelalarına has bir durum değildi. Bu tabelanın en azından tahtası görünmüyordu ama gri çirkin bir boya ile kapatılmıştı. Bu da soğuk ve çirkin görünüyordu.

Orta refüj reklam panosu tabelası

Yurtdışında da bu tip tabelalar vardır ancak hiç boş bırakılmaz. Ha tabii orta refüjlerde yoktur keza birilerinin arada bir bile olsa, reklamları değiştirmek için akan trafiğin ortasına girmesindeki tehlikeyi görüp bu tip bir olaya baştan izin vermezler. Güzide başkentimiz Ankara’da ise maşallah refüjde kiraz ağaçları bile var! Hatta geçenlerde geçerken gördüm, bir adam orta refüjdeki ağaçlardan birine merdiven dayamış bir elinde poşet, kirazları topluyordu! Bu demektir ki vatandaş normalde bizim tekil olarak bile geçmeye korktuğumuz otobandan kiraz uğruna elinde merdivenle geçmiş! Tabii çiçek ekimi, budama, çim biçme vb. işler için sol şeridin kapatılması olaylarını artık kanıksadık. Düşünün bir kere hangi gelişmiş ülkede sol şerit düzenli olarak bayındırlık işleri için kapatılır acaba? Bu ülkeler sizce ağaç/yeşillik sevmiyor olabilirler mi?  Cevabı basit. İnsanın ve araçların güvenliği refüje ağaç ekip şirin görünmekten çok daha değerli de o yüzden.

Tabela olayına geri dönecek olursak bu kirliliği panoları kiralayan şirket ile çözmek lazım. Panoların kira anlaşması yapılırken bir ek madde ile bu nevi çirkin görüntüler kolayca engellenebilir kanaatindeyim. Sözleşme şartlarına uymayan şirketlerin de anlaşması fesh edilir, olur biter.

Yolum uzun ve kafamda bu nevi şeyler uçuşurken kırmızı ışıkta durdum, soluma dönünce bu sefer ne göreyim, bir yön tabelası ve bu da boş! Şaşırdım! Aşağıda işaretledim.. Burada da belediye herhalde tabelayı dikmiş ancak yönleri yazmayı unutmuş. Karşı şeritten arabadan çekebildiğim için resim pek net çıkmadı ama olay açık zaten.

Ankara boş yön tabelası

Trafik açılıp biraz daha ilerleyince bu sefer bir belediye otobüsü tabelası ilişti gözüme ve o da neredeyse boştu diyebilirim. Sadece bir köşesinde “EGO” yazıyordu. Yani bu tabelanın tüm amacı şöföre ve yolcuya “burada dur” demekti. O kadar! Peki  o zaman tabela şeklinde bir levhaya ne gerek vardı ki ? Bir çubuk dikilip çubuğun üstüne EGO yazılabilir ve pekâla aynı işlevi görürdü. Çocukluğum Ankara’da geçtiği için  hep düşünmüşümdür, neden “EGO” diye? Şimdi buradan sorayım bari, belki biri söyle gerçekten “neden EGO?”. Bir otobüs durağında bu ibareye ne gerek var? Yani neticede orası nedir? “otobüs durağı”. O zaman tabelada da bu yazmalı ve belki de bir otobüs ikonu konulmalı Türkçe bilmeyenler için mesela. Bu asfaltlara renkli kedi portresi çizmekten daha faydalı bir hareket olmaz mı, sizce de? Tabelanın boş olması da normal değil aslında, burada olması gereken ve yazılmayan birşeyler var kesin. Mesela güzergâhlar veya belki otobüs saatleri. Bilemiyorum ama tabela neticede gereksiz boş! Bu tabelanın fotografı da aşağıda. Eminim birçok kez bu tabelayı görmüş ancak ne yazdığına(yazmadığına!) bile bakmamışızdır. Buyrun şimdi bakın.

Ankara ego otobüs durağı tabelası 2015

Neticesinde bakarsak, aslında  bizim mentalitemizde bir problem var. Tabelaları düşünmeden yapıyoruz veya bir başka gelişmiş olduğunu düşündüğümüz ülkeden kopyalıyoruz ama onu da tam kopyalayamıyoruz. Tabii “tasına göre tarağı” misali, reklam şirketleri de belediyelerin bile bu nevi davranışlarda bulunabildiği Ankara’da normal olanını yapıyorlar! Ne uğraşacaklar boşuna! Zaten yaz ayı, işler kesat, kim takar yalova kaymakamını !!!

Uçan Ankara

Ankara havası otoban kenarıAnkara’nın bildiğiniz üzere bir “taşra” imajı vardır. Müzikleri ile dalga geçilir, aksanı her zaman komik bulunur ve hatta ilçe isimleri bile komiktir. (Keçiören, Balgat, Çukurambar, Dikmen, ÇinÇin Bağları, Aşağı/Yukarı Eğlence, Şose, Dutluk, Kasalar, Hıdırlıktepe, Or-an, Dodurga, Şaşmaz, Karapürçek, Telsizler, Saime Kadın, Hacı kadın, Bağlum, Ayaş, Kayaş, Karakusunlar, İskitler, Piyangotepe, Pursaklar ve benim de yaşadığım, Aşağı/Yukarı Ayrancı vb.) O kadar ki şehire yabancı olanlar ismi duyduktan sonra buralara giderken iki kere düşünür. Belediye logosu camidir mesela sonraları ise kanun zoruyla komik bir kedi haline getirilmiştir, bir ağırlığı/ciddiyeti yoktur! Havaalanına bile doğru dürüst uçak inmez. Buradan dişe dokunur bir yere gitmek isterseniz, hep İstanbul üzerinden aktarma yaparsınız, tüm diğer taşra şehirleri gibi yani! Denizi yoktur, sosyal hayat deseniz “türkü bar” seviyesindedir, tarihi özellikleri de yine çoğu ilimize göre geridedir keza sonradan kurulmuş bir şehirdir burası.

Geçenlerde Kızılay’da tam göbekten geçerken gördüğüm eski demir toplayıcaları (aşağıdaki resimlerde), şimdilerde aralarında bolca Suriyeli’lerin katıldığı çocuk dilencileri (yine aşağıda), kendini trafikte bir araç sanan kağıt toplayıcaları ve özellikle Çankaya’da bolca bulacağınız çöpleri parçalayarak oraya buraya saçan sokak köpekleri ile Ankara çağdaşlaşmaya belediye boyutunda bile direnen bir şehirdir!

Ama biz yine de severiz Ankara’mızı. Atatürk Orman Çiftliği’nde Kaçak Saray’dan kalan kısımlarını, meraklı, insancıl, yardımsever, arabalarını yolun ortasında durdurup oynayabilen insanlarını ve etrafı “kazı alanı” durumda olan Atakule’miz bile bizim için çok değerlidir.

Ata’mızın seçtiği şehirdir burası. Sırf bu yüzden bile gelişmeye, geliştirilmeye değer bir yerdir.

Kesin, Ankara da bir gün hakettiği noktaya gelecek ancak hızımız biraz yavaş gibi geliyor bana dostlar! Siz ne dersiniz? En popüler caddemiz olan Tunalı Hilmi Caddesi’nin kaldırımları bile daha ancak yapılmaya karar verilebildi ki biz bunu en az bi 2 yıldır yazıyorduk. Kısmet bu yaza imiş. Ve tabii bakalım bu kez yeni yapılan kaldırımlar kaç yıl dayanacak! Ben hadi iyimser olayım, en fazla 2 yıl vereyim bir sonraki kazı çalışması için! Keza 3-4 yıl kadar evvel yine bir yenileme çalışması yapılmıştı ve tabii akebinde 2 ay geçti tekrar kazdılar ve yamadılar. Sonra bir daha, bir daha… ardı arkası gelmedi. Kaldırımlar bile bilmem kaç kez kaldırılıp kazılıp yerine üstün körü bir şekilde diziliverdi. Bu kadar sıklıkla asfalt/kaldırım kazan belediyelerin bir örneği daha dünyada yoktur, ama bizde var. “Şu yerin altına ne yapıyorsanız bir kez doğru dürüst yapın da bozulmasın” diyeceğiz ama “kime?” onu bilmiyoruz!

Hani C.başkanı , Başkanlık sistemine geçirirsek “Türkiye’yi uçuracağız” diyordu ya, bence Türkiye’nin Başkent’i Ankara’yı önce bi uçurmak lazım. Belediye Başkanlarımız biribiriyle atışmak yerine şu “uçurma” işine konsantre olurlarsa, Ankara’da da sonunda süper birşeyler olacaktır ve zaten olmalıdır da! Ama tabii kültürümüzde bir “Hacivat-Karagöz” gerçeği de var. Neticede bi o söylüyor, bi bu söylüyor arada bir dövüşüyorlar ve tabii komedi gırla gidiyor!

“Tüm bu keşmekeşten sıkıldım, güzel bir Ankara deneyimini hemen yaşamak istiyorum” diyorsanız da onun kolayını Ankara’lı bulmuş zaten!! Hemen frene basın! Olduğunuz yerde arabanızı sağa çekin, koyun bir Ankara havası, kökleyin sesi veeee kim tutar siziiiii ….Haydeeee… Hop..Hop… 🙂

Suriyetli dilenci çocuklar ankara

kızılay demir toplayıcıları

kızılay demir toplayıcıları

Neden Başkent’te 10’dan sonra hayat yok ?

Saat 12Panora Alışveriş Merkezi’nde bir restoranda iftar sonrası oturuyorduk. Cumartesi akşamıydı ve hoş bir sohbete dalmıştık. Tam da sohbetimizin başlarında sayılabilecek bir anda garson beliriverdi ve bize “abi kasa kapanıyor, ödemeyi almalıyız” benzerinden birşeyler söyledi. Konuşmamızın tam da ortasına limon sıkılmasının verdiği rahatsızlıkla etrafa bakınırken mağazaların kepenklerinin de yavaş yavaş kapandığını görünce mecburen hesabı ödeyip, ortamı terk etmek zorunda kaldık. Bu çok rahatsız ediciydi ve arkadaşımla da bu konuda ancak arabamda konuşabildik ve gerçekten çıkan sonuç saçmaydı!

Cumartesi akşamı yani ertesinde birçok kişinin çalışmadığı bir günün gecesi neden kapanma saati mesela 12:00 değildi de 10:00’du? Acaba bunu mağazalar mı istemiyordu yoksa müşteriler mi? Ya da bu bir çeşit kanundu da biz mi bilmiyorduk? Mağazaların bunu tam tersine isteyeceğini düşünüyorum keza onlar için bu daha fazla kazanç demek. Müşteriler içinse kendimden örnekleyecek olursak, benim oyum kesinlikle 12:00 olurdu. Ertesi gün erken kalmak durumunda değildim ve zaten 8:30’da açtığım iftar sonrasında 9:30’da yemeğim ancak bitmişti ki çay+muhabbet filan derken AVM kapanıvermişti.

Yurtdışındaki örneklere bakacak olursak daha erken kapanan da var, daha geç te. Ancak sahur geleneğinin olduğu İslam ülkelerine bakarsak bu saatlerin Ramazan’da özellikle çok daha esnediğini sair aylarda ise yine bizim ülkemize göre daha uzun olduğunu görebiliriz. Bence bu konuda sözde çağdaş ülkeler baz alınmış ancak bizim kültürümüz gözardı edilmiş. Bizim insanlarımız Batı ülkeleri gibi izole bir kültürden gelmiyorlar. Bizdeki arkadaşlıklar, dostluklar, akrabalık, aile kavramı vb. unsurlar onlara oranla çok daha kuvvetli ve bu bağların sağlıklı bir şekilde aktarılması için de bu toplulukların muhabbetinin zaman sınırlamasının ortak mekânlardan da kaldırılması önemli bence. Yoksa zaten ben arkadaşımın evinde ya da o benim evde muhabbet edilebilirdi ancak insan bari Cumartesi günü bir değişiklik olsun diye düşünüyor ama ne fayda, kendinizi kapıdışında buluveriyorsunuz!

Bu saat olayını bence çözmeliyiz. Sadece Alışveriş Merkezleri için değil diğer mağazalar da bence gerekli izinleri alıp isterlerse sabaha kadar açık kalabilmeli. Hiç olmazsa bu Cuma ve Cumartesi akşamları için ivedilikle yapılmalı diye düşünüyorum, hatta Ramazan ayına özel saatler bile düzenlenebilir. Alışveriş Merkezleri’nde bu daha kolay zira bunlar genellikle izole yerler ve konutlara rahatsızlık verme ihtimâlleri daha düşük. Ama eminim bu tip gürültü kirliliği yapmayan işletmeler için yeni bir düzenleme yapılabilir ve fazla çalışmayı göze alarak açık kalmak isteyen işyeri sahiplerine sosyal/kültürel ortama ters düşmeyecek şekilde diledikleri kadar zaman verilerek bir nevi ticari özerklik sağlanabilir. Mekân izole bir ortamda veya işyerlerinin yoğun olduğu bir caddede ise mesela, varsın 24 saat açık olsunlar zaten. Ne olur ki?

Yurtdışında Doğu/Batı birçok ülkede/şehirde yıllarca yaşamış biri olarak hemen söyleyeyim buralarda 24 saat açık birçok yer vardır. Gece yarısı saat 3:00’te market alışverişi bile yaptığım vakidir. Ülkemizde nüfusun yoğun olduğu yerlerde ve tabii Başkent’imiz Ankara’da ticaratte zaman kısıtının gevşetilmesi ve hatta yeniden düzenlenmesi süper olmaz mı sizce de? Bence Ankaralı’ya verilecek en güzel hediyelerden biri bu olabilir. Daha fazla özgürlük ve her daim canlı bir Ankara !  Bence bu “alışveriş festivali” vb. hareketlerle ticareti suni ve geçici canlandırma çabalarından çok daha mantıklı olur ve Ankara’yı da daha az moloz bir Başkent yapar, orası kesin!

İki küçük ağaç kurtarmak ister misiniz?

Ankara ağaçBu hafta ne yapıyorsunuz? Hafta sonu vaktiniz var mı? Peki bir küreğiniz var mı veya ödünç alabileceğiniz bir kişi?

Tüm bu soruları neden mi soruyoruz? Çünkü bu hafta sonu çok anlamlı bir olayın kahramanı olabilirsiniz. Malûm Ramazan ayındayız ve tüm yaşayan varlıklara merhamet ve içtenlikle yaklaşmamız bu ayın ruhunu yaşatmamız bizim için ve sonraki nesillerimiz için önemli. Tüm canlılar deyince bizim hemen aklımıza insanlar dışında, hayvanlar geliyor haliyle. Tabii ki onlar da önemli ancak bu sefer bir seviye daha üstten düşünüp  resimdeki 2 küçük ağaca yardımcı olmak ister misiniz? Bu ağaçlar bir altgeçitin altında muhtelemen kendi kendilerine var olmuşlar ancak siz onları kurtarmasanız sonları ya belediye tarafından kesilme ile sonlanacak ya da kuruyacaklardır en iyi ihtimâlle! (Resimde gördüğünüz üzere yakında olan ağaç biraz daha büyük ve üstgeçide dayanmış durumda, diğeri ise kırmızı beyaz afişlerin yapıştırılmış olduğu yolun karşısındaki altgeçit ayağının kenarından fışkırmış)

Ağaçların potansiyel olarak altgeçide zarar verme ihtimâlleri de yüksek. Büyümeye çalışan ve kalınlaşan ağaç, hâliyle altgecide nüfuz etmeye, parçalamaya veya hiç olmadı yanlarından yükselmeye çalışacaktır. Bu ağaçlar onlar için uygun olmayan bu ortamda bile hiçbir bakım olmadan büyümeye çalıştıklarına göre düşünün bir de açık ve güzel bir alanda ne kadar da güzel olurlar.

Hatırlıyorum ortaokuldaki ağaç dikim etkinliğinde bir minik çam ağacı vermişlerdi elime ve ben bu ağacı diktikten sonra “benim ağacım” diye gururlanmıştım. Hatta okulumuza 400-500 metre uzaklıkta bulunan “benim ağacımı” 1-2 kez ziyaret bile ettim ama tabii ağaç ektiğimizde çok küçük olduğundan ve malûm Ankara iklimi ile bunların büyümeleri çok zaman alıyordu ve büyük bir gelişmeyi öyle çabucak göremiyordunuz. Son olarak bu ağacı 2 sene evvel ziyaret ettim nihayet kocamandı ve harika görünüyordu. Tam 20 yıl civarında sürmüştü ama benim için gurur vericiydi. Zor ortamlarına rağmen büyüme çabasında olan bu ağaçlar ise zaten bayağı bir gelişmiş ve doğru yere giderlerse bence 2-3 yıla kocaman olurlar.

Bir dikili ağacınız olsun istiyorsanız, Ramazan ayının verdiği çoşkulu duygularla bu iki güzel ağacı kurtarmak her anlamda pozitif bir etkinlik olmaz mıydı sizce de? Hem bu ağaçları kurtararak sevap kazanın, hem ülkemize 2 güzel ağaç daha kazandırın hem de bu ağaçların ileride köprüye veya trafikte doğurabileceği hasarları şimdiden önlemiş olun. Bu vesileyle de toplum için, kendiniz için ve Ankara için iyi bir şey yapmanın hazzını yaşayın. Ne dersiniz?

Not: Resimden çıkarmak zor olabilir. Bu ağaçlar Gordion Alışveriş Merkezi’nin olduğu altgeçitte bulunuyorlar.

Bir Rephair deneyimi

Rephair saç losyonu Tümer Metin BeşiktaşRephair isimli şampuan+losyon kombinasyonunu kullanan bir arkadaşımdan dün bu ürünün tüm kullanım geçmişini dinleme fırsatım oldu. Bu gibi ürünleri almayı düşünen veya halihazırda kullananlara bir fikir vermesi amacıyla paylaşmak istedim.

Ürünü arkadaşım ilk şu meşhur eski Beşiktaş’lı Tümer Metin’in olduğu TV reklamları ile duymuş. Kendisi de koyu Beşiktaş’lı olduğu için herhalde güvenip almış bir paket ve kullanmaya başlamış hemen! Reklamlarında işte her ay şu kadar saç teli filan deyince o da “olmayan saçı çıkarır” sanmış ancak 1 ay geçip ürün bitince ve kafada pek bir fark görmeyince bırakmayı düşünmüş. Tam da o günlerde Rephair’den aramışlar ve arkadaşımdan 1 ayın kullanım hikayesini dinledikten sonra “siz ürünü nasıl kullandınız?” diye sormuşlar. O da işte yazıldığı gibi önce şampuanı kullandım sonra losyonu sürdüm filan deyince kadın “peki jöle vb. birşey kullanıyor musunuz?” diye sormuş o da “evet” deyince kadın “hah ondandır” deyip arkadaşıma 3 aylık ürün daha satmış. Arkadaşım da “ben yanlış kullanmışım ondan olmamış” düşüncesiyle bu sefer yeni gelen paketi de ekleyerek toplam 4 ay daha kullanmış ancak saçlarda yine pek bir fark görememiş ve yine tam da bitmesine yakın aramışlar. Bu seferinde de arkadaşım “bu bende işe yaramıyor” vb. diye hafif sinirli çıkışınca bu sefer kadın “size bir de ek destek losyonu verelim” demiş hemen yarı fiyatına! 4 aylık çıkmama durumuna da şöyle bir izah getirmişler: “İlk aylarda öncelikle gözenekler açılacak sonra ise sarı sarı tüyler çıkacak sonra bunlar dökülecek ve en sonunda da normal saçlar çıkmaya başlayacak”. Arkadaşım da herhalde sarı tüyler çıktı ve döküldü de ben görmedim diye düşünürek “tam da çıkmaya başlayacakmış o nedenle şimdi bırakmamalıyım” mentalitesi ile bir 3 aylık kür daha almış iyimi! Sonuçta nereden bakarsanız 7 küsur aydır kullanıyor ve bir de üstüne normalde bahsedilmeyip “aşırı kellere özel” ek destek olarak satılan losyonu da kullanarak kürü desteklediğini söylüyor. Son durum bu yani. Lakin yakın arkadaşım ve sık sık görüştüğümüz için hemen söyleyeyim, bence şu anda kadar saçlarında hiç bir değişim yok! Hâla bayağı bi kel!

Ben hikayeyi dinledikten sonra eve döndüğümde merak edip Google’a “rephair” şeklinde aratınca bir dolu websitesi çıktı ve bunlardaki fiyatlar da resmi “rephair.com.tr” sitesine göre farklılık gösteriyor. Yani arkadaşım büyük ihitmâlle resmi satış sitesinden aldığı için bu ürünlere daha fazla para veriyor. Özellikle şampuan Türkiye’de yapıldığı için bu üründe özellikle promosyonlar ve fiyat indirimleri çok daha fazla.
Biraz araştırdıktan sonra edindiğim izlenim bu ürün saçları yeni dökülmeye başlamış kişilerde sadece dökülmeyi durduruyor. Yani diğer “minoxidil” içerikli ürünler gibi bir şey. Sadece bunun reklamı daha fiyakalı olduğundan değişikmiş gibi gelmiş bence insanlara! Tümer Metin “Bu saçı alıcaz, başka yolu yok” filan deyince gaza gelmiş olabilirler 🙂

Mutlaka bu veya benzer ürünlerden faydalanan kişiler de vardır. Bu tip bir deneyimi olan arkadaşlar bizimle paylaşırlar ve yorum bırakırlarsa seviniriz. Tabii işe yaramayanlar da burada paylaşabilirler.

Zaten Rephair sitesine girince de “daha dolgun saçlar”, “saç dökülmesini durdurun” filan gibi şeyler yazıyor. Neticede “xxx daha fazla saç teli” hikayesini bırakmış görünüyorlar. Zaten o kadar saçın çıktığını sayacak hâlimiz yok, çıkıyorsa bile! Ha tabii tamamen kelseniz orası başka, o zaman “xxx saç teli” hemen görünecektir ama bu da çok tuhaf olmazmı ki zaten? Düşünün ki kafanızın üstü tamamen kel ve burada aralıklı olarak veya daha kötüsü hepsi bir noktada xxx tane saç teli. Komik olurdu !

Rephair veya benzeri ürünleri kullananlara önerim eğer kalıcı ve ömür boyu saç istiyorsanız hiç bunlara bir dolu para harcamadan bu tip ürünlere harcayacağınız paranın üzerine biraz daha ekleyin ve direkt gidin saç ektirin böylece her gün o losyondu bu şampuandı uğraşmanıza da gerek kalmaz. Türkiye’de bu konu oldukça gelişti artık ve fiyatları da ucuzladı. Hatta o kadar ki yurtdışından bile bize saç ekimi için geliyorlar. Yalnız saç ektirmeyi düşünen arkadaşlardan özellikle ricamdır, hazır ektirmişken çok olsun diye aşırı sık ektirmeyin lütfen keza bu yoğunlukta bir saçın doğal olamayacağı hemen belli oluyor. Doğal bir görünüm için aralıkların yaşınıza uygun olması gerekiyor. Seçeceğiniz doktorunuzun da bu açıdan estetik biri olması ve sizin yoğun saç talebinizi sakinleştirebilmesi bence çok önemli. Yoksa 60 yaşındaki adamda 20 yaşındaki gencin sıklığında saç “dam üstünde saksağan yuvası” gibi duruyor bence!